Mehmet Güllüoğlu: Çocuklar Afrika’da bile eğlenmeyi, hayata tutunmayı biliyor

"Niye çocuklar? Çünkü onlar, dünyada saf iletişimin kurulabileceği en gerçekçi, hayret makamının hakkını veren ve çözüm için muhatap alacağım insan grubudur." Hacer Yeğin'in söyleşisi.

Mehmet Güllüoğlu: Çocuklar Afrika’da bile eğlenmeyi, hayata tutunmayı biliyor

Birçok insani sağlık yardım derneği, sivil toplum kuruluşu, AB projeleri, Yeryüzü Doktorları, Kızılay derken nihayet AFAD’da Afet ve Acil Durum Yönetimi Başkanlığı. Nasıl başladı bu aktivizm, ilk hibrid tohum nerede atıldı, nasıl gelişti, serüveninizden biraz bahseder misiniz?

İlk hibrid tohum deyince ortaokul, lise yıllarını anmak gerekir; o dönem 90’lı yıllar, Türkiye’deki gündemin dışında Kudüs intifadasının yaşandığı bir süreçte dünyaya olan ilginin ilk demleridir. Arkasından tıp fakültesi yıllarında, benim ev arkadaşım Etiyopyalıydı. Afrika neresi, Etiyopya, Habeşistan neresi ve yine üniversite yıllarında yapmış olduğum yurtdışı seyahatleriyle başlayan dünyayı tanıma sürecini, turistik bir fantaziden ziyade dünya gerçekleriyle yüzleşmek; yoksulluğu, savaşları, farklı coğrafyalardaki insan yaşamlarına teması anmak gerekir. Ne kadar yol aldınız diye sorarsanız 40’tan fazla ülkeye gitmişim; birbirinden farklı afetler, savaşlar ve mülteci kampları, açlıktan ölen insanlar da dâhil dünya krizlerine şahitlik etmişim ama bir taraftan da bunun çok sınırlı bir gözlem olduğunu düşünüyorum. Genelde kriz bölgelerinde bulunurken Doğu ile Batı’nın farklı bölgelerine dair gördüğüm en net fotoğraf; Doğu’da yaşanan dramların Batı’da toplantılarının yapılması şeklinde cereyan ediyor.

Henüz bir tıp fakültesi öğrencisiyken Afrika’ya; tam da salgın hastalıkların kol gezdiği ve ekonomik durumu en kötü durumda olan; Nijerya, Gana, Kongo gibi ülkelere gönüllü olarak gittiğinizi görüyoruz. Özellikle bölge halkının çocukları tarafından şahsınıza gösterilen teveccüh görülmeye değer. Neden Afrika, niye çocuklar?

Öğrenciyken sadece ev arkadaşımın memleketi Etiyopya’ya gittim, o zaman öğrenci faaliyetleri kapsamında bu türlü fırsatlar oluyordu. Daha sonradan da Nijerya ve Gana’da bulundum. Afrika; hepimizin bildiği gibi dünyada en fazla yoksulluğun görüldüğü kıta ancak şu anda Asya bu açıdan Afrika’yı geçmiş durumda. Niye çocuklar? Çünkü onlar, dünyada saf iletişimin kurulabileceği en gerçekçi, hayret makamının hakkını veren ve çözüm için muhatap alacağım insan grubudur. Çocuklar Afrika’da bile eğlenmeyi, hayata tutunmayı biliyor. Ama yine aynı Afrika’da yağmurdan sonra çamurun içindeki çocuğu da gördüm, açlıktan gözümün önünde ölenini de. O yüzden çocuklarla gülen yüzümüzün yansıdığı, onlarla oynadığımız fotoğraflar var ancak onlar sadece o resmin içindeki hayatı yaşamıyor.

Gerek akademideyken gerekse kamu görevleriniz esnasında Kudüs özelinde Filistin’in nezdinizde yerinin ayrı olduğunu anlıyoruz. Kudüs davasına bakış açınız nedir?

Günümüz dünyasını anlamak için Kudüs özelinde Filistin’i muhakkak anlamak gerekir.

Bir taraf modern hayatı yaşarken öbür taraf iç savaş, göçler, yoksullukla mücadele ediyor. Kudüs’te; Doğu Kudüs, Batı Kudüs ayrımında dahi bu farkı çok net görebilirsiniz.

Bir taraftan farklı dinlerin, kültürlerin yüzyıllardır birlikte yaşamak suretiyle mücadele verdiği kadim bir coğrafya. Bizim bölgemiz için Filistin’in hususi bir yeri var; 400 yıllık ortak bir tarih, kültür ve yaşanmışlığımız var. Bugünün şartlarında 1940’lardan beri 70 yılı aşkın bir süredir devam eden bir yaşam savaşı var. Bunun getirisi olarak Ürdün, Mısır hatta Suriye’ye yayılan bir göçmen meselesi var. Birleşmiş Milletlerin dahi buraya özel olarak kurduğu ayrı bir organizasyonu söz konusu. Hâsılı görünen o ki daha da sürecek bir mesele. Şunu bilmemiz gerekir ki binlerce yıldır yaşanmış sıkıntıların bakiyesi olarak Kudüs sadece Türkiye için değil bu coğrafyanın bütününü ilgilendiren bir davadır.

Bunun için ülke çapında geliştirilecek politikalar, kuruluşların üstüne düşen her şeyi azami ölçüde yerine getirmesi ve bireylere düşen özel vazifeler var. Bu noktada en çok bireylerin sorumluluklarını önemsiyorum. Okumak, ziyaret etmek, anlamaya çalışmak, oralardan kardeşlerimizi misafir etmek gibi bireysel anlayışımıza destek olacak her aktiviteyi önceliğimiz olarak belirlememiz gerekiyor.

Hâl-i hazırda İstanbul Üniversitesi’nde Halk Sağlığı alanında doktoraya devam ediyorsunuz. Bu yoğunluğun arasında talebelik, nasıl mümkün oluyor, ne hissettiriyor?

Zor olduğunu itiraf etmeliyim, en nihayetinde kendimi Halk Sağlığı alanında bir akademisyen olarak hayal ediyorum. Bu alanda belli ilmi çalışmaları, talebelik koşullarını yerine getirmek gerekiyor. Doktora derslerimi verdikten sonra uzunca bir süre yeterlilik sınavı için akademiye ara vermiştim. Yakın bir zaman önce sınavımı verdim ve artık tez dönemindeyim. İnsanın hayatında yüksek lisans, doktora, açıktan farklı bir bölüm ya da lisans eğitimi gibi bir örgün eğitim sürecinin hep devam etmesi gerektiğini düşünürüm ancak tabi hayat şartları buna engel oluyor. Keşke başka eğitim programlarına devam edebilsem. Sadece doktora programıyla değil son altı yıldır Kızılay ve Afad başkanlığı ile çok yoğun bir iş temposunun içindeyim. Bundan mütevellit; takip ettiğim, bitirdiğim ya da yarıda bıraktığım birçok eğitim programının olduğunu söylemem gerekir. Evet, sonunda akademisyenlik gibi bir unvan yok ancak farklı disiplinlere mensup, istifade ettiğim internette dünya çapında saygın üniversitelerin eğitim programları var. O bakımdan talebelik, beni çok ihya eden bir mekanizma.

Savaşlarla, terör saldırılarıyla ve giderek coğrafyadan silinen kadim medeniyetlerle Ortadoğu özelinde dünyada Türkiye’nin misyonu sizce nedir?

Türkiye, Osmanlı’dan önceki medeniyetlerle birlikte Osmanlı’da zirveye çıkmış bir tarihi mirasın üstünde oturuyor. O yüzden sadece askeri ve ekonomik olarak değil kültürel ve insani değerler açısından güçlü olmak, bu coğrafyanın gereksinimlerini karşılamak zorunda. Bugün geldiğimiz noktada Türkiye, ekonomik olarak güçlendikçe etrafında daha çok yardım eden bir ülkeye dönüştü. Bu durum Türkiye’nin misyonunu ve üstlenmesi gereken vazifeleri, Türkiye’ye yeniden hatırlattı. Bugüne kadar gerek insani yardım alanında gerekse kalkınma alanında yaptıkları esasında bu misyonla alâkalı.

Öte yandan tarih dediğimiz şey; uzun bir ırmak, yüzyıl öncesiyle bugün arasında küresel ölçekte çok az bir zaman var. Bireysel hayatlar açısından elbette insan ömrünü aşan bir durum söz konusu ancak kültürel açıdan ve milletlerin tarihi açısından yüzyıl, önemsenmeyecek bir zaman dilimi. Nitekim biz, bunun böyle olduğunu, dünyanın öbür ucunda mesela Moritanya’da (Osmanlı hâkimiyetine girmemiş bir coğrafya) kültürel bağlar sebebiyle ya da Balkanlar’da, Ortadoğu’da bulunduğumuz ilk anda: “Nerelerdeydiniz?” sorusuna muhatap olunca anlıyoruz. Bu da o dededen toruna miras geçişi esnasında Türklerin varlığının anlatıldığı sözlü kültürün bir ürünü, aslında.

Öncelikle sadece kendi ülkemizin tarihi açısından değil bizden öncesi ve sonrasında coğrafyayı, Ortadoğu’yu doğru anlamak, dünya tarihini yakın ve uzak geçmiş açısından okumak gerekiyor. Bu şekilde Türkiye’nin misyonunun daha iyi anlaşılacağını düşünüyorum.

Afad’ın küresel ölçekte pratik sahasından, eylemlerinden ve kısa vadede hedeflerinden biraz bahseder misiniz?

Afad’ın iki temel misyonu var. Birincisi; afet öncesindeki risk azaltma ve hazırlık aşamalarıyla afet sonrasındaki iyileştirme ve müdahale faaliyetlerinden sorumlu olarak Türkiye özelinde afet yönetimi. İkinci önemli görevi de Türkiye devleti ve milleti adına gücümüz, bütçemiz, imkânlarımız ölçüsünde dünyada insani yardım yapma sorumluluğu. Afet konusunda hem Türkiye’de en etkin ve iyileştirici müdahaleyi gerçekleştirmek hem de risk azaltma faaliyetlerini devreye sokarak olası afetlerin sayısını azaltmak, azaltamadıklarımızın etkilerini, afetlerden kaynaklı can ve mal kaybını en aza indirmek öncelikli alt başlıklarımız.

Günümüzde ne yazık ki küresel ölçekte farklı krizlerin birbiriyle yarıştığına şahit oluyoruz. Suriye’de, Yemen’de, Bangladeş’te hazır bulunan ekiplerimiz, o bölgelerde fazlasıyla uzamış krizlerde etkin görevler alarak insani yardım faaliyetlerini sürdürüyorlar. Elbette bunlarla sınırlı değil Mozambik’te meydana gelen tropik fırtına sonrası, Irak’ta olan bir deprem sonrası yani tüm dünyada acil yardım gerektiren; finansal yardım ya da arama kurtarma desteği açısından ne gerekiyorsa ulaştırmayı hedefliyoruz. Bu konuda Türkiye’deki diğer kurumlarla koordineli olarak (Sağlık Bakanlığı, Genelkurmay Başkanlığı lojistik desteği vs.) ciddi bir kapasitemizin olduğunu gururla söyleyebilirim. Çünkü bu; hem bir güç hem de bir kabiliyet meselesi. Hamdolsun burada talimatı veren Cumhurbaşkanımızdan, uçağı kullanan pilota kadar çok büyük bir emek zinciri var; her birine ayrı ayrı teşekkür etmek lazım. Afad olarak belki biz daha çok görünür oluyoruz ama yaptıklarımız kesinlikle sadece bizimle sınırlı değil. Arka tarafta gönüllülük esasına dayanan yoğun bir iş bölümü var.

Aldığınız kritik sorumluluklar sebebiyle dünyanın pek çok bölgesine insani yardım götürdünüz. Gittiğiniz yerlerde sizi en çok etkileyen ve hafızanızda yer etmiş olan bir olayı/kareyi anlatır mısınız?

Üzülerek söylemeliyim ki bu konuda pek çok olay var ancak beni en çok etkileyeni, 2011 de Kenya’da şahit olduğum bir kriz esnasında oldu. Somali’den Kenya’ya açlık sebebiyle sığınan 500 bin insan olmuştu; dünyanın tek seferde gerçekleşmiş en büyük insani kampıydı. Kimi üç günlük kimi beş günlük yollardan yürüyerek ya da bulabilenler otobüslerle menzile varmıştı. Çoğumuzun fotoğraf karelerinden ya da televizyon ekranlarından müşahede ettiğimiz açlıktan ölen o çocuğu bizzat gözlemledim. Benim için tahammül edilmesi çok zor bir tablo oldu. Tabi onun haricinde Gazze’de, Suriye’de, Mynmar’da göç etmek zorunda kalanların olduğu ve Bangladeş’te de benzerlerini gördüm. Ancak beni en çok etkileyen, ne zaman ağır bir yemek yesem pişmanlık duygusuna iten sahne; o açlıktan ölen çocuğa aittir.

Bütün bunların ötesinde Mehmet Güllüoğlu bir evlat, bir eş ve aile babası. Serüveninizde ailenizin payı, yeri nedir?

Ailem serüvenimin merkezinde; onların desteğiyle, duasıyla bu işleri yapabildiğimi düşünüyorum. Şöyle ki evdeki eşiniz, sizin bu yoğunluğunuza anlayış göstermese, çocuklarınız tahammül etmese bu faaliyetleri sürdüremezsiniz. İç huzurunuz, aile huzurunuz kalmaz. Ben bu anlamda çok şanslı olduğumu düşünüyorum. Nitekim gittiğim coğrafyaların ekserisi güllük, gülistanlık coğrafyalar olmuyor. Hamdolsun; bugüne kadar başıma herhangi kötü bir şey gelmedi ancak bu coğrafyaların zorluğunun ben de ailem de farkındayız. Ancak dünyanın o tarafında da milyonlarca insan yaşamaya devam ediyor. Özellikle doktorlar açısından baktığımda birini iyileştirmek için giden doktor, kendisi iyileşip geliyor; daha iyi bir insan olarak dönüp geliyor. Benim bu faaliyetlerimin sonucunda da hem ben hem de ailem daha iyi insanlar oluyoruz, diye düşünüyorum.

Gönüllü ya da görevli olarak çalışırken karşılaştığınız tüm zorluklara rağmen sizi yola revan eyleyen ne oluyor?

İhtiyaç sahibinin karşı tarafında ona yardım edebileceğini, buna güç yetirebileceğini bilmek; tek başına zaten bir motivasyon unsuru. Düşünsenize bir hayır işindesiniz, bunu profesyonel olarak ve bir konum sahibiyken yapıyorsunuz; hatta üstüne bir de maaş veriyorlar. Bunu sırf gönüllü olarak bile yapmaya hazır olan birçok insan olduğunu biliyorum; esasında ben de öyle başlamıştım. Herkese nasip olmasa da verebilmek, iyi bir şey; bunu gerçekleştirebilmek bir imkân meselesi. Sürdürülebilirliği de mühim, dünyada yüzlerce milyon ihtiyaç sahibi var. Bir taraf lüks içinde devam ederken dünyanın önemli bir zenginliği birkaç ailede yoğun bir biçimde toplanmışken başka bir tarafta zenginliği yok hükmünde milyarlar var. Bunu bilmek bile beni harekete geçiriyor.

Köklerinizin Mevlana diyarı Konya’ya dayanıyor oluşu, ne gibi avantajlar sağlıyor? Konya’nın sizin aynanızda nasıl bir yeri var?

Kadim bir coğrafyada olduğumu hep hissettim; bunu, sadece Konya’nın Mevlana diyarı olması ya da Selçukluya başkentlik yapması yönüyle değil bazen bir sokağın isminde bazen “Dünyanın dört bir tarafından insanlar neden buraya gelirler?” sorusunda bazen gittiğiniz bir ülkede, bir Pakistanlının, bir Afgan vatandaşın Konya’yı biliyor oluşunda defaatle hissettim. Türkiye’deki Konya algısının da çok olumlu oluşu özellikle memleketime gittiğimde yaptığım faaliyetlerimin, hemşehrilerim ve akrabalarım tarafından teveccühle karşılanıyor olmasıyla ilişkili geliyor bana. İnsani yardım faaliyetlerine katkı anlamında çok mühim bir yeri var Konya’nın. Bu da benim doğduğum şehirle gurur duymama neden oluyor. 

Bugün görünen yönünden ziyade bizim şehirlerimiz kadim şehirler, ilmi halkalar silsilesinde önemli bir yerdeler. İmam-ı Bağdadi’nin Konya Seferi’ni, Şeyh Sadrettin Konevi’nin faaliyetlerini, tarihte Balkanlar’ı Türkleştirmek adına özellikle Konya’dan yaptırılan göçleri; esasında bütün bir geri planı ve kültürel mirası anlamak gerektiğini düşünüyorum. Bunu sadece Konya için değil Halep için, Kudüs için, Türkiye’nin başka şehirleri için de hissediyorum. Samimi olarak altını çizmeliyim ki Konya sadece memleketim olması açısından değil bir İslam beldesi olarak bana, kadim bir medeniyeti hatırlatıyor.

Sizin nazarınızda infak, zekât, sadaka müesseseleri neye tekabül ediyor? Dünyanın kangren olmuş kronik sorunlarına bunlar çare olur mu?

Bunlar; bir taraftan bireysel ibadet terimleri olurken öbür yönüyle toplumsal harç kisveleri var. Toplumun zenginlerinin ihtiyaç sahiplerine ulaşması ancak bu bireylerin ibadetlerini yapıyor olmaları ile mümkün. Müslümanlar aslında toplumda fakir kalmazlar mevzunun çözümü hem ülkemizde hem İslam âleminde hem de insanlık ailesinde bu “verme kültürünü” geliştirmemize dayanıyor. Vazifeye en yakından başlamak ve Türkiye’de yaygınlaştırmak şart. İnfak, zekat, sadaka amelleri sahiden işleyen birer müessese ve kurumsal cihetleriyle de belli bir döngüye oturmalı. Eskiden zekat müessesesinin zekat memurlarıyla yapılan takipler sonucu işlerliği sağlanıyor iken bugün, daha çok yardım kuruluşları ve bireyler şahsi olarak sorumluluk alıyorlar. Bunun belki daha da kurumsallaştırılarak en çok ihtiyaç duyandan başlanması ve yaygınlaştırılması mümkün olabilir. Bu durum bir tarafıyla da insanların kendilerini dindar hissetmesiyle; ibadet etme ihtiyacı ve gerçekleştirme iştiyakıyla da alâkalı. Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu anlamda sahada görevlendirme yapması buna hizmet edebilir. Bu üç kurum; toplumsal çözüm aracı olarak; çalışamayanların, garip gurabanın, yetimlerin desteklenmesi için en etkin yöntemlerdir. Dini literatürde zekât vermesi gerekenlerin kriterleri de ihtiyaç sahiplerinin hususiyetleri de bellidir. Bu iki grubu buluşturmak bir organizasyon meselesidir. Allah nasip etse ve bu kurumlar olması gerektiği gibi işlese de artık hâlâ açlıktan ve basit hastalıklardan kaynaklı ölümler gibi tüm insanlığın utancı olan durumları yaşamasak…

Yüreğinizin götürdüğü yerlere giderken özellikle ilham aldığınız ya da desteğini bi-l fiil olarak hissettiğiniz kişiler oldu mu?

Tabi ki oldu; sadece insani yardım kuruluşlarındaki kişiler değil daha çok genç yaşlarda bize o coğrafyaları anlatan abilerimiz, büyüklerimiz; hani vardır ya; “Hikmet, Müslüman’ın yitik malıdır, onu nerede görse gider, alır.” Bu bazen izlediğiniz bir video, dinlediğiniz bir konferans ya da okuduğunuz bir kitap olabilir. Üniversite yıllarında bunlardan çokça istifade ettiğimi söyleyebilirim.

Bundan sonraki süreçte Türkiye’nin Birleşmiş Milletler, Kızılhaç gibi yapılanmalara alternatif küresel ölçekte bir insani yardım fonu üretme imkânı olur mu?

Ben, bu konuda biraz farklı düşünüyorum. Bunların alternatifi yine Birleşmiş Milletler olacaktır çünkü dünyadaki tüm ülkelerin üye olduğu bir mekanizmadan bahsediyoruz. Ama BM’nin daha adil bir yapılandırması mümkün olur mu, onun üzerinde çalışılmalıdır. Çünkü bir taraftan biz, aslında insanlık ailesinin bir parçasıyız, onu iki ayrı kola bölemeyiz. Bizim dini kültürümüz insanlıkla sürekli etkileşimi emreder, oraya doğru yönlendirir.

Kızılhaç da yine yakın tarihte; 1800’lü yılların sonuna doğru ortaya çıkmış, dünyadaki ihtiyaç sahiplerine âdil bir şekilde ulaşamayan bir yapılanma. Bize düşen boşluğu doldurma, rekabet olacaksa da hayırda yarışma anlamında geliştirilebilir; bunların birbirini tamamlama rolü olduğunu da düşünmek gerekir.

Seyahat ettiğiniz yerlerde özellikle görülmeli dediğiniz ve hayretinizi celbeden kültür/sanat eserleri oldu mu?

Kesinlikle oldu. Gittiğimiz ülkelerde oradaki krizlere odaklandığımız için oraların kültürel zenginliklerini görmeden geldiğimiz çok oldu. Örneğin; Kudüs davasıyla ilgili Mısır’a birkaç kez gidip her defasında piramitleri görmeden döndüm. Kudüs ve Semerkand hem insani yardım vazifemiz hem de bizim tarihimiz açısından önemi nedeniyle bulunduğum zamanlarda içlerindeki yapılarıyla birlikte beni çok etkilemiştir.

Sizin yolunuzdan gitmek isteyen; adanmış ruh sahibi genç kardeşlerimize bir yol haritası olarak özellikle ne önerirsiniz?

Genç kardeşlerimle paylaştığım birkaç tane temel tavsiyem vardır:

  • Muhakkak bolca seyahat etmek: Ülke içi, yurtdışında, yabancı lisanımız kötüyse düzelterek bolca seyahatin insanın ufkunu açtığını, dünyayı daha iyi anlamlandırdığını, kafamızdaki kalıpları kırdığını düşünürüm.
  • Lisan öğrenmek: Dünyada kendimizi ifade etmemiz akıcı ve anlaşılır bir şekilde kendimizi ifade edebilmemize bağlı. Ötekiyle iletişim kurmak çok önemli.
  • Ortak çalışma kültürünü geliştirmek: Aynı masanın etrafında bir iş üretebilme becerisini artırmak. Geleceğin çıkış noktasının bunda olduğunu savunuyorum.
  • Çok disiplinli bir hayat nizamı kurmak: Uzmanlaşmak; bir ya da birkaç alanda iddialı bir şekilde okumalar yapmak; saatlerini, günlerini, aylarını, yıllarını o uğurda harcamak. Bir taraftan da “İlim bir noktaymış, cahiller onu çoğaltmış” şiarınca çalıştığımız alanı psikolojik, sosyolojik, mühendislik, şehir tasarımı boyutlarıyla da anlamaya çalışmak bizi çok geliştirecektir.  Dünyadaki AB, BM projelerine baktığınızda farklı disiplinlerin farklı seviyelerde toplandığını; birbirini desteklediğini görüyoruz.
  • Okuma sürecinin daim olması: Sadece bir kitap ya da bir eğitim programını okuyor olmak değil hayatı, insanı, kâinatı okumak ve merak duygusunu hiç kaybetmemek. Merak duygusu, insan hayalinin çok ötesinde kazanımlar sağlar. Sorunuzun içinde geçen sihirli bir ifadeyle “adanmış ruh sahibi” genç kardeşlerimiz, gerçekten o ruha sahipse zaten o adanmışlık; onları bambaşka yerlere taşıyacaktır. Bu kadar zor ama hususi soruları sorup cevaplamaya imkân verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.

Röportaj: Hacer Yeğin

Makas Dergisi, Ağustos-Eylül sayısı, 9. sayı

Yayın Tarihi: 25 Ocak 2021 Pazartesi 09:30 Güncelleme Tarihi: 25 Ocak 2021, 08:56
banner25
YORUM EKLE

banner26