Marmara İlahiyat'ın kurucu dekanıydı

Dünyabizim olarak üstadları ziyaret edelim ve kendilerini dinleyelim diye niyet etmiştik. Geçtiğimiz hafta bu ziyaretlerin ilkini Salih Tuğ hocaya gerçekleştirdik. İşte o sohbetimizden geride kalanlar...

Marmara İlahiyat'ın kurucu dekanıydı

Dünyabizim olarak geçen ay üstadları ziyaret edelim, muhabbet edelim ve kendilerini dinleyelim diye niyet etmiştik. Geçtiğimiz hafta 28 Ocak Perşembe günü bu ziyaretlerin ilkini Salih Tuğ hocaya gerçekleştirdik, Mehmet Erken, Kamil Büyüker, Mehmet Emre Ayhan ve Yusuf Tunçbilek'ten müteşekkil ekibimizle...

Hoca bizleri Türkiye Milli Kültür Vakfı’nın Eyüp’teki merkezinde ağırladı. Hoca ile buluşmaya biraz erken gittik ve konuşmaya başlamadan, vakfın girişinde yer alan Prof.Dr. Süleyman Yalçın’ın TMKV’ye hediye ettiği kitaplığı hayranlıkla karıştırdık. Baskısı olmayan eserlerden yazarından imzalı eserlere, her görenin imrenerek bakacağı bu kitaplık, umuyoruz vakıf merkezinde hakkıyla değerlendirilebilir.

Hoca ile görüşmeden önce vakıf müdürü Kemal Özpınar Bey ile tanıştık, görüştük, konuştuk ve Salih Tuğ Hoca’nın yanına beraber geçtik. Kendimizi tanıttıktan sonra muhabbete başlarken “Hocam sizinle, hocanız Muhammed Hamidullah gibi önemli isimler ya da isminizin beraber anıldığı TMKV, Aydınlar Ocağı, Marmara İlahiyat Fakültesi gibi kurumlar üzerine değil, ilk gençliğiniz, çocukluğunuz, aileniz üzerine konuşmak istiyoruz” deyince Salih Hoca, “Güreş Kulübü başkanlığını sormayacak mısınız, o da önemli” diyerek söze girince, ilk sorumuz, hocanın spora ilgisini daha detaylı öğrenmek maksadıyla “Marmara İlahiyat’ın bahçesine açmak istediği yüzme havuzu” üzerine oldu. Salih Tuğ sorumuzu şöyle yanıtladı: “Ben gençlerin spor yapmasını önemsiyorum. Spor yapmak entelektüelliğin önemli şartlarındandır. Bu nedenle Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi yapılırken bir yüzme havuzu yapılmasını teklif ettim. Fakat bu havuzun meydanda olmasının, kılık kıyafet noktasında sıkıntılar doğurabileceği şüphesi oldu insanlarda. Bugün konferans salonu olan yerde bu havuzu yapalım dediler. Açık havuz değil, kapalı havuz yapalım dediler. Projeler yapıldı. Fakat verilen sözlerde durulmadı ve şu an orası basket sahası olarak kullanılıyor.”

Sizin gençlik yıllarınız sporla geçiyor. Şöyle bir sıkıntı var içinde yaşadığımız dönemde: Gençlere bir spordur, sanat dalıdır, bunlarla meşgul olup hem ruhlarını hem fiziklerini geliştirmeleri değil de, diploma sahibi olup bir yerlere gelmek, diploma sahibi olmak telkin ediliyor, gençler bunu istiyor. Buradan başlasak olur mu? Spor sizin için öncelikli bir şeydi. Bugün sporla, sanatla iştigal etmek makbul olmuyor. Gençlerin zihinleri, düşünme kanalları bu tür aktivitelerle açılmayınca da vasıfsız, düz, sadece diploma sahibi insanlar ortaya çıkıyor.

Evet, entelektüel yetişmiyor. Entelektüel yetişmesinin tabi ki şartlarından biri liseyi bitirmek, üniversite bitirmek. Ama entelektüel olabilmek için dediğiniz alanlara da girmesi lazım, toplumun içine girmesi lazım. Kültür alanlarına girecek, sanat alanlarına girecek ve aynı zamanda spor. Bedenini de geliştirecek, sosyal olarak da gelişecek.

Bu konu kısmen yapılıyor Türkiye’de, yapılmıyor diyemeyiz. Mesela Suriçi'ni ele alalım. Ben 9. sınıftayken, arkadaşlarımızla spor yapmaya niyetlenmiştik. Ama nerede yapacağız? Ne spor yapacağız? Suriçi'nde yer yok. Aradık taradık, Eminönü Halkevi spor kulübünü bulduk Cağaloğlu’nda. Ben o sırada Saraçhane’de oturuyordum. Bir gittik Eminönü Halkevi’ne, her çeşit spor var. Yukarıda konferans salonu, aşağıda spor salonu. Kütüphane kısmı da var, güzel bir kültür merkezi. Tabi Halk Partisi zihniyeti ile işliyor, burası ayrı bir mesele. Başka bir yer aradık taradık, yok. Evet sonradan, hakkını yemeyelim, Vefa Stadyumu var Karagümrük'te. Orası bir su haznesidir malum. O haznenin uzak bir köşesinde bir bina yapıldı, Vefa kulübü için. Onun içinde bir spor salonu yapıldı ama buna mukabil, Galatasaray kulubünün Beyoğlu'nda bir kapalı spor salonu vardı. Robert Kolej’in kapalı spor salonu vardı. Ve sonradan fark ettiğimiz, Kadıköy Halkevi'nin spor salonu var. Bunların dışında ya Kuleli Askeri Lisesi'nin ya da Heybeliada Deniz Harp Okulu'nun spor salonu vardı, başka da yoktu. Ama şimdi bakıyorum, maşallah, bir çok yerde, liselerde spor salonları var. Benim okuduğum Pertevniyal Lisesi’nin bile spor salonu yapılmış. Ama şimdi belediyelerin aldığı tedbirlerle yüzme havuzları var. Şimdi, entelektüel insan yetiştirmek için gerekli alet ve edevat mevcut ama kıymetini bilmek, kullanmak lazım.

Şimdi spor bir tarafıyla ilkokuldan itibaren, beden eğitimi dersi mesela her zaman boş ders olarak algılanır. Ama siz diyorsunuz ki bunun entelektüellikle doğrudan bir bağlantısı var.

Şimdi şunu söylemek istiyorum aslında, benim eğitim ve öğretimim herkes gibi ailede başladı. Malum eğitim ailede başlar. Büyükçe bir aile iseniz, dedeler nineler halalar devreye girer, oturduğunuz yere göre komşular devreye girer. Orası bir eğitim ve öğretim müessesesidir. Çocuklar bir şeylere alıştırılır. Evvela anne, sonra baba, aile, akrabalar ve komşu. İşte bu komşuluk eskiden mahalle hayatında yaşanıyordu. Komşuların eğitim ve öğretimde devreye girdiği safha mahalle hayatıydı. Bu mahalle hayatında okul vardır, mescid vardır, o mahallenin yaşlıları vardır, kıraathanesi vardır. Bakın kahvehane değil, kıraathanesi vardır. Buradaki yaşlıların desteği ile mahalle eğitim ocağı işlevi görürdü. Toplamda bir eğitim çevresi vardı mahallede. Ben kendi torunlarıma bakıyorum, bunu göremiyorum. Bu mahalle hayatı bittiği için, bir eğitim müessesesi kesildi. İstanbul’da yaşanmıyor mu hiç mahalle hayatı? Boğaz'ın bazı köylerinde, semtlerinde yaşanıyor. Pek fazla şehirle teması olmayan, Eminönü ve Beyoğlu ile bağlantısı az olan yerlerde yaşanıyor.

Ben bu mahalle hayatında çok fazla oyun öğrendim. Mesela uçurtma. Ben Aksaray doğumluyum. Çöpçüler arsasında, Hoşkadem Camii'nin önünde oyun oynardık. O arsa eski bir Bizans mahzeninin üstüdür. Düzlüktür, bütün Boğaz'ı ve Aksaray'ı görür. Orası rüzgar tutan bir yerdi, uçurtmaları orada uçururduk. Ama uçurtmanın bir sürü çeşidi var. Şeytan uçurtmasından başlayayım, çıtalı var, fener var, kuleli var, kuyruklu sakallı var. Bunları bizzat kendimiz yapardık. Şimdi bakkallar satmaya başladı çıtalı uçurtmaları. Dediğim gibi biz evde yapardık uçurtmaları. Hatta bir parmağım kesiktir bu yüzden. Abimle beraber uçurtma yaparken o kadar kaptırmışım ki kendimi, fark etmemişim bile, abim kesmiş elimi. Bu bir eğitim halidir. Mesela biz hep Horhor caddesinde dolaşmazdık, Fatih'e giderdik, Kapalıçarşı'ya giderdik, Laleli'ye giderdik. Bir takım Bizans'tan kalma kapalı mahzenler vardı, oraları gezerdik. Sarnıçlara giderdik, Yenikapı'ya giderdik. Ben yüzmeyi Yenikapı sahilde öğrendim. Tabi ki sahil bugünkü sahil değil. Çakıl taşları ile doluydu. Mesela bugün lokantaların karşısında yüzerdik, orası kayalıktı.

Bunlar, mahalle hayatının getirdiği şeylerdi; toplumsal davranışları olan bir insan haline gelmenin bir aracıydı mahalle hayatı. Mahalle hayatı şimdi yok. Bizim ev Uzun Yusuf sokağındaydı. Sokağımızda yaşlılar otururdu, yola bakarlardı ve biz onlardan çekinirdik. Bize müdahale ederlerdi çok haşarılık yaptığımızda. Şimdi müdahale edin bakalım herhangi bir çocuğa. Hemen annesi arka çıkıyor. “Çocuk şunu şunu yanlış yapıyor, onun için söyledim” diyorsunuz, “bırak çocuğu sen” diyorlar.

Biz sadece uçurtmadan bahsettik, ama mesele uçurtma meselesi değil. Birdirbirden tutun uzun eşeğe geçin, yakar toplar, kule devirme oyunları, vs... Bunlar hep eğitici ve yetiştirici şeyler. Bugün herhangi bir kültür merkezine gidin, satranç görüyorsunuz, dama taşı görüyorsunuz. Eskiden biz onu kırık çakıl taşlarından yapardık. Bu tarzda bir yetişme, ilimle, bilgiyle birleşirse, ilk öğretim, orta öğretim ve lisede verilen eğitimle birleşirse, sosyalleşmiş bir bilgili insan tipi oluşur. İşte bu entelektüeldir.

Bir de burada anaokulundan bahsetmem gerekir. Anaokulu mevzuu Türkiye'nin en ihmal ettiği şeydir. Babam, nasıl oldu bilmiyorum, beni bir anaokuluna yazdırdı. Haseki Hastahanesi'ne çıkan, Muratpaşa Camii'nin karşısında bir yol vardı eskiden. O ara yolda, Koca Yusuf Paşa Anaokulu vardı, ben oraya gittim. O anaokulu beni çok şeye alıştırdı. Pratik şeylere alıştırdı. Orada sosyalleştim.

Hocam mahallede kazandığınız ile anaokulunda kazandığınız sosyallik arasındaki fark neydi?

Mahalle kültürü ayrı bir şeydir. Onun Osmanlı kültüründen gelen bir yapısı vardır. Okul ve cami sistemi içinde, mahallede oturanlarla oluşmuş bir eğitim müessesesidir. Anaokulu ise örgün bir eğitim müessesesi. Örgün, yani teşkilatlı. Mahalle hayatı örgün değil, yani tesadüfen orada oturan insanların, yeni nesilleri kendi kendilerine bir şeylere alıştırma veya yetiştirmesi olayı. Anaokulunda bilgi vermek değil, sosyalleştirmek ve alıştırmak isteniyor. Oyunlar yapılır, halk oyunları hareketleri gibi. Bir takım el marifetleri, karton, kağıt, el işi gibi basit şeyler. Yazı ve harfleri ben anaokulunda öğrenmedim. Hep oyunumsu şeyler, bugün de öyledir zaten. Eskiden hatırladığıma göre Japonya’da ilkokul öğrencilerinin %80-%85'i anaokulundan geçiyor. Anaokulu terbiyesi diye bir şey vardır. Anaokulu öğrenimini Türkiye’de tamamlamak lazım, anaokulu siteminin örgün eğitim olarak üzerinde durmak lazım. Basit bir misal vereyim; kopan düğmemin hanım tarafından dikildiğini hatırlamam, sökülen çorabın hanım tarafından tamir edildiğini hatırlamam. Bu nereden ileri geliyor? Bu Salih Tuğ olduğum için mi? Hayır… Bu anaokulundan gelen alıştırılmış olduğum el marifetleri, elini, sesini, gözünü kullanmak… Sese karşı benim fazla ilgim olamadı. Hayretle bakardım nasıl söylüyorlar bu şarkıları diye. Hiçbir şarkı da ezberimde değildir aşağı yukarı ama şarkı dinlemeyi severim tabi. Sanat şarkıları, vs…

Yuvaya gitmiş olmanız başlı başına o dönem için önemli bir olay. Buradan babanıza gidersek, nasıl biriydi babanız? En son Mahmut Bayram ile alakalı konuşmanızı dinlemiştim İSAM’da yaptığınız. O konuşmanızdan sonra babanızı merak ettim, onun bulunduğu halkayı, Hüsrev ve Mahmut hocaları… Çocuğunu anaokuluna gönderen bir baba aynı zamanda. Nasıl bir insandı kendisi?

Ben de merak ediyorum. Neden babam bu şekilde teşkilatlı bir eğitim müessesesinin içine beni soktu diye… Ona Allah’ın kaderi diyeceğiz artık. Sağ olsaydı sorardık: “Nasıl oldu da bunu akıl ettin ey baba?”

Efendim bizim aile, geçen asrın başında Bolu’nun Gerede ilçesinin Seyit Aliler köyünden İstanbul’a göçmüşler, babam daha çocukmuş. 1900’lerin başlarında. Burada iş bulmuşlar, çalışmışlar. Babam onların burada kurduğu hayat içerisinde ilkokulu bitirmiş, sonra ticarete girmiş dedemle beraber. Sonra o günkü şartlarda, yani harp zamanlarında Çanakkale Harbine katılıyor, onbeş yaşında. Fakat yaşı küçük olduğu için, belki de o zamanlar zayıf da olabilir, geri hizmette istihdam edilmişler. Söylediğine göre Balıkesir tarafında, lojistik ve malzeme taşıyan, at ve katırlı sevkiyat işlerinde istihdam edilmişler, cepheye göndermemişler. Öyle münasip olmuş. Sonra hastalık kol geziyor tabii, tifüs, tifo, kolera, verem, sıtma ki o zamanlar karşı tarafı da korkunç derecede bitiriyor; İngiliz ve Fransızlar da bunlara yakalanıyor. Babam bu hastalıklardan birine yakalanmış ve asker hastanesi olan Haydarpaşa Hastanesi’nde bir ay kadar tedavi görmüş; sonra iyileşmiş, harp bitti demişler. Harp bitince babasıyla beraber ticarete dönmüş. Bakkaliye üzerine işlerle uğraşmışlar. İşte bu ticaret merkezi Aksaray olmak üzere, Horhor Caddesi olmak üzere, orada dükkanları var, semte hizmet veriyorlar. Babam müteşebbisti. Topkapı dışında, Ayvalıdere’de araziyi kiralamak suretiyle ziraat yapıyor, bu yıllar 1930’lu yıllardır. O çiftlik hayatını hatırlıyorum. Çocukluk tabii, başka bahçelere de girip meyveler yediğimizi hatırlıyorum. Babam bir seferinde uzaktan görmüş, istemiyor böyle bir şey haliyle, bizi sorguya çekti, ellerimizin lekelendiğini görünce bizi haşladı. Hatta yüzümde bir iz de vardır, bu bir atın çiftesinin izidir. Çocukluk haylazlığının bir sonucu bu.

Babamın bu meşgalelerinin dışında İslam’a bir yakınlığı ve ünsiyeti vardı, namazı niyazı... Ve Fatih Camii’ndeki eğitim imkanlarıyla birlikte din eğitim alanındaki boşlukları doldururdu. Bu yıllar 1930’lu yıllar. Üniversitelerden reformla ilahiyat ve normal hayatta imam hatibe benzer medreseler kapalı. Babam duymuş, Fatih Camii muhitinde bir hoca var, bu hoca dini dersler veriyor. Sonradan öğrendiğime göre bu hoca bir medrese mezunu, İstanbul’da yetişmiş, dersiamlık, yani bir profesor âlim rütbesi elde etmiş, kökeni Arnavutluk olan bir hoca. O zaman da Tek Parti devrinin kültür programında din eğitimi yasaklanmış vaziyette. Din eğitimi örgün olarak Türkiye’de sıfırlanmış. Ne kalıyor geriye? Yer altı ve üstelik kaçak olan, takip edilen o yerlerde insanlar dinlerini öğrenmeye çabalıyorlar. İşte o hoca Hüsrev Aydınlar

Hüsrev Aydınlar’ı ben hatırlarım, tabii çocuk yaşta bizi de beraber götürürdü babam Fatih Camii’ne… Ve orada mihrabın sağ tarafında mihrapla minber arasında bir yerde bir halka vardı. Ders halkası o… Bizi Ziya ağabeyimle beraber oraya götürüyordu babam. Beş altı yaşında o dersleri anlayacak değiliz tabi ki, Arapça, tefsir, İslam tarihi, siyer, hadis dersleri yapılıyor. Bunlar ders, vaaz değil. Burada on-on beş kişilik bir kitle var. Fazla değil. Bazılarını hâlâ hatırlarım. Mahmut Bayram Hoca örneğin… Horhor Caddesi Kızılminare Camii imamı olarak vazifesi bulunmakla birlikte, o, çok muntazam takipçilerinden biriydi Hüsrev Hoca'nın… Babam ise ticaret adamı ama gene de takip ederdi. O da abim sayesinde mümkün olmuş. Yani babam ders saatlerinde ticarethaneyi ağabeyime bırakırmış. Bir nevi ticaretten kaçarak Fatih Camii’ne sığınırmış. Bizi de bu derslere niye götürürdü? Herhalde alışmamızı istiyordu.

Bugünkü Fatih Camii cemaatiyle kabil-i kıyas olmayacak biçimde tenhalaşmış bir cami hatırlıyorum. On beş yirmi kişilik kalabalık olmasa hiç kimse yok gibi. Yani vakit namazları kılınıyor, onları da görüyorum. İşte imamın arkasında mihrabın civarında hafif bir cemaat vardı. Sonra bu dersler sadece camide; resmi derslerdir bunlar ama konu din eğitim olduğu için vaaz değil. Ama vaazlar serbest, hocaları var. Vaaz hocası değil Hüsrev hoca, ders hocası. Bu dersleri gizli yapıyordu. Evinde de yapardı. Hırka-i Şerif’in alt kısımlarında bugünkü Vatan Caddesi bulunduğu alan, Muratpaşa Camii taraflarından başlamak üzere surlara kadar olan yerler bostanlıktık. İşte bu bostanlıklarda evi vardı hocanın. Buralarda yapılan dersler gizli ve kaçak derslerdi. Ve endişe ettiklerini, aralarında konuşmalar olduğunu hatırlıyorum. “Polise karşı tedbirli misiniz” gibi laflar konuşulurdu. Duymasınlar, görmesinler, bir gören oldu mu diye. Oraları bugünkü gibi apartmanlarla dolu olarak düşünmeyin; kırlık alanlar gibi ağaçlık, bostanlık alanlar. Sonra Hüsrev Hoca, Vefa’da imam hatip lisesi kurulduğunda da hocalık yaptı hatırladığım kadarıyla. Çünkü yetişmiş hoca yok o dönem. Tefsir, hadis, tasavvuf, Farsça, Arapça derslerini verecek hoca yok.

Hüsrev Hoca ne zaman vefat etmişti?

Ellili seneler olarak hatırlıyorum. Hatta hocanın ders halkası içerisinde, Diyanet İşleri Başkan Vekili Yaşar Tunagür de vardı. Ben onu hatırlarım. Ona çok takılırdı hoca. O zamanın en genç talebelerinden biriydi.

Medrese terbiyesi almış enteresan bir hocaydı Hüsrev Aydınlar hoca. Bu ders halkasındaki öğrencileriyle beraber kır gezintileri yapardı efendim. Çırpıcı tarafına bir kıra gittiğimizi hatırlıyorum. Gülle atma, koşu yarışmaları gibi eğlenceler yaparlardı aralarında. O dediğim cami cemaati olarak giderlerdi. Demek ki Hüsrev Aydınlar hocanın iyi bir yetişmişliği vardı. Pedogojiyi ve adam yetiştirmeyi iyi biliyordu. Nüktedan olduğunu da hatırlıyorum, bilhassa Yaşar Tunagür hocayla nüktelerini hatırlıyorum. Hep ona takıldığını hatırlıyorum.

Bu insanların insan ruhunu çok iyi anladıklarını görüyoruz aslında. İnsan ruhunun musikiye, spora ihtiyacı olduğunu görüyorlar. Bizde şimdi eğitim metodları işte dönem dönem böyle farklılık arzediyor. Mesela hafızlık yapan talebe, sporu bırakın, dayakla zorbalıkla terbiye edilmeye çalışılıyor. Hafızlık müessesi açıyorsun, spor yeri yok. Bu alanları cemaatler ihmal ediyorlar.

Neden ihmal ediyorlar? Kasten değil… Pedagoji eğitimi almamışlar. İnsan yetiştirme, insan terbiye etme diye bir ilim var bugün. Osmanlı zamanında da biliniyordu bu. Hazreti Peygamber’in de hadisleri arasında, ayetler arasında da görüyoruz bir insan ruhuna nasıl hitap edilir, nasıl terbiye edilir. Falaka ile terbiye edilir diye bir ayet var mı Allah aşkına? Tabii bu bilgisizliklerle adam yetiştirme, hoca-öğrenci konusunda bu zaafiyetler ortaya çıkmış olabilir.

Ama Hüsrev Hocanın etrafındakiler çok iyi yetiştiler. Mesela Salih Şeref Hoca, hiç bırakmadı, hep dini hizmetlerde bulundu. Aksaray-Fatih’te Haliç’e bakan yokuş var, orada oturuyordu. Salih Şeref’in oğlu Hüsrev Şeref benim doktora talebem oldu, biliyor musunuz onu, tesadüfen. Bu, edebiyat fakültesini bitirmiş, Almanca şubesini, İngilizce de biliyormuş. “Sen neden dinler tarihi üzerinde çalışmıyorsun, ister misin?” dedim. Biraz tereddüt etti, sonradan kabul ettirdim ben, iyi de gidiyordu. Kaynaklar gösterdim, onlara baktı. Ben bunu biraz Arapçada yetişmesi için bir imkan bularak Suudi Arabistan’a gönderdim, bulmaz olaydım diye de diyebilirim. Hüsrev kayboldu. Ticarete girmiş. Ama pişman olup bu sefer yayın işleriyle uğraşmaya başlamış. Ama bana göre kabiliyetli bir kimseydi, onu kaybettiğimi söyleyebilirim, keşke o bursu bulmasaydım da gitmeseydi de o ticarete başlamasaydı. Abdülhalim Efendi vardı mesela. O da çok iyi yetişmiş, müftülük yapmış bir isim. Yaşar Tunagür, Mahmut Bayram Hoca. Ticaret yapan ama isimlerini şu an hatırlayamayacağım kimseler de vardı. O zamanlar yaşım küçük olduğu için hatırlayamayacağım.

Peki siz dini eğitiminizi nasıl aldınız? Örgün eğitim o dönem yok. Ailede evde mi öğrendiniz, yoksa sonra üniversiteden mi öğrendiniz dini bilgileri?

Tabii din konusunda, dini bilgileri örgün eğitimle almadım. İlkokul, ortaokul ve lisede din kültürü ve ahlak dersleriyle alakalı hiçbir şey yok. Bir tek ders hatırlıyorum, Yurttaşlık Bilgisi. Tarih kitaplarında da İslam tarihi yok. Osmanlı var biraz. Hep Avrupa tarihi, Avrupa’nın medeniyet tarihi, oraların kültürüne ve savaşlarına dair bilgiler vardı. Ayrıca tabii Osmanlı’dan da bahsetmek söz konusu değil çok. Bu bana Tek Parti’nin ana unsurlarından biri gibi geliyor, o da kültür devrimidir. Kültür devrimi yapmak istiyorlar. Bu devrimde dinin yeri yok. Tarihe fazla bağlılık yok. Hep istikbali görmek var. Ama tarihe bakmadan istikbali nasıl göreceksiniz, o da ayrı bir mesele. Tabii bu kültür devrimi, daha doğrusu kültür değişimi Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucuları tarafından yapılmış bir teorik sisteme göre değil, bu sistem Avrupa’dan ithal ettiğimiz ki Osmanlı döneminde Jön Türkler tarafından da ithal edilen bir aydınlanma felsefesi vardır. Bu pozitivizme götürür. Burada dinin, tarihin hiç önemi yoktur. Mukaddes kitaplar sıfırlanmıştır. Bunlar tabi ayrı meseleler.

Evde tabii dini bir hava vardı, herkes namaz kılıyordu. Dindar bir aile içinde yetiştik ama örgün eğitim dışında bir din eğitimi almadım. Aksaray’da Valide Camii vardı, teravih namazlarına giderdik, oyun gibi giderdik. Bazen caminin bahçesinde dolaşırdık. Güzel bir bahçesi vardı, ağaçlık falan. Bazen Kızılminare'ye giderdik; orada benim hoşuma giden bir şey vardı: Saf tutmuş olarak teravih namazı kılınırken (daha çok Ramazan’da giderdik yani) efendim bazı yaşlılar böyle sırtımızı okşardı, ne kadar hoşuma giderdi o benim. Tuhaf bir şey yani, o sıcaklık ve samimiyet, aferin der gibi. Sadece o değil; şimdi yıkıldı, Oruç Gazi İlkokulu altında kaldı, İsmail Ağa Camii vardı, onu bilmezsiniz siz, o da fetihten sonra yapılmış ilk camilerdendir, evet çok yakındır fetih yıllarına, güzel bir camiydi, haziresi vardı, bahçesi vardı, orada da çok namaz kıldığımı hatırlıyorum, ninem götürürdü oraya. Ninem gene, babamın annesi yani, Hoşkadem Camii’ne götürürdü. Orası da sakin yerdir. Belediye sarayının arkasında kalıyordu. Oralara götürülürdük. Başka camilere de götürürlerdi o civarda. Peki neden götürürlerdi oraya bizi? Vaazlar vardı o camilerde. Ders yok. Ninem götürürdü. O dinlerdi tabi. Biz de oyun oynardık. Bazen dinleriz, bazen oyun oynarız. Eğitim dediğim bu, başka bir eğitim almadım. İlkokul, ortaokul ve lise dönemimde ise din eğitimi yoktu.

Bir şey oldu gene, babamın anaokulu meselesinde olduğu gibi, babam beni bir Arap bir hocaya gönderdi. Bu Arap hoca Cerrahpaşa Camii'nin Aksaray’a doğru uzanan tarafında bir çıkmaz sokakta oturan yaşlı bir hamınefendiydi. Oraya yazın Kur’an dersi almaya giderdim. Orada on beş yirmi çocuk, kız erkek karışık, büyükçe bir odada kimisi elifba çalışır, kimisi Kur'an çalışır, kimi cüz çalışırdı. Çeşitli kademelerde yetişmiş insanlarla beraber ben orada elifbayı tanıdım o hanımefendi sayesinde. Oradan Kur'an'a geçtim, üçüncü sene hatmettim Kur'an'ı… Benim hayatımda kazandığım ilk para Kur'an-ı Kerim üzerinden olmuştur. Tuhaf bir kader. O muhitte düğün-nikah-nişan gibi bir şeye birkaç çocuk arkadaşla gittik. Benim de ezberlediğim aşr-ı şerifler vardı. Bizim arkadaşlara bir şeyler okuttular. Sıra bana geldi. Ben de bir aşr-ı şerif okudum. Nasıl okudum, ne okudum bilemiyorum. Bir müddet geçip o iş bittikten sonra dualar yapılırken bir elin cebime girdiğini hissettim. Şöyle bir baktım, yaşlı bir kadın bir şey koyuyor. Sonra dönerken eve, yolda elimi cebime soktum, bir de baktım yirmi kuruş var. Yirmi kuruş o günkü parayla büyük para. Tabii hemen dondurmacı dükkanına gittim. İlk kazandığım para dediğim bu işte. Artık Allah affetsin değil mi? (Gülüyor) Bu yetişmişlik, görgü biçiminde beni devam ettirdi. Ben Cuma namazlarına devam ediyordum ve Süleymaniye Camii Hukuk Fakültesi’nin karşısında olduğu için, Cuma namazlarını genellikle orada kılardım.

Daha sonra İslam’a karşı ilmi bakımdan ilgi başladı. Hukuk dersleri arasında hukuk tarihi dersi vardı. Hukuk tarihi dersinde İslam hukuku maalesef yok gibiydi. Sadri Maksudi Arsal hocamız bu dersleri yapardı. Sonra umumiyetle bazı derslerde tarihi bilgiler verilirdi. Burada İslam hukuku üzerine çalışmaya merak saldım. Oradan bunun Türkiye’de yapılma şartlarını aradım. O sırada Ankara Üniversitesi İlahiyat’a mektuplar yazdım, oralardan cevaplar gelmedi. Beni lise mezunu, Arapça bilmeyen bir kimse olarak görüyorlar. Gel deseler koşup gideceğim, kimse gel demiyor. Yalnız başka yerlerden cevap verenler oldu, vermeyenler oldu; neticede bunun olmayacağını anlayınca “ben yurt dışına gidiyorum” dedim. Neresi olabilir? Ezher. Oranın şartı da Arapça.

Mahmut Bayram hocaya açtım meseleyi. İki seneye yakın o projeyi gerçekleştirmek için hocayla beraber biz sabah namazından sonra muntazam Arapça dersleri gördük. Bildiğimiz Arapça kitaplardan öğrenmedim. Gramer, fiil tasviri ve cümle yapısına dayalı olmak üzere Mahmut Bayram Hoca bana çok güzel dersler verdi ama ben de çok gayretliydim çünkü hedef büyük, Ezher'e gidiyorum, çatır çatır Arapça bilmem lazım. İngilizce ve Fransızca kitaplar buldum. Bir de rahmetli Mehmet Zihni Efendi'nin üç dört tane lisan öğreten kitapları vardır. Kader işte, Fuat Sezgin hocayla da hoca olarak tanışıyoruz. Kendisinden bir gün telefon aldım, Sultanahmet’te oturuyoruz o zaman, “Ezhere gidiyorsun ama burada kadro açıldı, burada çalışsan” dedi. Allah’ın kaderi… Böylece İslam Araştırmaları Enstitüsü'yle tanışmış olduk. “Ben doktora için, İslam hukuku için Ezher’e gitmek istiyorum, sizin fakülteye gelsem İslam hukuku alanında çalışma imkanı verebilir mi?” dedim. “Burada Zeki Velidi Togan var, eski medrese mezunu, Başkurdistan’dan gelmiş ama tarihçi, din adamı değil sadece. Muhammed Hamidullah Hoca var, ben varım” dedi. Ve “tarih bölümünün hocaları var, onlarla beraber bir şeyler yaparız” dedi. Ben de gittim. Gidiş o gidiş. Sonra dekanlıklar açıldı, Marmara Üniversitesi’ne geçtik. Sonra emeklilik çağı geldi. Şimdi karşınızdayım.

 

Mehmet Erken kayda aldı

Güncelleme Tarihi: 23 Mart 2016, 15:57
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdullah S
Abdullah S - 3 yıl Önce

Allah razı olsun.Üstad ziyaretleriniz ve Dünyabizim'de paylaşmanız çok güzel düşünülmüş...Selam ile

banner19