Mehmet İpşirli Hoca ile Ahmet Cevdet Paşa ve Tarih-i Cevdet Üzerine Konuştuk

''Târih-i Cevdet gerek muhtevası, gerek telifi, gerek metodolojisi ki biz buna eski tabiriyle usûl diyoruz, tarihteki usûl kavramları açısından bakıldığında gerçekten de mükemmel bir eser. Ama belki eserin bütün bunların ötesinde bir şaheser haline getiren Türkçesidir.'' Tarih-i Cevdet’i yayına hazırlayan ekipten Prof. Dr. Mehmet İpşirli, Ahmet Cevdet Paşa ve eserleri üzerine Yusuf Sami Kamadan'ın sorularını cevapladı.

Mehmet İpşirli Hoca ile Ahmet Cevdet Paşa ve Tarih-i Cevdet Üzerine Konuştuk

Türk Tarih Kurumu’ndan çıkan Tarih-i Cevdet’i yayına hazırlayan ekipten Prof. Dr. Mehmet İpşirli ile, Ahmet Cevdet Paşa ve eserleri üzerine konuştuk.

19. yüzyıl Osmanlı coğrafyasındaki aydınlarda düalist bir bakış açısı olduğunu görüyoruz. Bunlardan ilki yeniye, Avrupalı-Batılı olana bir temâyül iken, diğeri de eskiye, şarklılığa bir temâyül şeklinde karşımıza çıkıyor. Bu yüzyıl aynı zamanda Ahmed Cevdet Paşa'nın da yaşadığı bir yüzyıl iken, Paşa'nın bu iki akıma da girmediğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda Paşa'nın kişiliği ve içinde bulunduğu toplumun yapısı hakkında neler söyleyebiliriz?

Bizim tarihimizde iki büyük dönüm noktası var. Buna kırılım da diyebilirsiniz, dönüşüm de diyebilirsiniz. Birisi 9. – 10. yüzyıllarda İslamiyet’i kabul etmemiz. Bu İngilizce literatürde “İslamisation of Turkish nation” şeklinde ifade ediliyor. Öbürü de 19. yüzyıldaki “Westernisation” yani Batılılaşma hareketi. Bu iki hareket bizim bütün hayatımızın bütün safhalarını etkileyen iki önemli hareket olmuştur. Bir benzetme, mukayese yapmak gerekirse; Araplar Müslüman olduklarında hiçbir zaman cahiliye dönemlerini unutmadılar. Onunla ilgili edebiyatı, ana’neyi yaşattılar. İranlılar Müslüman olduktan sonra eski Pers kültürünü unutmadılar. Bu her zaman onların hayatlarının bir parçası oldu. Ama biz İslam’ı kabul ettiğimiz zaman 9. – 10. yüzyıllarda, artık geçmişle hiçbir bağımız kalmadı. O tarihte tarihimiz, kültürümüz, medeniyetimiz başlamış oldu. Böyle bir özellik var.

19. yüzyılda da buna benzer bir davranış oluyor. Yani Batılılaşmayla birlikte bu hareket hemen hemen hayatımızın bütün safhalarını etkiliyor. Gündelik hayatımız, düşünce tarzımız, dünyaya bakışımız dahil; hukuk, eğitim, edebiyat, müzik gibi her alanımızı etkiliyor bu. Bunun bir benzerini biz cumhuriyette yaşadık. Cumhuriyet ilan edildiğinde artık Türklerin tarihi cumhuriyetle başlayan bir hâl alır. Ondan öncesi anlamsız gibi bir duygu olur. Üçünün birbirine benzerlik göstermesi acaba milletimizin böyle bir hassasiyeti mi var gibi bir yorumu insanın hatırına getiriyor.

19. yüzyıl gerçekten İlber Ortaylı’nın da belirttiği gibi “imparatorluğun en uzun yüzyılı”. Süre olarak eşit olmakla birlikte, ihtiva ettiği, şahit olduğu olaylar itibariyle çok büyük sarsıntılar ve sıkıntıların yaşandığı yüzyıl. Ve bunun diğer Avrupa ülkelerine de tesiri olmuş ama bizdeki kadar olmamıştır. Bunun belki en önemli sebeplerinden biri şu: Fransız İhtilali’yle birlikte milliyetçilik duyguları ve ulus devletleri kavramları ortaya çıkınca bundan en çok etkilenen Osmanlı oldu. Çünkü Balkanlar, Afrika’daki bir kabile topluluğu değil, tabi köklü bir kültürü geleneği olan ve biraz da gözü açık olan bir topluluk olduğu için milliyetçilik dalgaları orada başladı. Sırp, Bulgar, Makedon, Arnavut, Yunan her unsur bağımsız olmak, kendi ulus devletlerini kurmak gibi bir duyguya kapıldılar.

İşte böyle bir ortamda Osmanlı aydınları ve Osmanlı devlet erkânı kendilerini büyük bir sorumluluk altında, kendilerini büyük bir iş yapmakla ilgili bir konumda hissettiler. İşte çeşitli fikirler ortaya çıktı. Biraz önce sizin de belirtiğiniz gibi Batılılaşma, bunlar içinde en köklü olanı idi. Çünkü bunun Lale Devri’nden beri bunun bir geçmişi de vardı. Tabi o dönemdeki Batılılaşma konusundaki öne çıkan konular askeri ve teknoloji idi. Giderek bu hayatın diğer safhalarını da içine aldı. Bunun yanında Osmanlılık duygusu öne atıldı. Denildi ki biz çeşitli unsurlardan oluşan bir milletiz. Müslümanlar var, gayrımüslimler var. Müslümanlar içinde çeşitli unsurlar var, gayrımüslimler içinde farklı gruplar var. Bizim ortak şemsiyemiz Osmanlılık olabilir, Osmanlıyız deriz ve böylece asgari müşterekte birleşebiliriz vurgusu oldu. Biraz belki etkili oldu ama istenilen sonucu vermedi. Onun üzerine yeni bir safha İttihâd-ı İslam, İslam birliği meselesi bizim için bir çözüm olabilir mi diye düşünüldü. Bunu Abdülhamid slogan olmaktan çıkarttı, hilâfet müessesini de kullanarak uygulamada gerçekten rayına oturttu. Ondan sonra üçüncü safha olarak Türkçülük oldu o dönemlerde. Nihayet İttihadçılar zamanında Türkçülük ile birlikte bir de Turancılık da oldu.

Bütün bunların içerisinde Batılılaşma veya diğer konularda Cevdet Paşa’nın acaba tavrı nedir? Tabi Cevdet Paşa aklı başında, çok iyi tahsil görmüş bir insan. Tahsilinin bütün safhalarını biliyoruz. Tezâkir’in 40. cüzünde kendi otobiyografisinde; tahsil gördüğü dersleri, kimlerden tahsil gördüğünü anlatıyor. Son derece ayağı yere basan, neyin olup neyin olamayacağını bilen bir insan. Cevdet Paşa ile ilgili bir önemli husus da devlet sorumluluğu yüklenmiş olması. Öyle şairler gibi, edebiyatçılar gibi hayal dünyasında, geniş ufuklarda bir kişi değil. Üzerinde devlet sorumluluğu var. Bir sürü müfettişlikler yapmış, komisyonlarda görev almış. Dolayısıyla Cevdet Paşa’ya bu nevi konularda baktığımız zaman özellikle üzerinde durduğu Osmanlı devletinin dini kimliği. Ayrıca yerine göre Batılılaşma hareketlerini ve diğer gelişmeleri de takip ederek ancak ayakta durabileceğine inanıyor. Bir akıma bel bağlayıp, veya bir tarafa tamamıyla meyledip diğerinin ihmal edilemeyeceğinin farkında olan bir devlet adamı, bir âlim olarak görülüyor.

Ben onun o dönemdeki dualizmin dışında olduğu kanaatindeyim. Elbette kendisi bir medreselidir. İslami hassasiyeti olan bir insandır ama medresede okurken hiç örneği olmayacak bir şekilde Fransızca öğrenmeye çalışıyor. Arapça ve Farsça tabii olarak öğreniyor ama kendisine imkan ayarlayarak Fransızca da öğrenmeye çalışıyor. Bildiğimiz kadarıyla hukuk, tarih kitaplarını Fransızca literatürden takip edebilecek bir seviyede bu dili öğreniyor.

Ahmed Cevdet Paşa'nın en büyük özelliklerinin başında kendisinin bir tarihçi olması geliyor. Mükrimin Halil Yinanç'ın da dediği gibi "Ahmed Cevdet Paşa şüphesiz müverrihlerimizin en büyüğüdür". Osmanlı tarihçiliğinin klasik geleneğine bağlı olmakla birlikte, belâgata önem veren İran tarzı edebî tarihçilikle bir terkip ortaya koyduğu söylenir. Kendisinin tarihçiliğinden ve metodundan bahseder misiniz lütfen?

Tarihçilik sahasında İslam dünyasında başarılı bir gelenek oluşmuş. Daha hicrî 3. – 4. yüzyılda mükemmel dünya tarihleri ortaya konulmuş. Bu hakikaten büyük bir başarıdır. İslam’ın erken dönemdeki tarihçiliğinin; hem metod olarak hem de muhteva olarak çok zengin olduğunu ifade etmek gerekir. Tabi bu tarihçilik daha sonra İran’ı etkilemiş, Osmanlı tarihçiliğini etkilemiş. Arapça, Farsça, Türkçe gibi değişik dillerde yazılmış olmakla birlikte o tarih bizde etkili olmuş. Bunu en iyi bilenlerden biri de Cevdet Paşa’dır. Çünkü dile vâkıf, o dönemin kültürüne vâkıf bir insan. Biz bunu eserlerinde çok iyi bir şekilde görüyoruz. Ve Osmanlı tarihçiliği, İslam tarihçiliğinin bir devamı olarak vekâyınâme tarzında; yani olaylar yıllara göre tasnif edilir, öyle iktisadi olaylar, içtimai olaylar ya da idari olaylar gibi ayırt edilmez. Vuku bulduğu sıraya göre peş peşe sıralanmış olur. Biz buna vekâyınâme, Batılı ifadeyle kronik diyoruz. Osmanlı tarihçiliğinde üretilen bütün eserler bu şekilde yapılmıştır.

Bu manada Cevdet Paşa biraz da eleştirilir. Mesela sizin de ismini verdiğiniz Mükrimin Halil Yinanç “Tanzimat'tan Meşrutiyet'e Kadar Bizde Tarihçilik” adlı kitabında bu eleştiriyi yapar. Çok mükemmel bir eser koymakla birlikte, hâlâ o vekâyınâme tarzından ayrılamamıştır gibi. Bu aslında çok da doğru bir tenkid değil. Evet olayları yıllara göre veriyor ama Cevdet Paşa’nın tarihine baktığınız zaman olaylarda bir bütünlük söz konusudur. 19. yüzyılda hâlâ bizim tarihçiliğimizde bu geçerli. Bunun bir istisnası var. O da Mustafa Nuri Paşa’nın “Netâyicul Vukûât” adlı eseridir. Mansûrîzâde Mustafa Nuri Paşa devlet hizmetinde; maarif, evkât nâzırlığı gibi görevlerde bulunmuş bir devlet adamı. Ve aynen Batılı tarzdaki eserler gibi, iktisadi, içtimai, askeri, siyasi gibi ayrımlar yaparak 4 ciltlik eserini ortaya koymuştur. Bu bir istisnadır hakikaten. Ondan sonra da bu vadide eserler çıkmış.

Ahmed Cevdet Paşa'nın şüphesiz en büyük eseri, üzerinde otuz yılı aşkın bir süre çalıştığı Târih-i Cevdet. Paşa, Hammer tarihinin geldiği 1774 yılından 1826 senesine kadar olan zamanı yazmaya memur edilir. Tabi yazmaya memur edildiği dönem Osmanlı'nın en buhranlı olduğu dönemidir. Paşa'nın Ma'rûzât’ında söylediği üzere hazinede para yoktur, vükelâ âcizdir ve İstanbul azîm bir buhran içindedir. Ahmet Hamdi Tanpınar, Ahmed Cevdet Paşa'nın tarih için özel bir zevki olmadığını ama kendisine verilen bu görevi tamamladığında kendisinin en büyük müverrihlerimizden birisi olduğunu söyler. Târih-i Cevdet'in öneminden bahseder misiniz lütfen?

Cevdet Paşa’nın eseri vekâyınâme tarzındadır. Bir diğer özelliği de Cevdet Paşa “Târih-i Cevdet”te kendi yaşadığı dönemin olaylarını anlatmıyor. Onu anlattığı başka eserler var: Tezâkir ve Marûzât eserlerinde kendi döneminin olaylarını çok güzel, canlı bir şekilde, gözümüzün önüne bir film sahnesi gibi getiriyor. Târih-i Cevdet böyle değil. Târih-i Cevdet malum Encümen-i Dâniş tarafından kendisine havale ediliyor. 1851 yılında veriliyor bu görev. Fakat arada bir takım olaylar sebebiyle fiilen göreve başlamasıyla ilgili irade 1853’te çıkıyor. Demek ki o tarihlerde kendisi tam 30 yaşında. Genç bir bilim adamı, medreseli… Kendisine bu manada ağır bir sorumluluk veriliyor. Deniliyor ki 1774 Küçük Kaynarca’ya kadar Hammer meşhur eserini yazmış. Ondan sonraki Vaka-i Hayriye’ye kadar olan aşağı yukarı 50 senelik bir dönemdir, bu döneme ait elimizde muhtelif vakanüvisler tarafından yazılmış bir sürü vekâyınâme var fakat bunlar bölük pörçük. Oradan bir bütünlük temin etmek mümkün değil. Sen bunlardan da istifa ederek, bunlar kaybolmadan da önce böyle bir telif meydana getir deniliyor.

Çok zor bir iş. Olayları kısa olarak anlatmak nispeten kolay. Onun da elbette zorlukları var ama mükemmel bir telif ortaya koymak çok zor. Bunun İslam ve Osmanlı tarihinde örnekleri var. Dolayısıyla görevi aldığı zaman kara kara düşünmeye başlıyor. Ben bu ağır sorumluluğun altından nasıl kalkacağım diye. Kaynak eksikliği de var. Çünkü birinci cildinde 50 – 60 tane kullandığı kaynağı zikrediyor bize tek tek, şunları şunları kullandım diye... Burada bir anekdot anlatılır. Onun bu sıkıntısını Şeyhülislam Arif Hikmet Efendi duyuyor. Zaten bu görevin verilmesinde kendisinin de etkisi olmuştur. Duyuyor ve çağırıyor kendisini. Yeleğinin cebinden kendi kütüphanesinin anahtarını çıkartıyor ve Cevdet Paşa’ya veriyor. Efendi, Cevdet Paşa’ya kütüphaneye dilediği gibi girebileceğini söylüyor. Cevdet Paşa kütüphaneye girdiği zaman çok büyük mutluluk duyuyor. Biliyoruz ki Şeyhülislam Arif Hikmet Efendi mükemmel bir kütüphane oluşturmuş. Ali Ulvi Kurucu (r.a)’in Medine’de yıllarca müdürlüğünü yaptığı kütüphane budur. Şunu söylüyor, bu sözü çok önemlidir: Kütüphaneye girince kendimi peynir ambarına girmiş kedi gibi hissettim der. Her türlü kaynak var.

Kaynak hepimizin elinin altında ama bir şey yapamıyoruz. Önemli olan telif meselesidir. Büyük bir yetenek isteyen bir şey. Ve Târih-i Cevdet’e baktığımız zaman onlarca eseri; vakanüvis tarihlerini, bazı Batılı kaynakları birbiriyle mukayese ederek oradan gerçek tarihe ulaştığının örnekleri var. Mükemmel bir telif ortaya koyuyor. Tabi uzunca bir zaman da alıyor. Çünkü bu nevi eserler hemen olacak şeyler değil. Cilt cilt bunları hazırlıyor. Bazı ciltlerde tam arzu ettiği sonucu alamıyor vs. Araya bir takım idari görevler giriyor. Cevdet Paşa yetenekli biri olduğu için boş bırakmıyorlar. Devlet hizmetleri veriliyor, çeşitli yerlerde rapor hazırlamak üzere müfettişliğe gidiyor. Dolayısıyla birinci ciltte bunu anlatır. Devlet hizmetlerinden vakit bulduğu zaman veya mazuliyet dönemlerinde bu eseri telif etmeye çalıştım diyor.

Bu arada da en büyük problem Mecelle meselesidir. Metn-i Metin’in hazırlanma durumu söz konusu. Allah gani gani rahmet eylesin Cevdet Paşa orada gerçekten büyük bir mücadele veriyor. Çünkü bütün etkili zümreler Fransız medeni kanununun alınarak bize adapte edilmesi taraftarı. Böyle yapılırsa Batı ile daha iyi uzlaşabiliriz, aramızda iyi bir diyalog olur düşüncesi var. Cevdet Paşa da doğrudan bunun sorumlusu değil, biraz haricinde. O da bütün varlığıyla İslam hukukuna dayalı ama günümüz ihtiyaçlarını da karşılayan bir metin hazırlanabileceği kanaatindedir. Allah yardım ediyor ve o konuda muvakkaf oluyor. Mecelle metninin hazırlanması konusunda çok büyük hizmetler ifa ediyor. Mecelle’nin hazırlandığı dönemdeki mesela Şeyhülislam Hasan Fehmi Efendi ile de arası iyi değil. Ama sonunda muvaffak olmuş oluyor.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz, Târih-i Cevdet gerek muhtevası, gerek telifi, gerek metodolojisi ki biz buna eski tabiriyle usûl diyoruz, tarihteki usûl kavramları açısından bakıldığında gerçekten de mükemmel bir eser. Ama belki eserin bütün bunların ötesinde bir şaheser haline getiren Türkçesidir. Malum bizim Türkçemiz çok büyük başka dillerin, başka kültürlerin etkisi altında kalmış yıllarca. Osmanlı zamanında bir gelişme kaydetmiş ama bu gelişmenin zirvesi 19. yüzyıldır. Belki onun da zirvesi Cevdet Paşa’nın bu metnidir. Tahsil görmüş olanların anlayabileceği, ağır terkiplerden uzak bir metin yazması isteniyor ve bunda da hakikaten başarılı oluyor.

Târih-i Cevdet dışında başka eserleri de var. Onlardan da bahsetmek gerekir. Bunların en mükemmel olanı Tezâkir ve Marûzât’tır. Bu iki eser kendi sahasında belki ilktir Osmanlı’da. Bizde biliyorsunuz tabakât dediğimiz, ileri gelen, toplumda iz bırakmış olan insanların hayat hikâyeleriyle alakalı çok kitaplarımız var. İslam tarihinde yüzlerce kitaplar yazılmış. 20 ciltlik, 30 ciltlik… Mesela İbn-i Asakir’in “Târih-i Dimeşk”ı 32 cilttir. Şam’daki tanınmış, toplumda eser bırakmış insanları anlatır. Ama otobiyografi yok bizde. İnsanlar kendilerinden bahsetmeyi bir kibir, enaniyet olarak gördükleri için kimse bizde otobiyografi yazmamış. Saysanız üçü beşi geçmez. Ama Cevdet Paşa burada mükemmel bir eser ortaya koyuyor Tezâkir’i ile. 40 tezkireden oluşur bu eser. Bunu rahmetli hocamız Cavit Baysun 4 büyük kitap halinde yayınladı Türk Tarih Kurumu’nda. Dili ile, anlatımı ile zevkle okunan bir eser… Baktığımız zaman epey dedikodu diyebileceğimiz şeylere de giriyor. O nevi eserlerin zaten biraz tabiatı, üslûbu öyledir.

Abdülhamid’e sunmuş olduğu Marûzât’ta da aynı şekilde bir takım isimleri eleştirir. Burada eleştiride zaman zaman biraz aşırıya kaçıldığına dair de deliller gösterilir. Özellikle kendisi Reşid Paşa’ya mensubtur. Onun himayesinde yetişmiş, dolayısıyla Âli ve Fuad Paşalara karşı mesafelidir. Onları her vesileyle eleştirir. Ağır tenkidler yapar. Acaba onlarda ölçü biraz kaçmış mıdır, bilmiyorum. Mesela Âli Paşa’nın cenazesinde merhumu nasıl bilirsiniz diye sorulduğunda, derin bir sükût hali olduğunu söylüyor. Halbuki biz biliyoruz ki bizim toplumumuzda “ölülerinizi hayırla yâd edin” anlayışı vardır. Bu bir hadis-i şeriftir. Yani hüsnü şehadette bulunuruz, inşallah Cenab-ı Hak o büyük rahmetiyle muamele eder diye… Fuad Paşa için söylenen çok daha ağır. Onun aile hayatını aşırı derecede Cevdet Paşa’ya yakışmayacak bir üslûp ile eleştiriyor. Bu tarafı da var Cevdet Paşa’nın. Bunu da ifade etmek lazım.

Tabi Cevdet Paşa aynı zamanda bir devlet adamı. Hatta Tunuslu Hayreddin Paşa'nın sadâretten istifası üzerine kısa da olsa bir müddet sadrazamlık görevini deruhte etmiş isim kendisi. Muhtemelen devlet adamlığından kaynaklanan özelliği dolayısıyla eserinde tarihi olayları nakletmenin dışına da çıkar. Önerilerde bulunur, yanlışları ortaya koyar, uyarı yapar. Bu özellikleriyle Târih-i Cevdet bir tarih eseri olduğu kadar nasihatnâme olarak da değerlendirilebilir mi?

Üzerinde kafa yorulduğu belli olan güzel sorular. Öğrencilerimize hep söyleriz, soru sormak da ayrı bir sanat, ayrı bir maharettir. Cevdet Paşa için her söze başlarken, tanınmış bir devlet adamı, tanınmış bir hukukçu, tanınmış bir tarihçi, bir sosyal bilimci şekilde birkaç vasıf birden sayılır. Yani eski tabirle bir allame. Tabi bizim tarihimizde böyle insanlar var ama çok da her devirde bol denecek şekilde değil. İstanbul Üniversitesi’nde Cevat Eren diye bir hocamız vardı rahmetli.. Hiç unutmuyorum, derdi ki 16. yüzyılda İbn Kemal, 17. yüzyılda Kâtip Çelebi, 19. yüzyılda da Cevdet Paşa zirvedir. Bu yanlış bir tespit değil. Hakikaten dört başı mamur bir ilim adamı, kültür adamı olarak karşımıza çıkıyor. Ancak Târih-i Cevdet’i bir nasihatnâme olarak nitelendirmek doğru olmayabilir. Çünkü Târih-i Cevdet mükemmel bir tarih kitabı.

Ama bizim nasihatnâme literatürünü biliyoruz. Çok zengin bir literatür var İslam dünyasında, Nasihatülmülûk, Nasihatüsselâtîn vs şeklinde... Târih-i Cevdet gerçek manada bir tarih telifidir. Kaynakları evvela süzgeçten geçirip, sonrasında da onları mukayese ederek hazırlanmış elli yıllık kendisinin dışındaki bir dönemi soğukkanlı, mesafeli bir şekilde değerlendiren bir tarih telifidir. Nasihatnâme tabirini kullanan oldu mu bilmiyorum ama bana biraz saded harici geldi. Çünkü nasihatnâmenin üslûbu, dili, muhtevası tamamıyla farklıdır. 19. yüzyılda da bunlar zaten artık nasihatnâme olarak değil de rapor, lâyiha olarak sunuluyor. Lale Devri’nden sonra, aşağı yukarı yazılan nasihatnâme türü eserler lâyiha kelimesi ile ifade ediliyor. Cevdet Paşa’nın da bir takım lâyihaları var bazı konularla alakalı olarak. Aynı zamanda da siyasi kimliği olan birisi. Malum kendisi ilmiyeden yetişmiş birisidir. Cevdet Efendi’dir. Fakat daha sonra silk-i ulemadan çıkarak, silk-i mülkiyeye giriyor. Dolayısıyla paşa lakabını alıyor.

Hep denilir ki gönlünden geçirdiği şey şeyhülislam olmaktır. O kadar kendisine değer veren Abdülhamid, problemli konuda desteğini almaya önem veren, güvendiği bir insan olduğu halde ona şeyhülislamlık payesini vermiyor. Abdülhamid’in bu konuda saplantısı mı vardı acaba bilemiyorum ama kendisi de bunu istiyor. Hatta biraz menkıbevî olacak ama sadârete gidip geldiğinde hep kavuğunu çantasında taşırmış ki bugün verilecek, yarın verilecek şeklinde. Böyle bir menkıbe anlatılır.

Onun özel hayatıyla ilgili de enteresan şeyler var. Hanımı Adviye Hanım’a yazdığı mektuplar var. Başbakanlık Osmanlı Arşivi’nde bulunan bu mektuplar çok manidardır. Şunu biliyoruz. Hanımı çok müsrif bir hanım olsa gerek. Biraz da kıskanç birisi. Muhtemelen Cevdet Paşa’nın Bosna’ya gitmesi kendisini rahatsız etmiş. Tabi Bosna çok güzellerin olduğu bir yer. Oraya gitmesi, işte Adana gibi çeşitli yerlerde raporlar hazırlaması için bulunması gerekiyor. Hanımına çok nazik üslûpla mektuplar yazıyor. Vaktiyle bundan 40 sene kadar önce Mübahat Kütükoğlu’nun başkanlığında bir Cevdet Paşa toplantısı yapılmıştı bizim Edebiyat Fakültesi’nde… Mübahat Hanım bu mektupları gündeme getirmişti. Özel hayatına da dikkat eden birisiymiş Cevdet Paşa. Çocuklarını çok iyi yetiştiriyor. Kızları Fatma Âliye Hanım, Emine Semiye Hanım’ı ve oğlu Sedat’ı…

Ayrıca imtihanı da ağır oluyor. Malum daha sonra torunu Fransa’da tanassur ediyor ve rahibe oluyor. Bizim o kongreyi düzenlediğimiz zamanda, o torunu hâlâ sağdı. 1979 ya da 1980 idi tarih. Ona da bir mektup yazdık. Bizim kürsümüz o kongreyi düzenlemişti. Ben de o kadroda bulunuyordum. O mektubu aldığı zaman çok duygulanmış. Cevap yazdı bize. Muhtemelen Mübahat Hanım’da duruyordur. Cevapta, "şu anda manastırdan dışarıya çıkamayacak kadar hastayım. Ama dedem hakkında böyle bir sempozyum düzenlenmiş olması beni çok duygulandırdı, beni çok sevindirdi, büyük mutluluk hissettim. Ama durumum dolayısıyla gelemeyeceğim, Size başarılar dilerim, teşekkür ederim" şeklinde çok nefis bir Türkçeyle bize yazmıştı. Ama bu da ağır bir imtihan.

Târih-i Cevdet ne mutlu ki himmetlerinizle aslına uygun bir şekilde, sadeleştirilmeye gidilmeden tekrar basıldı. Târih-i Cevdet'in bundan önce basım çalışmaları oldu ama en kapsamlısı bu şüphesiz. Çok kötü baskıları da oldu maalesef. Mesela yıllar önce bir gazete tarafından sadeleştirilip de Cemil Meriç'in bir yazısıyla bunu yapanlara ateş püskürdüğü baskı bunlardan biri. Zaten Cevdet Paşa’nın Tezâkirinde de bahsettiği gibi, siz de az önce değindiniz, Târih-i Cevdet'i yazarken kendisine sade bir dil kullanması tenbih edilir. Günümüz insanı hatta aydını tarafından yine anlaşılmaması biraz da bizim kofluğumuzdan kaynaklanıyor. Projede sizden başka Prof. Dr. Şevki Nezihi Aykut ve Prof. Dr. Abdulkadir Özcan'ın da isimleri var. Bize biraz da bu projeden bahseder misiniz lütfen?

Tarihi eserlerimizin bilimsel usûllerle yayını çok önemli bir konu. Bu olmadan yapılan araştırmalarda çok büyük hatalar yapılıyor. Ben demiyorum ki bizim yayınladığımız dört başı mamurdur. Bizimkinde de mutlaka hatalar olacak ama elden geldiği kadar gayret gösterildi. Altına imzamızı koyduk. 19. yüzyılda bizim Osmanlı tarihlerimizin büyük bir proje dahilinde yayınlanması söz konusudur. Abdülaziz dönemine tekabül eder. Birçok tarihimiz yayınlanmış. Kimi kısmen, kimi tamamen yayınlanmış. Maalesef bu yayınlanma esnasında acaba bu eserlerden kütüphanelerde yazmalar arasında hangisi en kıymetlidir diye düşünülmemiş, yazısı en okunaklı olan hangisi ise o tercih edilmiş ve çok büyük hatalar yapılmış o yayınlarda. Bazıları tam anlamıyla bir kara mizah şeklinde. Evliya Çelebi’nin Seyahatnâmesi, Kâtip Çelebi’nin Fezleke’si bu şekilde vs.

Târih-i Cevdet bu manada biraz şanslı. Çünkü kendi hayatında iken yayınlanıyor. Birinci baskısı yapılıyor. Daha sonra birkaç cildin ikinci bir baskısı yapılıyor ama 1309 tarihinde yani 1891, ölümünden demek ki 4 sene önce 12 cilt halinde, ona tertîb-i cedîd deniliyor, bir baskısı yapılıyor. Yani Cevdet Paşa kendi tarihini gözden geçirmiştir, muhtemelen tashihlerini yapmıştır. Gerçi yer yer çok nadir de olsa hatalar görülüyor. Genel olarak imla hataları… Müellifin kendi sağlığında yayınlanmış olması büyük bir ayrıcalık kazandırıyor esere… Bu çalışmanın şu ana kadar yayınlanmamış olması da hakikaten ayrı bir üzüntü kaynağıdır. Böyle bir zirve eserin çıkarılmamış olması. Bazı sadeleştirmeler vs. yapılmış.

Burada Ali Birinci hocayı hakikaten takdir ve hayırla anmak lazım. Kendisi Tarih Kurumu Başkanı olduğu zaman kaynak eserlerin basılması konusunda büyük bir hamle yaptı. Neler yapabiliriz diye gece ve gündüzünü verdi. Bize de böyle bir teklif getirdi. Şu veya bu sebeple zaman zaman görüşüyorduk. Biz de memnuniyetle yaparız dedik. Benim Tarih Kurumu’ndan daha önce Naima ve Selaniki tarihleri çıkmıştı. Abdülkadir Özcan hocanın kitapları çıktı. Nezihi Aykut hocanın kitapları çıktı. Bizler biraz vekâyınâmelerle ilgileniyoruz. Bunu bildiği için bize teklifte bulundu, biz de memnuniyetle olur dedik. Fakat kendisi görevden ayrıldı, bir başka tarihçi meslektaşımız geldi; ondan sonra o da ayrıldı, bir başkası geldi, dolayısıyla iş epey uzadı. Birkaç sene sürdü. Bu çalışmayı yaparken de biz her üçümüz Erenköy’de oturuyorduk. Herkesin gözü bu eserin üzerinde olacak, çok eleştirilebiliriz diye düşündüğümüz için devamlı kendi aramızda görüşüp hata yapmamak için ne yapabiliriz diye kafa yorduk. Özellikleri vs. belirlemeye çalıştık. Her cildin sorumluluğu ayrı bir kişinin sorumluluğunda idi. Kendi aramızda paylaştık ciltleri. Onları da peyderpey teslim ediyoruz.

Şu manada çok sıkıntılı oldu. 19. yüzyılın sonlarında, neredeyse 20. yüzyılın başında yazılmış bir eser olmasına rağmen bir takım yer isimleri, şahıs isimlerinde çok büyük zorluklarla karşılaştık. Özellikle benim üzerinde çalıştığım cilt bir nevi genel bir tarih niteliğinde idi. Burada şunu da belirtmek lazım. Cevdet Paşa’nın İbn Haldun’a ayrı bir bağlılığı, ayrı bir hayranlığı olduğu biliniyor. Nitekim onun Mukaddime’sinin tercümesini Pîrîzâde yapıyor, eksik kalıyor, çalışmalar sırasında arada bunu da tamamlıyor. Ona bir hayranlığı olduğu belli. Cevdet Paşa’nın tarihinin birinci cildi de aynı şekilde bir mukaddime gibi. 10 bölüm halinde düzenlenmiş genel bir tarih. Bölümler arasında eşitsizlik var. Bazı bölümler 3 sayfa, bazı bölümler 80 sayfa... Ve ilk dünya tarihi. Öyle anlaşılıyor ki İbn Haldun’un sistemini kendisine bir nevi ilke, düstûr edinmiş gözüküyor.

İçinde verdiği bilgiler de bazı yerlerde eskimiş bilgiler... Mesela nümizmatik dediğimiz meskûkâttan bahsediyor bir bölümde uzun uzadıya… Abdüllatif Suphi Paşa’nın konağında kendisinin bir meskûkât koleksiyonu olduğu biliniyor, onun konağında günlerce çalıştığını söylüyor, tek tek paraları inceliyor. Ama bunun günümüzde artık alâsı yapılmış durumda. Getirisi yok. Matbaanın keşfinden ve bunun bize gelişinden bahsediyor. Bu konularda çok büyük çalışmalar yapıldı. Avrupa tarihinden bahsediyor. Bizde belki ilk denemelerdendir. Avrupa tarihi konusunda neler yapıldı halbuki. Yani bu anlamda baktığımız zaman birinci ciltteki bilgilerin birçokları eskimiş bilgiler ama kendi dönemi içinde değerlendirmek gerekir tabi. Hakikaten o dönem için büyük bir başarı. Şark kültürü ile yetişmiş bir medreselinin bütün bunları ihata edip, yer yer Batılı kaynakları da kullanarak, hatta bazen kaynakları tercümeler yaptırıp da kullanması ve böyle bir eser ortaya koyması, sadece ilk cilt için söylüyorum; hakikaten büyük bir başarı. Bilhassa Dürziler, Çerkesleri, Abhazlar hakkında çok detaylı bilgiler veriyor. Oralarda müfettiş olarak bulunmuş. Muhtelemen kendileriyle bire bir tanışmış vs. Dolayısıyla böyle bir özelliği var.

Epey sıkıntı çektik. Bilhassa yer isimlerinde hatalar olması muhtemeldir. Ama inşallah ikinci baskısında onları da düzeltiriz diye umuyoruz. Böyle müşterek bir proje çalışması için bir örnek de oldu. O yüzden senin son sorun çok önemli o manada. Çünkü günümüz artık proje devri biliyorsunuz. İnsanlar böyle müşterek bir çalışma yapabiliyorlar birbirleriyle uzlaşarak. Üzerinde durulan bir konudur. Proje şeklinde bitireceğiz inşallah. 5 cilt çıktı ama çıkan 3 cilt aslında. 2 cilt onun hayatı ve değerlendirmesiyle alakalı Nezihi hocanın çalışması. Diğer ciltleri de gecikmeden teslim edeceğiz. 12 cilt olacak, iki cilt ilavesiyle birlikte toplamda 14 cilt olacak inşallah.

 

Röportaj: Yusuf Sami Kamadan

Güncelleme Tarihi: 08 Haziran 2018, 14:34
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner7

banner6