'Mahallenin elebaşısıydım!'

Nureddin Durman Cihan Aktaş ile çocukluğunu konuştu.

'Mahallenin elebaşısıydım!'

Nureddin Durman Cihan Aktaş ile çocukluğunu konuştu.

 

Cihan Aktaş övündüğümüz bir yazar. Hele onu daha sesi çıkmamış mağdurların seslerini çıkarmaya başladıklarından beri takip ediyorsanız ve ismen ta o zamanlarından beri tanıyorsanız tabii ki sevincinizi saklayamazsınız. Evet, İslami duyarlığı benimsemiş sahici yazarların gerçek birer yazar olduklarını görünce de mutlu oluyorsunuz. Bu söyleşilerde değerli yazarlarımızın daha çok okumaya başlayışları ve sonrasını bir merak saiki içersinde soruşturduğumu söylemek isterim. Bu söyleşiler kitaplaştığında kültür hayatımız içersinde önemli bir yerde olacaktır elbet. Yazarların çocukluk halleri… Çok önem verdiğim bu çalışma için değerli yazarımız Cihan Aktaş beni kırmayıp cevapladı sorularımı. Ömrü bereketli olsun. Teşekkür ederim. Nurettin Durman

 

Yazmaya nasıl ve nerede başladınız?

—Yazarlık çevremde kıymet verilen bir uğraşıydı Nurettin Ağabey, tahmin edersiniz. Kitap dolu bir ortamda yetiştiğimi her zaman anlatıyorum. Çocukluğumu geçirdiğim Refahiye kasabasında, evimizdeki kütüphane bir yana, ayrıca bir de babamın kitap-kırtasiye dükkânı vardı. Kitap-kırtasiye dükkânının vitrinini düzenlemek için kitaplar seçmeyi iş edindiğim olurdu. Kitaplar o kadar çok hayatın merkezinde görünüyorlardı ki benim için en önemli insanlar yazarlardı. Bazen saatlerce bir köşeye çekilir ve yazmaya değer bir konu üzerine düşüncelere dalardım. Bazen de aklıma gelen bir mısra veya cümleyi kaydetmek için kalem kâğıt arardım.

 

Kaç yaşında olduğunuzu anımsıyor musunuz?

—İlk şiirimi yazdığımda 7 yaşındaydım, ilkokul ikinci sınıfa gidiyordum. Ahmet Haşim'in O Belde'sine öykündüğüm, “O gözler” ismini taşıyan lirik bir şiirdi. Mevsim yazdı. Akasya ve murdar ağaçlarının beni şiir yazmaya çağıran ışıltısı hâlâ gözlerimin önünde. Varoluşsal bir dürtüyle, varım, var oluyorum demek anlamına geliyordu sanki, bir iki mısra.

 

Sizi yazmaya veya okumaya teşvik edenler oldu mu?

—Elbet oldu, bütün olarak yaşadığım ortam teşvik ediciydi.  Etrafımda yazı yazan insanlar eksik değildi. Babamın kimisi kendisine ait olan kimi şiirleri biraraya getirdiği bir defter elden ele gezinirdi. Ablam şiir defteri tutardı. Ağabeyim okunması gereken kitaplardan söz ederdi. Kuzenlerimin evlerinde beni bir keşif arayışına çeken kitap dolu sandıklar bulunurdu.  İnsanlar şiir ezberlemeyi ciddiye alır, birbirlerine ezberden şiir okurlardı. Gözde edebiyat türü, şiirdi. Ortaokul ve lise yıllarında da edebiyat öğretmenlerim beni hep şiir ve düzyazı alanında teşvik ettiler.

 

İlk okuduğunuz kitap, şiir, hikâye, yazı, dergi...

—Okuma yazmayı okula gitmeden bir yıl önce evsahibemiz Vesile Babaanne'nin evinin oturma odasındaki duvarında bulunan Saatli Maarif Takvimi'nin üzerindeki yazıları heceleye heceleye öğrenmiştim. İlk okuduğum kitap galiba babamın Köy Enstitüsü öğrenciliği yıllarına ait sayfaları sararmış ya da gerçekten de sarı kâğıttan bir edebiyat kitabıydı ve o kitapta çeşitli dönemlerin edebiyat anlayışını temsil eden romanlar özet halinde anlatılıyordu. Finten, Araba Sevdası, Makber, Mai ve Siyah, İntibah gibi başlıklarıyla beni çeken o kitabı elimden düşürmezdim. İlk okuduğum şiir Cahit Sıtkı Tarancı'nın Yaş Otuzbeş'i ya da Faruk Nafiz'ın Han Duvarları olabilir. Okul kitaplarındaki şiirleri saymazsak tabii... İlk okuduğum hikâye Sait Faik'in Karanfiller ve Domates Suyu olabilir; ismi ilgimi çekmişti.  İlk dergi de Doğan Kardeş olabilir. Ayrıca annemin okuduğu Hayat mecmuasındaki yazıları da daha okuma yazmayı öğrenmeden resimleri üzerinden kavramaya çalıştığımı hatırlıyorum.

 

İlk yazı - şiiriniz yayınlandığında neler hissettiniz?

—Bir şiirimle 1973 yılında Beşikdüzü Öğretmen Lisesi'nde düzenlenen Cumhuriyet'in 50. Yılı şiir yarışmasında birinci olmuştum. Şiir özel bir bültende yayınlandı ve bu bende zaten var olan, günün birinde bir yazarlar ailesine katılma isteğini güçlendirdi. 

 

Yazı tutkunuzu başından başlayarak anlatır mısınız?

Yukarıda belirttiğim gibi, çocukluğum bir kasabada ve kitapların arasında geçti. Bir tarafta kitaplar, diğer tarafta da tabiat... Kitapların dünyası içindeki keşifler bir bakıma sizi içinde bulunduğunuz topluma yabancılaştırıyor. Bir farklılık duygusu yerleşiyor içinize. Bu farklılık duygusu biraz da çevreniz tarafından pekiştiriliyor. Aile belki yeteneklerinizi abartarak sizi yönlendiriyor. İçinde bulunulan ortam gibi, dönemin şartları da belirleyici oluyor bu konuda. Çevrenizde ilginizi çekecek bir enstrüman çalan, kamerayla kısa filmler çeken örnekler yok. Geniş bir bahçede ikindi sonrası oturmalarında saz çalarak türkü söyleyen bir Salih Ağabey var, ama saz da sanki sadece erkeklere özgü bir enstrüman. Babam İstanbul'a gider ve yazarların imzalanmış kitaplarıyla dönerdi. Büyük şehirlere, hele ki İstanbul'a yönelik merakı gideren de, çoğaltan da kitabi ifadeler. Kasaba ortamının sunduğu dar gelecek vizyonunu açan da kitaplardan akan bir cesaret oluyor. Resim de yapıyordum gerçi ve aslında yazar olmaktan çok ressam olacağıma dair bir inanca sahiptim. Önüme gelen her yere resim yapardım, duvarlara, merdivenlere, kitaplara defterlere, çarşaflara pijamalara. Mimarlık tahsilini seçmemde resim tutkumun da rolü var. Yine de yazı her bulunduğum ortam ve durumda eyleme dökülecek bir tutku olarak var olmaya devam ediyordu. Üniversiteye giderken, mimarlık yaparken yazmaya devam ederim diye bir düşüncem olmakla birlikte, ileride bu şekilde yazıya geniş mesai ayıracağım bir hayat tasarlamıyordum doğrusu. Yazının hayatımda merkezi bir yer bulması bir süreç içinde gerçekleşti. İşte, iyi kitaplar yazayım diyordum, sevdiğim, defalarca okuduğum yazarlara beni yaklaştıran cümlelerle, paragraflarla dolu olsun bu kitaplar.

 

Hayatımı yazarlığımı geliştirecek şekilde yönlendirmeye çalıştım, seçimlerimi o doğrultuda yaptım, kararlarımı o doğrultuda almaya çalıştım. Yazıyı maddi bir karşılıkla ölçmedim biçmedim. 

 

Kirekegaard hayatının son yıllarında yazdığı günlükte, kitaplarının satışından telif almanın onu nasıl şaşırttığını ifade eder ya... Ben de sevdiğim, bana uygun bu işi yapıp da karşılığında para kazandığımda, şaşırmaya devam ediyorum. 

 

Daha çok ve özellikle çocukluk döneminizi anlatır mısınız?

—Çocukluğumu büyük bir özlemle hatırlarım hep. Kimileri bu özlemi daha sonraki hayatın renksiz geçmesine bağlar. Bana öyle gelmiyor. Hayata, dünyaya, eşyalara büyük bir merakla ve benimseyerek dokunduğunuz bir dönem çocukluk. Yetişkinlik döneminde sanıyorum sadece aşk duygusuyla ya da coşkulu bir dindarlık haleti ruhiyesiyle tanınabilir bir benimseme bu. Nesneler kendilerini size açıyor, renkler bir şeyler mırıldanıyor, çiçeklerle iletişim kuruyorsunuz. Ayaklarınız sıkı sıkı basıyor toprağa ve hayat önünüzde sizin iyi ve haklı taleplerinizi geri çeviremeyecek mucizelerle dolu bir bağış halinde uzanıyor.

Konuşkan bir çocuktum, ama sürekli olarak değil. Bazen içime kapanır, sessizliğe gömülürdüm.  Hareketliydim. Ağaçtan atımın üzerinde yokuşlardan aşağıya koştururdum. Dizlerim sürekli yaralı olurdu ve o yaralardan hiç kurtulmayacağımı sanırdım. Mahalle çocuklarının elebaşısıydım, diyebilirim. Dernekler kurardım, piknik gezileri, yarışmalar düzenlerdim. Bazen de bir ağırlık çökerdi üzerime ve bir odaya kapanır okumaya dalardım. Resimlerini çizdiğim çizgi romanlar yapar, arkadaşlarıma hediye ederdim. Arkadaşlık ilişkilerinde her zaman alıngan bir yanım olmuştur, o zaman da öyleydi. Gösterdiğim ilginin aynısını bekler, bulamayınca acı çekerdim. Kasaba hayatına sığmadığımı duyardım bazen de. Daha 11 yaşındayken yatılı okul sınavlarına girerken de kendimi dışarı atma isteğiyle dolup taşıyordum. 

 

Artık yazar olmuştum dediğiniz zamana kadar olan çabanızı yazar mısınız?

— Yazarlığa yöneldim, kendi isteğimle, biraz da şartlar bunu gerektirdiği için rahat gerçekleşen bir seçimle. Yazar oldum diyemedim uzun zaman, kaldı ki günümün büyük kısmını yazı etrafında çalışmalarla geçiriyorum yıllardır. Yazarlık bana yüce bir uğraşı olarak göründüğü sürece, “ben de oldum” diyemedim. Zaman geldi, yazarlığa bakışım değişti. Yazarlık da başka işler gibi bir iş, emeği hakeden bütün uğraşılar gibi bir uğraşı. İçine akıl katıyorsunuz, sezgi katıyorsunuz bu emeğin, elbette. Hangi işte çalışırsam çalışayım onun gereklerini yerine getirmek için elimden geleni yapardım zannediyorum. Malum, zaman sınırı yok yazarlığın. Gece başınızı yastığa koyduğunuzda da aklınıza eksik ya da fazla cümleler geliyor, belli bir saatinizi ayırdığınız herhangi bir meslek olamıyor yazarlık. Sürekli tazelenmeye çağıran bir yanı var, hep bir tamamlanmamışlığı var.

 

Yazarlığı yazarak da öğrendim. Öğrencelik kitaplar yazmış da oldum. Bazen sizi yazıcı olarak salt kadın-mutfak meseleleriyle sınırlamaya çalışan, dahası yazarlık alanında kendini veya çevresini size vasi tayin etmeye kalkışan feodal-pederane bir zihniyete, zihniyetlere karşı özgürce yazma hakkını savunmanız, yerindeliğine inandığınız bu hakkı herkesten önce de kendinize karşı kanıtlamanız gerekiyor. Bir de sanki yazıyı bir iktidar aracı olarak gören yazı otoritelerinin yazdıklarınız karşısında bir görmezden gelme tavırları var ki, genç yazarlara her zaman işte bu tavır karşısında yılmadan, caymadan yazmayı sürdürmelerini söylerim. “Israr, sürekli ısrar, hikaye başka türlü yazılmıyor”, diye bir cümle kullanmıştım bir hikayemde. Özellikle kadın yazarlara yönelik olarak yazılanların mahremiyetin bir ihlali olacağına dair bir önyargı da var. Bu yüzden kalemimin bazen ağırlaştığı oldu. “Türbanlı yazar” kategorisinin dayattığı savunma haline kilitlenmiş yazar kalıbı içinde kalma tehlikesi de hep vardı.

 

Yazmaya duyduğum inancın zayıfladığı zamanlar da oldu, yazım bütün olarak bir duaya dönüşmüyor diye kendimi hırpaladığım da. Yaza yaza sınırlarımın bilincine vardığım da söylenebilir.

 

Fakat şartlar ya da etkenler her zaman olumsuz olmadı. Teşvik edildim, desteklendim, yazmaya çağrıldım. Yüzeysel bir bakışla gözardı edilmiş, fakat okumaya aşkla bağlı, okuyarak bilinç sıçramaları gerçekleştirmiş insanların desteği her şeye bedel. Yazar ve okuyucu ilişkisinin diyalojik olması önemlidir. Yazarken o iletişimi hep hatırımda tutarım ve bunu kısıtlayıcı bir denetim olmaktan ziyade, cümlelerime hayatın seslerini kazandıran bir katkı olarak görürüm.

 

Sadece yazmak üzerine saatlerce yazılabilir. Çok teşekkür ediyorum, değerli sorularınız için.

Yayın Tarihi: 24 Mayıs 2009 Pazar 17:14 Güncelleme Tarihi: 31 Mayıs 2009, 17:18
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
sevim iz
sevim iz - 13 yıl Önce

kıymetli bir insan cihan aktaş. başka bir kesimde olsaydı öyle pohpohlanırdı ki. kıymeti bilinmiyor bence. çok insan her şeyden önce. allah kalemine daha da güç versin.

yavuz akengin
yavuz akengin - 13 yıl Önce

Allah için Cihan ablayı okumayı seviyorum.

b.can
b.can - 13 yıl Önce

esaslı olmuş. teşekkürler abiye ve ablaya.

süsen
süsen - 13 yıl Önce

yazarların yazma ve okuma alışkanlıklarını öğrenmek faydalı oluyor. teşekkürler

banner19

banner26