Lütfi Şeyban: 'Endülüs âlimleri hakkında ülkemizde neredeyse hiç çalışma yok'

Prof. Dr. Lütfi Şeyban ile Endülüs İslâm medeniyetinin inşasında ve toplumsal gündelik hayatta bilginlerin rolünü detaylıca ele alan “Endülüs Alimleri” eseri üzerine konuştuk. Deniz Demirdağ’ın röportajı.

Lütfi Şeyban: 'Endülüs âlimleri hakkında ülkemizde neredeyse hiç çalışma yok'

Hem mektepli hem medreseli, alanınızla alakalı pek çok konuya hâkim, birçok dil biliyorsunuz, iyi bir birikime sahipsiniz. Bu yolculuk nasıl başladı, buralara nasıl geldiniz?

Orta Çağ tarihinde bilimsel çalışma yapmak çok zordur. Çünkü Orta Çağ tarihinin 1000 yıllık bir kapsamı vardır ve bu kapsam içerisinde pek çok millet vardır. Genel olarak baktığımızda Müslümanlar o çağların üstün milletini, kültürünü ve dini grubunu teşkil ediyordu. İşte bu Orta Çağ, İslâm ve Türk tarihi çalışmak için öncelikle İslâmi ilimleri en az bir müftü kadar çok iyi bilmek gerekir. Bunu başarmak için uzun seneler boyu ilim tahsili yaparken Arapçaya hâkim olmak zorunludur. Bu amaçla lise öncesi klasik medrese eğitimi, İHL ve ardından üniversite yıllarında klasik ve modern medrese eğitimini bir arada aldım. Çünkü İslâm, yalnızca toplumu yönlendiren bir din değil, aynı zamanda kültür, ahlak ve hukuk gibi toplumsal dinamiklerin de kaynağıydı. Topluma yön veren değerler bütününün yüzde sekseni İslâmî, geriye kalan yüzde yirmilik payı da örfî idi. Ancak ben örf kavramının da din dışı bir kavram olmadığını, ilk insan Hz. Âdem’den başlayarak süregelen birlikte yaşama tecrübesinin mirası olan ortak toplumsal değerler olarak, dinî nitelikli olduğunu düşünüyorum. Nitekim Kuran-ı Kerim’de de, “Örf” ve “Ma’rûf” şeklinde bu manada yer almaktadır.

Bizim alanın bir diğer boyutu yaşadığımız çağı iyi tanıma meselesidir. İslâm tarihinde din ile siyaset et ile kemik gibi iç içedir, birbirinden ayrı değerlendirilmesi imkânsızdır. Yani bir devlet ve bir toplum yönetmiş Peygamberimiz Hz. Muhammed (sas) ve onun halefleri olan halife, sultan, han ve padişahlar, 622’den 1922’ye kadar. Bu sebeple bir İslâm tarihçisinin İslâmî ilimler yanında siyaset bilimi, siyaset felsefesi, toplumbilimi, toplum psikolojisi, iktisat ve genel antropoloji gibi tarihi anlayıp yorumlamaya yardımcı bilimleri de çok iyi bilmesi gerekir. Yani çocuk yaşlardan itibaren iki boyutlu tahsil yapmak şarttır. İlk boyut maziye dönük olup, bizden evvelkilerin ilim-hikmet mirasını; bunu tamamlayıcı diğer boyut olarak ise çağı tanıma bilgisini (ki biz bugün buna sosyal bilimler diyoruz) özümsemek şarttır. Bu eğitimleri almadan bugün istenilen düzeyde İslâm tarihçisi olma imkânı maalesef yoktur. Çok şükür bana bu eğitimleri almak nasip oldu ve çocukluğumdan beri bu alanın içerisindeyim.

Peki, birçok konu arasında sizi Endülüs tarihinde uzmanlaşmaya iten neydi? Neden Endülüs tarihi?

Lisans tahsilimi Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nde (İslâm Tarihi ve Sanatları Programında), yüksek lisans ve doktoramı ise Edebiyat Fakültesi Orta Çağ Tarihi bölümünde yaptım. Yüksek lisans tezi olarak Abbasîlerin ilk dönemini çalıştım. Çünkü Hz. Peygamber’in kurduğu Medine İslâm toplumu-devleti, Abbasîlerin ilk döneminde, o vakte kadar süren fetihlerle yayıldığı alanlarda kültürel ve dini olarak egemen olma mücadelesi veriyor. Bildiğiniz üzere Adam Mez gibi birçok Batılı tarihçi 8. yüzyıldan 10. yüzyıla kadar olan bu medeniyet süreciyle ilgili bilimsel çalışmalar yaptılar. Daha sonra baktım ki Abbasîlerin ilk dönemiyle çağdaş bir gelişme yaşanıyor İslâm yurdunun Batı (Mağrib) kanadında. Endülüs Devleti yükseliyor 756 yılından itibaren. Bunu gördükten sonra oraya hayran oldum ve Endülüs ile ilgili çalışmalar yapmalıyım dedim.

Neden Endülüs? Çünkü Endülüs çoğunluğa bakıldığında Müslüman olmayan bir ülkeydi. Müslümanlar orada azınlıktı ve dolayısıyla orada kalıcı olmak Doğu (Maşrık) İslâm yurduna nispetle çok daha zordu.

Ordunuz güçlüdür fetih yaparsınız ama fethin ardından o ülkeyi vatan toprağı hâline dönüştürmek hakikaten çok köklü, kadim bir geleneğe ve donanıma sahip olmayı gerektirir. Müslümanlar bunu Endülüs’te başarmışlar, bunu gördüm. Ben de bunu nasıl başardıklarını çok merak ettiğim için bilimsel ve akademik olarak bu konu üzerine çalışmalar yapayım, elimden geldiğince insanlara anlatayım diye düşündüm. O yüzden bu eserleri, çalışmaları okuyucularımız için hazırladık. Umarım okuyorlardır ve umarım faydalı olur.

“Endülüs Alimleri” kitabınızda kültür tarihimize ait bilmediğimiz birçok bilgi yer alıyor. Ayrıca eser alanında ilk olma özelliğini taşıyor. Endülüs özelinde âlimleri çalışmaya nasıl karar verdiniz? Bu eseri çalışmaktaki amacınız neydi?

Bir toplumun bir coğrafyada nasıl kalıcı olduğunu anlamak istiyorsanız toplumun içindeki dinamik kesime odaklanmalısınız. Bugünkü modern dünya dâhil dünya medeniyet tarihinde (ama ilkel kabilelerde ya da kabile şeklinde yaşayan topluluklarda değil), pek çok kabile ya da topluluğun bir arada yaşadığı medeniyet formlarında sürükleyici bir kesim vardır. Bu bugün elit dediğimiz ama İslâm tarihinde havas dediğimiz kesimdir. Toplum hem tarihte hem bugün genel olarak havas ve avam (halk) olarak ikiye ayrılır. Havas içerisinde tabii ki siyasetçiler ön planda görünür fakat hem siyasetçi ve idarecilerin yanı başında hem de arka planda işi yüklenen asıl dinamik kesim alimler ve bilginlerdir.

Bizim İslâm tarihimizde özel olarak ulemanın yanı başında yarı yarıya onlarla da birleşik durumda olan sufi veya sufiyan denilen bir kesim daha vardır. Endülüs dediğimiz zaman herkes bu konunun ön planda olduğunu bilir. Âlim ve bilginlerin topluma katkıları herkes tarafından bilinir ve konuşulur. Bu konuda özellikle Batılılar pek çok eser yazdılar. Fakat Batılıların yazdıklarından okumak bizi bazen onların istediği yerlere götürüyor. O yerler de bazen bizim istemediğimiz noktalar olabiliyor, “Bilimcilik” (çağdaş bilimi din seviyesine yüceltme) ve “Medeniyetçilik” (salt medeniyet olgusunu ve Batılı medeniyeti yüceltme) ideologlarının tuzaklarına düşmek gibi.

Sizce sergiledikleri bu tutumda bir kasıt mı var?

Tabii ki var! Her tarihçi, tarihi olayları kendi kültürel dünyası, dini değerleri ve ideolojisi temelinde değerlendirir ve yazar. Yani olayları kendi açısından ele alır ve sonuçları daima kendi kültüründen yana yorumlar. Bu doğal bir şeydir, dolayısıyla batılıların eserlerini bu gerçeğin bilincinde olarak okumak lazımdır.

Referanslarımızı farklı medeniyet ve kültürlerin insanlarından alıyor olmamızın temel nedenini hâkim güce mi bağlıyorsunuz?

Elbette... İnsanlık tarihinin her döneminde kesintisiz şekilde cereyan eden dini ve kültürel etkileşimlerin ya da akışların yön ve renklerini takip etmek için her çağın küresel gücünü tanımamız gerekir. Devletlerin, büyük milletlerin bağımsızlığının kaynağı bellidir. Yani bir devletin veya toplumun dünyada egemen bir güç sayılabilmesi için kendi çağındaki rakip güçlerle dört alanda çarpışması ve bu alanlarda galip gelmesi gerekir. Galip gelinmesi gereken alanlar siyasi-askeri, dini-kültürel, ekonomik ve bilim-tekniktir. Bir devlet, dünyadaki rakipleri karşısında bu dört alanda galip gelebiliyorsa gerçek anlamda bağımsızdır.

Endülüs döneminde Müslümanlar dünyanın egemen gücü, dini ve kültürü durumundaydılar. Özel olarak Endülüs Devleti ise Emevi idaresinde adeta bir Batı Akdeniz imparatorluğu hâline gelmişti. Yani Kuzey Afrika’nın Fas ve Cezayir kıyılarına da hâkimdi. Dolayısıyla Endülüslü Müslümanlar kendi çağında dünyanın üçüncü gücü hâline gelmişti, karşısına çıkan güçleri yenebilecek durumdaydı ve 1212’ye kadar genelde hep yenmişti. Endülüs’ün büyük devlet olduğu çağda iki süper güç vardı: Abbasîler ve Doğu Roma İmparatorluğu. Doğu Roma İmparatorluğu ile karşılaşmadı ancak Hristiyan dünyanın uzantısı olan Frank Devletleri 9. yüzyılın başlarında Endülüs’e saldırdılar, birkaç şehri aldılar ama daha ileri gidemediler. Abbasiler de aynı şekilde Endülüs’e hiç ordu gönderemediler. Dolayısıyla Endülüs için çağının üçüncü süper gücü tanımlamasını yapabiliriz.

I. Abdurrahman (d. 731, Şam - ö. 788, Kurtuba), Endülüs’ü gerçek bir devlete dönüştüren şahsiyettir. Emeviler, Resulullah’ın Medine’de kurduğu İslâm Devleti’ni büyük bir imparatorluğa dönüştürdüler. Onlardan devleti ya da iktidarı bir ihtilalle devralan Abbasiler oldu. İşte âlimlerin rolünü asıl bu iki devlette yani Abbasiler ve Endülüs’te görüyoruz. Âlim ve bilginler bu iki devlette olduğundan daha çok neredeyse hiçbir İslâm devletinde etkin olmamışlardır desek abartı sayılmaz eminim. Çünkü Abdurrahman çevresindeki ve Doğu’daki âlimleri Endülüs’e çağırıyor. Onlara büyük imkânlar bahşediyor. Hatta birçoğu başşehrin dışında, başında halife veya emîrin bulunduğu devlet töreniyle karşılanıyor. Çünkü köklü bir medeniyet oluşturabilmesi için âlimlere kesinlikle çok büyük ihtiyacı olduğunun farkında. I. Abdurrahman, Emevi sarayında yetişmiş çok donanımlı bir şehzadedir. Fakat bu tek başına yetmez. Donanımlı bir ekibiniz yoksa başarı mümkün olmaz. Sadece askeri güç yeterli değildir. Yapılan fetihler sonrasında o coğrafyada kalıcı olmanızı sağlayacak dini, kültürel ve iktisadi kadrolarınız ve yüzlerce yıllık bir tarih birikiminiz yoksa kalıcı olamazsınız. Bu donanımları daha güçlü olan bir başka millet/devlet gelir ve sizi oradan çıkarıp sürer başka yerlere.

Kitapta Endülüs âlimlerini günümüzdeki emsalleriyle kıyaslıyorsunuz. Bu âlimleri bulundukları bu mertebeye çıkaran oradaki kültürel zenginlik miydi, onların gelmiş olduğu eğitim geleneği miydi?   İspanya’da azınlık durumdaki bir topluluk nasıl oldu da kültürel bir egemenlik oluşturabildi?

Bir toplumda âlim ve bilginlerin etkin hâle dönüşmesinde, o toplumun sahip olduğu kültürel ortamdan daha önemli olan etken, içte ve dışta mücadele ettiği rakip millet ve devletlerin din ve kültürlerinin etkisidir. Dolayısıyla onlarla olan münasebetlerini takip etmemiz gerekir.

Endülüs’e baktığımızda İslâm dünyası 711 yılından itibaren dünyanın neredeyse bir numaralı büyük gücü sayılıyordu. İkinci sıradaysa Bizans yer alıyordu. Ancak Endülüs coğrafyasının büyük bir kısmında Hristiyan topluluklar mevcut. Dolayısıyla Müslümanlar Endülüs’te azınlık ve etrafı tehlikelerle dolu. Yani rakip ya da düşman devletlerle sarılı durumda.

Azınlık derken dikkat etmemiz gereken bir konu var. Küresel, egemen din hangi din? O çağda küresel ve askeri gücü kendinde toplayan din İslâm idi. Dolayısıyla Endülüs Devletini kuran Müslüman topluluk o çağın zayıf bir unsuru değil, aksine kültürel ve askeri olarak hâkim unsurudur. Endülüslüler için Doğu (Maşrık) İslâm Yurdu anavatan, kendi yurtları olan Endülüs yavru vatan durumundadır. Bu özgüvenle, azınlık da olsalar toplumsal yapıyı kurgulayıp çevirebiliyorlar. Ancak tabii ki yine de bir varoluş kaygısı söz konusu. Çünkü askeri olarak kendilerini ispat ettiler ama kültürel olarak da kendilerini ispat etmeleri gerekiyor.

Askerî olarak fethedilen bir toprağı vatana dönüştürebilmenin temel unsurları vardır. İlk olarak o bölgeye savunma amaçlı yeterli sayıda asker yerleştirmelisiniz. İkincisi kendi halkınızdan yani sizin dininizi ve toplumsal çıkarlarını temsil eden kendi insanını o bölgeye iskân edebilmeniz gerekiyor ki orada sürekli bir toplumsal temsil yeteneği kazanabilesiniz. Bunların yanı sıra orada insanlara refah, düzen ve güvenlik sağlayacak müesseseler kurmanız lazım. Endülüslüler bu şartları ülkenin büyük kesiminde, 756-1009 (253 yıl) ve 1090-1212 (122 yıl) iki devirde, yani toplam 375 yıl güçlü şekilde sağladılar ki bu Endülüs’ün toplam 781 yıllık devlet ömrünün yarıya yakınını kapsar. Fakat her yerde ve her devirde bu siyasi istikrarı sürdüremediler maalesef. 713-756 (43 yıl), 1009-1090 (81 yıl) ve 1212-1492 (280 yıl) yani toplam 404 yıl düşman karşısında neredeyse çaresiz ve acınası bir halde yaşadılar ki, bu süre Endülüs’ün devlet ömrünün yarısından az fazlasını teşkil eder.

Müslümanlar neredeyse İspanya’nın tamamını fethettiler ama kuzey bölgelerine yeterli nüfus iskân edemediler. Dolayısıyla o bölgede Katolik direnişi başladı. Bu gelişme ise bölgedeki toplumsal huzuru sarstı ve oraya iskân olunmuş bulunan Müslümanlar güney bölgelerine göç etmeye başladı ve bu şekilde kuzey şeridi Müslümansız kaldı. Boş kalan bölgelerde de Hristiyan krallıkları kurulmaya başlandı. 750 tarihinden itibaren Asturias-Leon Krallığı İslâm şehirlerine saldırılara başladı. Bu süreçte Müslüman taraf için bir varoluş kaygısı söz konusu. Endülüs Devleti olarak hem askerî bakımdan güçlü olmalı, bunun için cihat ruhu canlı tutulmalı; ayrıca Hristiyan, Müslüman, Yahudi tüm ahalinin can, mal, din, neseb ve dil emniyeti sağlanmalı ve onlara tatmin edici bir toplumsal düzen sunulması gerekir. İşte tam bu noktada da teknik ekip yani âlimler ve bilginler ön plana çıkıyor. Siyasetçi böyle bir durumda can simidi gibi âlimlere, bilginlere sarılmak zorundadır. Burada kalıcı olabilmenin tek yolu budur. Endülüs İslâm toplumunun orada var olabilmesinin gereği olarak ulemanın oradaki yeri yönetici ve siyasetçilerden bile daha önemlidir ve ön planadır.

Bu durumu şöyle örneklendirebiliriz: İki kişi Boğaz’dan bir kayıkla karşıya geçiyor. Birisi kayığın sahibi. Bu kişi hem kürek çekmeyi ve kayık idare etmeyi hem de yüzmeyi çok iyi biliyor. Diğeriyse Boğaz’ın hatta İstanbul’un sahibi veya valisi ama ne tekne idaresini ne de yüzmeyi biliyor. Peki, kayık tam denizin ortasındayken şiddetli bir fırtına çıkarsa, ikisinin de yaşayabilmesi için hangisi daha önemli hâle gelir? Şüphesiz tekne sahibi daha önemli bir hâle gelir. İşte Endülüs’ü o geçilen Boğaz kabul edersek, örneğimizdeki vali siyasetçiler, kayıkçı ise âlimler ve bilginlerdir.

Endülüs bizim için çok önemli bir coğrafya ve İslâm tarihinin en önemli kanatlarından birisi. Sizin “Endülüs Alimleri” kitabınız gerçekten okunmalı. Peki, kitapta tasnifi neye göre yaptınız? Yani Endülüs medeniyeti günümüze ne söylüyor?

Aslında bugünün akademisyenleri, bilim insanlarını, aydınları, üst düzey bürokratları, entelektüelleri, siyasetçilerini hesaba katarak yani Endülüs’ü bugünle mukayese ederek düşündüm. Ulema ve bilginler Endülüs toplumuna hangi açılardan katkı sağlamışlar, siyasetçiler ile birlikte neler yapmışlar, hangi görevleri almışlar, hangi görevleri kabul etmemişler bunları ele aldım. Öncelikle âlimleri siyasi-idari üst düzey devlet makamlarıyla ilişkileri bağlamında ele aldım. Mesela en çok kabul ettikleri görev şehir kadılığıymış yani bugünkü hukuk sisteminin en üst düzeylerine benzer görevler almışlar. Bunun yanı sıra üst düzey yöneticiler tarafından kendilerine teklif edilen görevleri kabul edenler olduğu gibi, etmeyenler var, bunları irdelemeye çalıştım. Ayrıca ulemanın ya da bugünkü manada akademisyenlerin, bilim adamlarının ticaretle, malla, mülkle, parayla ilişkilerini inceledim. Bu o çağda olduğu gibi özellikle bu çağda önemli bir konudur. Mesela bir idareci ya da devlet başkanı yapacağı işe karşılık bir âlime bir servet değerinde ödeme yapmayı teklif ediyor, ancak âlim bu ödemeyi ve işi elinin tersiyle itebiliyor. Bunların nedenlerini bulmaya, irdelemeye çalıştım.

İncelediğim bir diğer konu da âlimlerin ilim yolculuklarına, bir diğer adıyla “rıhle” dediğimiz geleneğe yoğunlaştım. Rıhle, İslâm tarihinde muhteşem bir gelenektir. O çağlarda rıhlenin yani ilim yolculuklarının yönü İslâm dünyası tarafınaydı. Dolayısıyla kitabımda rıhle geleneğine de ağırlık verdim.

Bu çalışmamla Türkiye’de en çok merak edilen konulardan birisi olan Endülüs’ün ilim ve ulema ile ilgili ayrıntılara açıklık getirmek istedim. Bunu yaparken de bütün İslâmî ilimlerde, tarih alanında, İslâm tarihi alanında yaptığımızdan biraz daha farklı çalışayım, yöntemimi değiştireyim diye düşündüm. Bu sebeple yalnızca Endülüslülerin yazdığı kitaplardan, kaynaklardan faydalandım. Çağdaş araştırmalardan, tetkik eserlerden hemen hiç yararlanmadım. Dünyada Endülüs’ün en çok öne çıkarılan yanı ulemanın siyaset ve toplum hayatında ön planda oluşudur. Bu konuda bizim ülkemizde hemen hemen hiç çalışma yoktu. “Endülüs Alimleri” bu anlamda bir ilk oldu.

Son olarak yeni projelerinizle ilgili buradan okuyucularınıza bir müjde verebilecek miyiz? Masanızda neler bekliyor?

Önceki yıllarda Albaraka Yayınları’ndan yayımladığımız Endülüs tarihi ve medeniyetini genel hatlarıyla ele almak amacıyla hazırladığımız bir prestij kitabımız vardı. Orada Endülüs tarihini dikey boyutuyla ele almıştık. Fakat benim yıllardır üzerinde durduğum Endülüs tarihinin ikinci boyutu da vardır. O da bugünkü boyutudur. Medeniyet araştırmalarımızı “T” usulü yaparız. Yani bu kitabımızda dikey tarihi, medeniyet boyutunu incelemiştik şimdi ise yatay boyutunu yani Endülüs’ten bugüne maddi, manevi ne kaldı, somut kültür varlıkları, somut olmayan kültür varlıkları nelerdir bunları araştırdık. Bahsettiğim bu kitabımız da yine Ketebe Yayınlarından, bir prestij kitabı olarak, “Yaşayan Endülüs İspanya” adıyla yakında okurlarımızla buluşacak inşallah.

Sözlerimi tamamlarken önce sizlere teşekkür ederim ve tüm okurlarımızı da hürmet ve muhabbetle selamlarım.

Röportaj: Deniz Demirdağ

Güncelleme Tarihi: 13 Şubat 2020, 10:01
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26