Mehmet Ragıp Karcı: Günümüz şiiri piyasaya dönük

Şair ve yazar Mehmet Ragıp Karcı ile şiirimize dair bir mülakat yaptık.

Mehmet Ragıp Karcı: Günümüz şiiri piyasaya dönük

 Mehmet Ragıp Karcı, 1945 Siverek doğumlu. Erzincan’da askerî lisede başladığı lise öğrenimini Diyarbakır’da, Ziya Gökalp Lisesinde tamamladı. Ankara Üniversitesi Dil, Tarih ve Coğrafya Fakültesini bitirdi.

TRT’de başladığı memuriyet hayatını, emekli oluncaya kadar çeşitli kademelerde yine bu Kurumda sürdürdü.

Mehmet Ragıp Karcı bazılarınca şair, bazılarınca saz-türkü ustası, bazılarınca Osmanlıca hocası olarak bilinen çok yönlü bir kişi. Türkiye Yazarlar Birliğinde ücretsiz olarak Osmanlıca dersleri verecek kadar da öz kültürümüze vurgun biri. Ona yakışacak en uygun sıfatlardan birinin, bir kutlu davanın sakalığı olduğunu düşünüyorum.

Şairin yayımlanmış şiir kitapları Yeni Bir Sevda Süleymanı (1986), Bir Başkasının Kitabı (1996) adlarını taşımaktadır.

Mehmet Ragıp Karcı ile şiirimize dair bir mülakat yaptık. Yararlı olacağı umuduyla… F.Ö.

Şiirimizin iki ana damarı var: Halk ve Divan şiiri. İyi bir şair olmak için bu şiirleri bilmek şart mıdır sizce?

Şiirimizi Halk veya Divan şiiri gibi iki kola ayırmak büyük yanılgıdır. Bir kere divan şiiri dediğimiz şiirin binâ edildiği yer halkın zihni veya gönlü değil midir?Bu adlandırma kadim şiirimizi avam ve havasın şiiri diye tesmiye edip medeniyetimizle ilgili şayialar üretmek ve insanımızda kendi medeniyetiyle ilgili şüpheler uyandırmak için icat edilmiştir:

“Batıl hemîşe bâtıl-ı beyhûdedir velî / Müşkil odur ki sûret-i hakdan zuhur ede

Günümüzde kadim edebiyatımız ve dolayısı ile medeniyetimiz modernizmin çukuruna kendini bilerek atmış bir intelijansıyanınhazin macerasını yaşamaktadır. Yukarıda Bâkî’nin beytini bundan dolayı zikrettim. İşin kötüsü bu çukura atlamaya hazır gönüllüler ordusu da şiirin kapısında beklemektedir. Beklemektedir dediğime bakma,  kapıyı zorlayıp içeri dalmışlardır bile. Günümüzde iyi şair olmak (sayılmak da denebilir) için şiirle ilgili bilgi ve görgüye v.s. ihtiyaç da yoktur. Sekiz on tane reklamı iyi becerebilen arkadaş, herhangi bir metni, cümleler haline getirerek o metni şiir diye yutturabilecek yetenek şair olmak için yetiyor bugün. Bırakın Halk ve Divan şiirini okumayı ve ondan behremend olmayı, şairlerin birlikte şiir şölenlerine katılıp da yârenlik ettikleri arkadaşlarının bile şiirlerinden ciddi şekilde haberdar olduklarına inanmam ben. Bu dediğime uyan üç tane şair adı söyleyin ben bu konuşmayı oturur yerim. Geçen yılların birinde Türkiye Yazarlar Birliği’nin gayretleriyle ülke çapında gerçekleştirilen şiir yarışmasına bine yakın şairin dört bin şiirle katıldığı söylendi. Buna bakarak Türkiye’de şiirkitaplarının hiç olmazsa beş bin adet basılıp satıldığı zannedilebilir, değil mi? Günümüzdeki gerçeğe bakalım bir de.Şairlerin yayınevleriyle en iyi ilişki kurmuş olanlarının bile şiir kitaplarının en fazla bilemedin bin adet basılabildiği herkesin mâlumu.

Bir zamanlar Milli Eğitim Bakanlığı’nın belki bütün tarihi boyunca yaptığı tek iyi bir iş vardı: Akademik çalışmalara konu olan dîvanları basıp yayımlamak Bu iş hiç olmazsa böyle bir şiir de var fikrinin şairler, okuyucular ve meraklıları arasında gelişmesine katkı yapma ihtimâlini barındırıyordu. Bu hayırlı iş kadim edebiyatımız ve medeniyetimizle hem ilmî, hem irfânî ilgisini yakından bildiğimMilli Eğitim Bakanı Hüseyin Çelik tarafından berhava edildi. O günden bu yana Adalet ve Kalkınma Partisi yetkililerinin medeniyetimiz ve kültürümüzle ilgili ettikleri sözler bizimle alay ettikleri fikrini verir.

Peki şairlerimizin ilgisi nedir diye soracak olursak: Ben ünü kendi boylarını ve neşrettikleri dergileri aşmış nice şâirin kadim şiirimiz mevzu-u bahs edildiğinde dudak büktüğünü bilirim. Burada hem Divan hem Halk şiirimizin kastedildiğine dikkat buyrulmasını hassaten rica ederim. Sevgili Mehmet Çetin’den iktibasen söylersem, günümüzün şiiri kâhir hassasiyeti şöhret üzerine mebnîdir ve piyasaya dönüktür. Yirmi sekiz Şubat macerasından bu yana da zamanın ve piyasa şartlarının ihtiyacına göre ( konjonktür kelimesini kullanmak istemediğim için söyledim ama yine kullandım) belirlenmiş bir estetikle söylenip yazılmaktadırlar. Yine bediî zevkler ve hassasiyetler demediğime dikkat çekmek ihtiyacındayım. Çünkü bediî kelimesi bir medeniyeti îmâ ve ihtar eden bir mütearifedir. Bu bakımdan günümüz şiirinin şöhretlerinin şiirlerinin icra ve ifade buyrulduğu mekâna bile uğramaz. Zaten onlar da uğratmazlar. Şiir toplantılarının çoğunda güya Batı klasiklerinden parçalar fon müziği olarak kullanılır. Bunlardan birinde ben “Burada Türk şiiri okuyoruz, hadi Türk müziği bulamadınız, bâri bu müziği kesin” diye bir ikazda bulunmuştum. Programın sonunda sunucu genç çıkıp, müzik evrenseldir gibi bir laf etti. O zaman etrafımdaki gençlere sormuştum: Bu müziği dinlediğinizde bir dâ-ü-ssıla hissi husûle geldi mi gönlünüzde? O zaman cevap alamadım. Şimdi burada soruyorum: Bu müziği dinlediğinizde, annenizin sıcak kucağı, mahallenizdeki çocukluk aşkınızı, hadi hiç olmazsa kümesinizdeki tavuğun gıdaklaması hatırınıza geliyor mu? Bu soruma cevap isterim. Çobanlıkla suçlanacağımı şimdiden kabul ederek bekliyorum.

Çağın gerekleri ve piyasa şartları en son olarak şairleri etkiler diye düşünülür. Oysa buna en çabuk şairler teslim oldular. Aydınlar hem de çok sıkı Müslüman olarak bu ipe sarıldılar. Dikkat buyrulması temennisiyle söylüyorum: Şimdilerde şairlerin büyük çoğunluğu, caz dinlemekle izhâr-ı zevk ediyorlar. Oysa caz dedikleri disiplin bizim uzun havalarımızdan başka bir şey değildir. Tabii ki bir çobanla oylarını ve zevklerini bir tutmak onlara giran geldiği içindir ki bizim melâlimiz ve hüznümüzle hiç alâkası olmayan hassasiyetlere dönüyorlar yönlerini. Bir de bu milleti sevdiklerini söylemezler mi? Bitiyorum yalanlarına. Ne diyelim? Ben medeniyet meselemizin ve zevkimizin bu piyasaya teslim edilmesini içime sindiremiyorum. Benim de şair olarak bu vadide adımım ve izim yoktur. Olmamasını ve Rabbimin bu tuzağa beni düşürmemesi için bu konuşmayı okuyacak olanlardan duadan başka bir talebim de yoktur.

Şiir ve edebiyat, bir medeniyet için olmazsa olmazlardan mıdır? Sözgelimi biz, Osmanlı medeniyetini o dönemin şiiri üzerinden tanıyabilir, bir anlamda yeniden keşfedebilir miyiz?

Olmazsa olmaz meselesi şiiri ve hayatı ciddiye alanlar için önemlidir. Kadîm şiirimiz için bir medeniyet meselesidir dedim biraz önce. Bu cümleye dikkat isterim.  Medeniyet meselesi, öyle kuru kuruya basit bir kültür meselesi değildir. Yâni üç tane su yolu, beş tane câmî, bin tâne medrese ve taşlar, taşlar...Bunlar sadece uzaktan görünen yapılardır. Kültür bunları bir arada görsel olarak seyircisinin bediî zevkine takdiminin şubesidir. Yâni sadece aklını,bilemedin biraz zevkini,  hadi biraz da gururunu tatmin eder. Oysa medeniyet tefekkürü, îmânı ve mâşerî vicdanın kendisine düşen alanında gönül ve gözyaşına ihtiyaç gösterir. Bu da bir garip meseledir. Bu din garip geldi, garip gider buyruğu fehvasınca gariptir; garip gidecektir. Çünkü kadîm şiirimizle hem dem olmak için bir sürü bilgiye, görgüye, terbiyeye ve sahih bir tarih ve millet şuuruna ihtiyaç vardır. Şimdi kim uğraşacak bu gibi garip işlerle?

Usta-çırak ilişkisi hep savunulmaktadır. Bu ilişkide eğitim boyutu öne çıkarılıyor sürekli. Ama çırağın, ustanın etkisinde/gölgesinde kalma riski yok mu? Bu risk nasıl önlenebilir sizce?

Ustalık çıraklık, kalfalık belli disiplinleri olan zanaat veya sanat erbabının meselesidir. Öyle ya belli bir sanat veya zanaat,  kendisinden öncekilerin imal ve icad ettiği yöntemlerle gelişir. Usta hangi çekicin nerede, hangi balyozun hangi taşa neresinden vurulacağını, taşın duvarda hangi dengeyi nasıl taşıyacağını hesap, kimi zaman icad , kimi zaman ustasının yöntemini icra ederek bulur. Çırağın işi de bu ameliyeyi gerek kendi muhayyilesinde,  gerek ustasının olmadığı zamanlarda taşı, bakırı, demiri eliyle tutarak, bazen elini yakarak, bazen elini çekicin altına tutarak öğrenmeye çalışır. Zor bir maceradır. Ancak belli kaideleri ve kuralları vardır. Şiirde ise kadim zamanlarda hece veznini kullanarak dörtlük veya aruzun herhangi bir bahri ile gazel söylemek, birinci cevaptaki medeniyet meselesiyle ilgilidir. Yâni aruzun hangi bahrine, hecenin hangi on birine veya yedilisine yatkın olduğunu ustası söylemez şair adayının. Aday bunları ustasının idrâkinden, irfanından emerek kendisi bulur. Demek ki bir irfan meselesi diye bir şey var. Âşık Veysel’in on yıla yakın hep usta malı çalıp söylediği bilinen hikâyedir. Şiirini Haydar türküsünde dinlediğimiz Sıtkı Baba şöyle diyor: “ On dört yıl gezdik efsânelikte/ Sıtkı ismin buldum dîvânelikte. Efsane mahlası, usta malı söylediği zamanları işaret ediyor. On dört yıl sonra Sıtkı mahlasıyla kendi şiirini söylemeye başlıyor.  Hadi günümüz şiirinde teknik bir disiplin yok, bari muhteva ve iç âhengi, gizli mısrâı, şiir cümlesini konuşalım denilecek olursa da bunu oturup konuşabileceğiniz hangi babayiğit var, siz söyleyin.

Cemal Süreya’nın “Folklor şiire düşman.” cümlesiyle ifadesini bulan bir yaklaşım oldu yakın tarihimizde. Gerçekten folklor şiire düşman mıydı/düşman mı?

Folklordan ne anladığınıza bağlı. Cemal Süreya bu sözü söylediği sıralarda, sanırım halkçılık rüzgârı tüm hızıyla esiyordu. Köy Enstitüsü çıkışlı şair ve romancılar yöresel ağızlarla bir şeyler söylemeye çalışıyorlardı. Barış Manço’nun ünlü Halhal şarkısının sözleri, ciddi bildiğimiz bir şairin elinden çıkmıştı: “Suya gider Nazo gelin/ Ayağında gümüş halhal” şu anda aklıma gelmeyen bir sürü örneği var bunun. Cemal Süreya’nın yanlışı, bu gibi zevzeklikleri ciddiye alması olmuştur. Kendisinin de folklordan ne derece ciddi haberdar olduğu da şüphelidir. Meselâ kendisinin bir şiirindeki bu mısralar da zorlanırsa folklorik sayılabilir:“Ablaların boyunları soru işareti/ Ağabeylerse utançlarından Emrah.”  Ama görüyorsunuz folklorik öğe taşısa da, şiirin tâ kendisi. Bu konu çok su götürür. Ayrı ve uzun bir sohbetin mevzuu olabilir.

Divan şiirine özel bir ilginiz olduğunu, bu ilginin bir antoloji çalışması şeklinde somutlaştığını da biliyoruz. Bu konuda biraz bilgi verir misiniz? Çalışmanız basıldı mı, basılacak mı? Nasıl bir gelecek bekliyor onu?

Divan şiiriyle ilgim gençliğimde eskimez yazımızı öğrenince başladı. Önceleri heyecan verici bir macera gibiydi. Sonraları üzerine oturduğumuz medeniyet meselesiyle ilgili olarak bir öğretmenimin ikazıyla bir çeşit hassasiyete dönüştü. Merhum Üstad Necip Fazıl’ın sözlerinde ifadesini bulan surda gedik açmak fiilini, önce benim etrafımda örülen surlarda deneye deneye bugünlere geldim.

Bu şiirle çok yakın ilgim olmakla birlikte bir antoloji fikri Adem Özbay’ın teklifine kadar aklıma gelmedi. Onun teklifiyle hazırladığım 1000 küsur sayfalık kitabın neşrine imkân bulunmadı. Basılması için bana gönderilen tashih nüshasında Adem Özbay’ın eseri bir başkasına incelettirdiğini görünce o arkadaşa yeni bir antoloji hazırlatmasının daha doğru olacağını düşünerek bana gönderilmiş nüshayı da tashih etmeden kendime sakladım. Antoloji biraz fazla büyüdü. Bu bakımdan neşredebilecek bir yayınevi bulmanın imkansız olduğunu biliyorum. Nasıl bir gelecek bekliyor bilmiyorum. Beni nasıl bir geleceğin beklediği ile ilgili biraz da. Ayrıca şimdilerde bu işle şanı şöhreti olan insanlar iştigal ediyorlar. Şimdilik bazı öğrencilerimle paylaşıyorum.

Divan şiiri antolojisi çok ilerledi. Beni de çok yordu. Basacak yayınevi yok. Zaten kimsenin böyle bir derdi yok. Şimdi bir kısmını sevgili hemşehrim Mehmet Kurtoğlu’yla paylaştım. Belki o internet ortamına verir de bir merak uyandırır. Benim meselem olduğu kadar bir kadim ve aziz medeniyetin meselesidir. Mîrî maldır. Ben şairlerin ruhlarına okunacak fatihalar sebebiyle, belki hesap günü onların şefaatlerine muhatap olma umudundayım. Bu antoloji zamanımızın allâmeleri gibi bir ilmî eser değildir. İrfan ve medeniyet idrâki ve hassasiyeti uyandırmak telaşı ve heyecanı ile hazırlanmıştır.

Sizin“melal-hüzün” kavramlarına değişik anlamlar yüklediğinizi bir sohbetinizde dinlemiştim. Melal-hüzün ayrımını neye göre yapıyoruz? Melâl ya da hüznün şiirde olup olmaması neyi değiştirir? Melal sahibi bir şair ne yana, hüzün sahibi bir şair ne yana düşer?

Ben melâle de hüzne de değişik anlamlar yüklemiyorum. Sadece işaret ediyorum. Biraz da dikkat çekiyorum o kadar. Bunların şiirin içinde olup olmaması diye de bir şey düşünülemez. Şiir insanın eseridir. Hüzün ve melâl de insanla var olan iki ruh halidir. Bunlarla ilgili “Türkü Dinleme Temrinleri” adını koyduğum yazı ve konuşmalarımda söz ettim. Şimdi burada yeniden ortaya döküp kimsenin canını sıkmak istemem.

Ancak şu söylenebilir: Bu iki hâl insanın “ol” emrine muhatab olduğu anda ihsan edilmiştir; diğerleri: öfke, gurur, keder, kin, haset gibi. Ancak melâl dışındaki hâllerin ortaya çıkması mutlaka bir sebebe ihtiyaç gösterir. Melâlin ise böyle bir sebebe ihtiyacı yoktur. Say ki derisinin üzerindeki nemdir. Bu hususiyetini ümmî oluşundan alır. Burada ümmîlik meselesi üzerinde durmak gerekir. Onu da kitap çıkınca okursunuz. Çünkü bu konuda bir gazetenin sorusuna verdiğim cevabı aynı gün -işin garibi o gazete ve başlığında benim adımın olduğunu göre göre- bir arkadaş bana nasihat olarak söyledi. Arkadaşı utandırmamak için “bak bu senin kanaat önderi tavırlarıyla söylediğin cümleler benimdir” demedim. Bu yüzden burada söyleyip de ikinci bir fikir hırsızlığıyla karşılaşmak istemiyorum. Yine bir zamanlar bir partinin haftalık gazetesini çıkarırken başıma geldi böyle bir olay. Gazetede yazmaya söz veren, ancak partideki işleri dolayısı ile yazmayan beylerin yerine yazıları ben yazıyordum. İsim yerine de tabii ki onların adını yazıyordum,onların onayını alarak. İkinci veya üçüncü haftalık sayı üzerinde müzakere ediyorken,adına yazı yazdığım yetkiliye bir telefon geldi. Telefonda ilk sorusu “nasıl bu sayıdaki yazımı beğendin mi?” oldu. Benim yanımda ve benim gözümün içine bakarak söyledi. Yüzünde bir kızarma aradım, bulamadım. Dördüncü sayıda da bıraktım ve zaten kendileri de çıkaramadılar. Önce gururumu okşasa da bana dert olmuş bir hadisedir. Aynı şeylerle karşılaşmak istemiyorum.

Zaman ayırdığınız için teşekkür ederim.

Fikri Özçelikçi sordu

Yayın Tarihi: 13 Haziran 2011 Pazartesi 15:37 Güncelleme Tarihi: 27 Şubat 2020, 10:02
YORUM EKLE

banner19

banner26