banner17

Lütfi Bergen: Modernlik sıkıntıdır!

Bal filmi tahlili yoğunluklu bir Kur'an ve edebiyat söyleşisi... Lütfi Bergen’le üzerinde düşünülmeye değer bir söyleşi yaptık.

Lütfi Bergen: Modernlik sıkıntıdır!

 

Lütfi Bergen, yaşayan dikkate değer fikir işçilerinden. 96’da ‘Azgelişmişlik Üstünlüktür’, 2011’de ‘İsyandan Dirliğe Anadolu’da Yerli Olmak’ kitaplarını çıkardı. İfadelerindeki derinlik ve Kur’an’a yaklaşımındaki keşfedici tutum, söyleşi serisindeki önemli boşluğu dolduracağı düşüncesiyle sorularımızı Bergen’e yöneltmemize sebep oldu. ‘Yazmak beni Kalem sahibine yaklaştıran bir adanıştır’ diyen Lütfi Bergen’le Bal filminin sembolik yapısını ve Kur’an’la olan bağlantısına ilişkin ilginç bir söyleşi gerçekleştirdik.

Edebi eser kurulurken sanatsal malzemeyi göz önünde bulundurarak inşa edilen bu yeni dünyada Temel hayat Kitab’ımız Kur’an’ı Kerim’in ciddi, belirleyici ve özgün konumu nedir sizce?

Edebiyatçılar ve Kur’an’ın belirleyiciği eksenindeki sorularınızı Semih Kaplanoğlu’nun “Bal” filmi üzerinden cevaplamak istiyorum. Böylece sanat eserinin Kur’an ile ilişkisi hakkında bir modelleme de yapabiliriz sanıyorum.

Kur’an yaşayan her insana geniş bir alan açar

Yakûb (as), oğlu Yusuf (as) rüya gördüğünde ona şöyle der: “Yavrum, rüyanı kardeşlerine anlatma” (12 Yusuf, 5). Bu ayet Bal filminin kilidi gibi görünüyor. Çünkü bu ifade, film içinde başlangıç cümlesi. Baba Yakûb, oğul Yusuf ve  “rüya” ile oluşan dünyayı ele alan Kaplanoğlu, Kur’an’a yaklaşımlar açısından yeni bir yol güzergahı sunuyor: Sanatçı, Kur’an kıssalarını aynıyla anlatmak zorunda değil. Bir anlatım kıssayı nakletmek kaygısından koparak mesela Yakûb ile oğlu Yusuf arasındaki “manevî gerçeklik”le alakalı “tekellümü- konuşmayı” verebilir. Bal, buna dair önemli bir çıkış denemesidir. Kaplanoğlu, sinema anlatısındaki başarısıyla edebiyata müdahale ediyor bence. Ona kılavuzluk yapıyor. Kıssadan değil de ayetten hareket etmek, Kur’an’ın ahlâkî ilkelerini “yaşayan her insana” tatbik etmek bakımından geniş bir alan açıyor. Bu, Yusuf kıssasının “Leyla ile Mecnun” şeklinde okunması ısrarından da bizi koruyan yeni bir tutum oluşturacaktır. Kur’an-ı Kerim, bence bu film için ciddi, özgün, belirleyici bir inşa edicidir.

Yine bu film için başka ayetlerle de bağlar kurulduğuna dair emareleri gösterebiliriz: Bal filminde, baba ile oğul arasında anneyi “dışarıda bırakan” bir ilişki var. Çocuk için hazırlanmış sütü anneye sezdirmeden baba içiyor. Baba ile oğul, aralarında “fısıltılı bir dille” konuşuyor. Normal şartlarda fısıltı “kötülük” yüklü paylaşım olmakla beraber, burada öyle değil. Yusuf babasına hayran. Yalnız onun yanında kekelemiyor. Hatta okuyabiliyor. Ama sınıfta başaramıyor. Bu bir direniş değil. Hal. Yusuf’un içinde yaşadığı bir “manevi gerçeklik” var ve bunu anne dahi yeterince algılayamıyor. Annenin tanıdığı biri hakkında “İstanbul’da polis kolejini kazanmış” diyerek çocuğuna yüklediği “hedef”, baba Yakûb’un mesleki seçimiyle uyuşmuyor. Dolayısıyla Bal’da okul ile bilgi arasında bir kırılma bulunuyor. Baba, semaya ip atarak rızkını yüksekten alıyor. Bu metafor yine Kur’an’dan: “Rızkınız semadadır” (51 Zâriyât 22). Yine Kur’an’da “Hablullah” (3 Al-i İmran 103) kelimesi ile anlatılan “Allah’ın ipi” kavramı var. Neticede “gökyüzüne çıkmaya yarayan bir ip” ve maneviyatı yüksek bir Yakûb modernliği eleştiriyor. İşte Yusuf, “manevi gerçeklik” ile modernizmin reelleri arasında gidip gelirken babasından feyz alıyor. Anneye yanaşırsa modernize edilecektir, ama baba hakikatin kapısındadır.

Bal cemaatçi bir toplumu öneriyor

Yine önemli olan başka husus da, modern algıda alt edilmesi gereken tabiatın rızk kaynağı gösterilmesi. İnsan modern algının haşerat diye kavradığı böcekten geçim temin ediliyor. Yakûb, “göğe çıkarak” rızık indiriyor. Dolayısıyla Allah’a yaklaşmak ile hakikat düzlemindeki hayat arasında bir kırılma yok. Bal’da rızk meselesini önemli kılan diğer bir yön de “bal”ın on binlerce çiçek poleninden “cemaat” halinde elde edilebilir bir gıda olması ile ilgilidir. Kur’an’da da Hablullah, bireye değil cemaate vurgu yapmaktadır. Bal bu metaforu tahkim edici bir “kavram”a dönüşüyor. Modernliğin birey kurtuluşlarını önemsemesi karşısında, Bal, cemaatçi bir toplumu öneriyor. Yani kolektivizmi, kanaati, paylaşmayı. Nitekim baba Yakûb maket gemiyi bir çocuğa hediye edince Yusuf’ta biriken kıskançlık, daha sonra “anlama”ya dönüşür ve o da hasta olan arkadaşına babasının yaptığı gibi gemi maketi hediye eder. Karakovan da cemaate ait rızkı paylaşmaktadır. Oysa modern toplum paylaşmayı değil, ayrışmayı sistematize etmektedir. Bireyleri bir biriyle yarıştırmaktadır. Yusuf, hakikat nazarıyla baktığında yarışmacı modernliğe toslayıp okuyamaz, kekeler. Modernlik sıkıntıdır. Bu sıkıntı, onu okulda yalnızlaştırıyor. Arkadaşlarının arasına katılmaktan alıkoyuyor.

Yakûb’un “semaya attığı ip” ile çıktığı ağaçtan bal toplarken dalın yavaş yavaş kırılması, havada asılı kalışı, “arada kalmışlık” Yusuf üzerinden tekrar ediliyor. Yakûb “yer ile gök” arasında kalırken Yusuf da “hakikat ile reel” arasında kalmaktadır. Burada asıl problem Yusuf’a aittir. Modern ile manevi olan çatışmalıdır. Yusuf’un okula bir türlü intibak edememesi, doğanın daha güçlü bir hakikat halinde kendinde belirişi ile ilgilidir. Arının gelip okuması gerektiği kitap sayfalarında adeta “benim bunlara ihtiyacım yok” edasında gezinmesi, modernize kültürün “yaşamayan” hayatına meydan okuyor. Yusuf bu meydan okuyuşu görüyor, dahası o hayatın içinde hayy buluyor. Dolayısıyla BAL filmi ile Kur’an mesajı arasında temelli bağlar kurulabilir. Edebiyatın bu dili keşfetmesi gerekiyor.

Edebiyat, edebiyatçılar ve Kur’an denilince doğal olarak zihnimize Şuara suresi geliyor. Çokça konuşulup tartışıldı. Şuara suresinin günümüz yazın erlerine, edebiyatçılarına, onların söz-davranış-düşünüşlerine hangi anlamları muhtevi kılıyor? Ne söyler biz edebiyatçılara Şuara suresi?

Şuara suresinin en önemli özelliği şiiri değil, şairin eylemini yargılamasıdır. Surenin son ayetlerinde şairlerden bahisle “onlar her vadide aylakça gezinirler, ve onlar gerçekten yapmadıkları şeyleri söylerler” (26: 225- 226) deniyor. Demek ki şiirde bir sanat eylemi olarak problematik alan, “şairin yapmadığı şeyi söylemesidir”. Nitekim Saff suresinde “Ey âmenû olanlar! Yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?” (61 Saff 2) deniyor. Şaire kızılmasının manidar bir sebebi var. Kur’an, Allah’ın dildeki eylemidir. Şair, dili kullanım biçimiyle Kur’ân’ı gölgelemeye ya da kitleleri Kur’an’ın okunuşundan koparmaya meyyal bir adam. Ahir zaman kavmi olan bizler yani Hz. Peygamber’in kavminin karşı karşıya kaldığı icaz dil meselesi ve kıraat edilen meselesidir. Kur’an da kıraat edilen yani “okunan” demektir. Şiir de bilindiği gibi aslında yazılmaz, okunur. Dolayısıyla şiir varlık biçimiyle Kur’an ile aynı alandadır. Dinlenilmek için okunandır. Kur’an bu noktada sınırları belirliyor. “Ey Şair!” diyor, “Söyle ama yapmayacağın şeyi söyleme!”. Buradaki başka kaygı da şudur: söz tanrıyı taklit etmemeli.

Kur’an merkezli bir edebiyat ve düşünce

Yazarak yaşanası bir dünya kurma özlemi içinde bulunan bir edebiyatçının hayatının biçimlenişinde ilke ve edim bazında Kur’an’ı Kerim’in işlevi, hususiyetleri öz olarak nedir? Kur’an’la aşinalığımız ne derecede?

Kur’an ile okuyup yazan adam arasındaki rabıtanın tefekkür, kafa yorma, akletme meselesi ile ilgili olduğuna inanıyorum. Hz. İbrahim’in de ilk ve önemli eyleminin putları kırmaktan önce ideolojileri yıkmak olduğunu düşünüyorum. O, ideolojilerin ve dünyadaki varoluşu açıklayan sistemlerin “batıp göçen” hayaller olduğuna kanaat getirdikçe “batanları sevmem” diyebilmişti. Bizde Kur’an merkezli bir edebiyat ve düşünce ortamı yok. Batı edebiyatında ve düşünce geleneğinde durum böyle değil. Örneğin Tolstoy, Diriliş romanında İncil’den besleniyor. Dostoyevski “Büyük Engizisyoncu”yu yazabiliyor. Mihail Bahtin, Dostoyevski eseri hakkında diyor ki: “Bunun sonucunda ortaya kendine özgü bir dini piyes, daha doğrusu bir ahlâki drama çıkar; aktörlerin canlı insanlar değil ama birbiriyle savaşan tinsel güçler olduğu ahlâki dramadır bu”. Batı edebiyatı Kutsal Kitap ile masalı dahi birbirine bağlayacak bir dil geliştirdi. Örneğin “Pamuk Prenses ile Yedi Cüceler”. Biz bu masalı fantastik bir metin gibi görürüz, oysa masaldaki “yedi cüce” Hristiyan kültürde “Yedi Günah”tır.

Kur’an ile rabıtaya gelince... Bu kitabın grup çalışmaları ile anlaşılabileceğine inanmıyorum. Grup çalışmaları ancak Kur’an’ı okumanın ve anlamanın metodolojisini verebilir. Kur’an çalışmalarında anlam blogları ve kelime grupları araştırması yapılabilmesi için bireysel gayret gerekiyor. Örneğin Hz. İbrahim’den bahsettik. Kur’an’a göre Hz. İbrahim (as) “Feta”dır: “duyduk ki (ilahlarımızla ilgili) zikreden fetadır; adının da İbrahim olduğunu söylediler” (21 Enbiya 60). Şimdi bu durumda “feta”nın ne olduğunu nasıl öğreneceğiz? Genel kanaat, “feta” yani fityan/fütüvvet ehlinin yiğit ve cesur olup delikanlıca ortaya atılan bir adam olduğu yolundadır. Oysa Kur’an’da “feta” eylem bazında farklı bir anlama sahip. Bunu Yusuf-Züleyha kıssası merkezinde yeniden okuyabiliriz. Kur’an’da feta tabiri Hz. İbrahim (as) ile zikredildikten başka iki yerde daha geçiyor: Mağara Ashabı da feta olarak zikrediliyor: “Hatırla ki, o vakit, o genç yiğitler (fityetu) mağaraya sığındılar da şöyle dediler: “Ey Rabbimiz! Bize, tarafından bir rahmet ihsan buyur ve işimizden bize bir başarı hazırla” (18 Kehf 10). Bu ayette Ashab-ı Kehf’in imanlarını korumak için kötülükten “çekildiklerini” görüyoruz. Yusuf kıssasında da benzer bir durum var: “Şehirdeki kadınlar, azizin karısı, kölesinden/ fetâhâ murat almak istemiş, sevgi, bütün kalbini kaplamış, görüyoruz ki o, apaçık bir sapıklıkta dediler” (12 Yusuf 30). Meallerde köle/uşak diye anlam verilen kelimenin aslını Kur’an “feta” olarak veriyor. Böylece feta/fütüvvetin anlamı değişiyor. Feta, günahtan çekinen anlamına geliyor. Böyle bir çalışmayı klasik tefsir okumalarından iktisab etmek mümkün değil.

Peygamberimiz (sav), ‘Beni Hud suresi ihtiyarlattı’ der, bir hadisinde. Bizim yanılgan, beşeri varlığımızın özünü, mahiyetini, kimyasını dönüşüme uğratacak bir ayet veya sure adı söylemeniz mümkün mü? Sizi etkileyen, hayatınızın dönüm noktası diyebileceğiniz bir ayet veya sure adı söyler misiniz?

Beni en çok etkileyen iki ayet, Cum’a hutbelerinde zikrediliyor. Onları dinlemek bana Cum’a namazını kıldığıma dair bir idrak oluşturuyor: 1) “Muhakkak ki, Allah Teâlâ adâleti, iyiliği ve karabet sahiplerine (muhtaç oldukları şeyleri) vermeyi emrediyor ve fuhşiyattan, münkerden, Fahşa olan hukuka tecavüzden de nehyediyor. Düşünüp tutasınız diye size öğüt veriyor.” (16 Nahl 90), 2) “Allah katında din, ancak İslam’dır/ İnne-ddîne ‘inda(A)llâhi’l-İslâm” (3 Al-i İmran 19).

İfadelendirmek isteseniz Kur’an’da anlatılan hepimizin bildiği Yusuf ile Züleyha kıssası hakkında hikmet ve anlam açısından ne söylersiniz?

Bu konuda bir itiraz getirmeye ihtiyaç var. Öncelikle Kur’an’da Yusuf ile Züleyha diye bir hikâye anlatıldığını düşünmüyorum. Kur’an’da Züleyha ismi de geçmiyor. Vezirin karısının Yusuf (as)’dan murad almak istemesi var. Yusuf’un ise buna direnişi Kur’an mesajının ana örgüsünü oluşturuyor. Yusuf (as) vezirin karısının niyetine cevap vermeyerek maddi dünyaya teslim olmamaktadır. Oysa maddi dünyaya boyun eğerek iktidar elde etmesi an meselesidir. Ahlâkın maddi otoriteyi yenebileceğini işaret eden önemli bir beyandır. Ancak edebiyatın bu anlamı tahrif ettiğini söyleyebiliriz. Bu bir pastiş’tir. Yani metinlerin içi boş’tur. Geçmiş eserlerden alıntılar yapılmakta ve birleştirilmektedir. Kur’an’da aşk olmayan bir olayı alıp Leyla Mecnun hikayesinden alınan metinlerle terkip edip içerik boşaltılmaktadır. Kur’an, Yusuf ile Züleyha diye bir şey gerçekse bile, Züleyha’nın aşk ve hevesi için Yusuf’a meyletmesinden “günah” diye bahsetmektedir.  Vezir karısına:  “ve sen ey kadın, suçundan tövbe et, şüphe yok ki sen, hata işleyenlerdensin” (12 Yusuf  29) der. Buna rağmen kadın hevasının isteğinden vazgeçmez ve şöyle der: “Ondan murât almak istedim de o namusunu korudu, kötülük etmedi. Fakat yemîn ederim ki emredileni yapmazsa zindana attıracağım onu ve herhalde horluğa uğrayanlara katılacak” (12 Yusuf 32). Kısacası burada karşımızda masum bir kadın görmüyoruz. Aslında bir aşk da görmüyoruz. Yusuf’un güzelliğine ram olmuş bir kadın şehveti ve kendisini bu azgınlıktan korumaya çalışan bir fütüvvet ehli görüyoruz. Ancak edebiyatın meseleye böyle bakmadığı da ortada. Bir “Pastiş” geçmişin tüm metinlerini alıntılamakta ve geçmişle yani Kur’an’la bağımızı kopartmaktadır.

Edebiyat bir fetih hareketidir bir devrim hareketi değildir

Edebiyatçı kimliğini haiz bir yazar, edebi eserinin mayasını, özünü, mahiyetini  Kur’an’ın hangi yönüyle yoğurur, sanatının malzemesini çatarken Kur’an’da yer alan hangi kavramları esas alır?

Kur’an’ın temel kavramı ahlâktır. Bazıları bunu “devrim” diye belirliyor. Yusuf kıssası üzerinden de bunu görebiliyoruz. Kur’an, Hz. Peygamber (asv)’e de ahlâk meselesi üzerinden işaret eder: “Elbette sen en güzel ahlâk üzeresin.” (68 Kalem 4). Ahlâk meselesini açıklayan surenin “kalem” suresi olması edebiyatçıları sarsmalı diye düşünüyorum. Edebiyat bir fetih hareketidir, bir devrim hareketi değildir. Fetihler de kalp ile yapılır. Aynı zamanda fetih, Fatiha suresini de hatırlatıyor ki, bu da amelî aidiyetimizdir.

Kur’an bir edebiyat değil hayat kitabıdır öncelikle. İşin teknik tarafı bir yana bir çoğumuzun yaşantı-tecrübe veya ilim-amel ya da söz-düşünce-davranış bütünlüğünü kurma noktasında temel zaaflarımız var. Biz edebiyatçılar meselenin daha çok ‘edebiyat yapma’ yerinde miyiz, edebi tekniklerin hayatla olan bağsızlığını, kopukluğunu düşünürsek inanç-eylem birlikteliğinde yaşadığımız sorunlar edebiyatın sadece ‘edebiyat’ için yapıldığı anlamına gelmiyor mu? Tamamen dünyevi bir uğraş mıdır edebiyat? Edebiyatçının manevi tekamülünde hiç mi katkısı yok?  Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Edebiyat, edebli olmak, edebini bilmek, edeb ya Hu! duası ile yazmak ve yazılanların bir amel olduğunu bilmek meselesidir. Bu nedenle yazdığım şeyin kalbimden gelmediği, özüme ait bir söz olmadığı noktada nifak tehlikesini görmem gerekir. Benim hayatım açısından yazmak, kendimi inceltmek, istim tutmak anlamına geliyor. Yazmak, öncelikle beni irşad eden ve beni Kalem sahibine yaklaştıran bir adanıştır. Yazmakla ne bu dünya değişecek, ne de ahlâkî bir toplumsal alan inşa edilecek değil. Ancak yazmak bir şahitliktir. Bak o vakit oradaydım, o öyle değil böyledir, demek içindir. Bilip de bildiğini söylememek hıyanettir. Edep söylemektir, edip ise söylemeyi bilmektir. Bu iş hep böyledir.

Mustafa Celep sordu

Güncelleme Tarihi: 11 Ocak 2012, 14:32
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
yunus
yunus - 7 yıl Önce

Lütfi Bergen' den Allah razı olsun. hakikatli bi muhabbet olmuş, hz. Yusuf üzerine metnin hakikatinden soyutlanarak kıssanın alıntılanması üzerine söyledikleri bizi mutlu etti. son olarak Kuran ile ünsiyet peyda etmek için güzel yollar göstermiş hürmet ile.

ali
ali - 7 yıl Önce

nefes aldım röportajı okuyunca. iki güzel insan mustafa celep, lütfi bergen. daha da çok muhabbet etmek lazım...

banner8

banner19

banner20