banner17

Küre gündeminde ne var?

Küre Yayınları editörü Mustafa Demiray ile yayıncılık, Küre, en çok satanları, yeni çıkacak kitapları üzerine dolu dolu bir söyleşi yaptık.

Küre gündeminde ne var?

Küre Yayınları’nda uzun süredir güzel çalışmalar yapılıyor. Sosyolojik ve siyasî alanda çarpıcı eserler yayınlayan Küre, sinema kitaplarıyla da çalışmalarını genişletti. Biz de bu başarılara seyirci kalmayalım dedik. Küre nedir, nasıldır, niçindir; tüm bunları Küre Yayınları editörü Mustafa Demiray’a sorduk.

Küre Yayınları ne zaman, hangi misyonu üstlenerek kuruldu?

15625
(+)

Küre Yayınları, 2001 yılında, entelektüel yayıncılığımıza yeni bir soluk getirmek amacıyla yola çıktı ve kendisine, “bilimsel kitaplarla düşünce ürünü eserler, kuramsal olanla güncel arasında ahenkli bir çizgi kurmak” gibi bir hedef belirledi.

Tercihimizi ve önceliğimizi, telif eserleri teşvik etmek olarak belirledik

Yayın anlayışınızı hangi kurallar üzerine kurdunuz? Nedir olmazsa olmazınız?

Değerli eserleri güzel bir Türkçe ile ve estetik bir şekilde sunmak, diyebiliriz. Küre Yayınları; felsefe, sosyoloji, psikoloji, tarih, siyaset bilimi, uluslararası ilişkiler, strateji, oryantalizm, edebiyat ve sanat incelemeleri, bilim felsefesi, coğrafya, kültür, iktisat vb. gibi birbirinden farklı çağdaş akademik disiplinler ve inceleme alanlarında tartışma yaratmış, ufuk açmış ve kalıcı olmuş ya da alternatif bakış açıları getiren ve yeni açılımlar sağlayan telif ve tercüme eserleri Türk düşünce hayatına kazandırmak gayretinde oldu. Yayımladığımız eserler de bu iddiamızı gerçekleştirme yolunda ilerlediğimizin birer delili.

15631
(+)

Düşünce ve kültür dünyamızın kaynağında tercüme faaliyetlerinin bulunduğu, bugün bu konular üzerinde fikir üreten herkes tarafından ifade edilen ve paylaşılan bir gerçek. Telif ve tercüme arasında öncelikle bir dengenin kurulması ve ardından da telif eserlerin sayısının ve kalitesinin yükseltilmesi gerektiği bilinciyle hareket ettik, etmeye de devam ediyoruz. Küre Yayınları olarak, kalitesi ve değeri konusunda şüphe duymadığımız eserleri Türkçe’ye çevirmek suretiyle kültür hayatımıza kazandırmak konusunda tereddüt göstermedik. Fakat telif eserlerin kaleme alınması ve yayımlanması konusunda daha fazla teşvik edici olmayı da, kültür ve düşünce dünyamızın gelişimi için vazgeçilmez önemde gördük. Tercihimizi ve önceliğimizi de, telif eserleri teşvik etmek olarak belirledik.

Şüphesiz çok sayıda yayınevi var, Küre'yi onlardan ayıran nedir?

Haklısınız, Türkiye’de çok sayıda yayınevi var ve her birisi de bir diğerinden farklı. Her bir yayınevinin belli bir kimliği, belli bir tarzı, belli öncelikleri var. Bu anlamda her bir yayınevinin; öncelikle kendisini inşâ eden, aynı zamanda da -yayınladığı eserler dikkate alındığında da- kimlik inşâ edici bir yanı vardır. Bunun en tipik örneği, Hasan Âli Yücel döneminde Maarif Vekâleti’nin giriştiği klasik eserlerin neşir faaliyetleridir. Türkiye’deki –salt ticarî kaygıyla yayıncılık yapanlar hariç- yayınevlerini teker teker incelediğimizde de, her bir yayınevinin dünyaya, insana ve dünya-ötesine ilişkin belli bir yaklaşım sahibi olduğu ve yayınladıkları telif ya da tercüme eserlerin de bu yaklaşıma uygun olarak tercih ettiğini görürüz.

Küre Yayınları olarak, bu anlamda, Türkiye’deki ve dünyadaki güncel gelişmelerin anlaşılmasına katkıda bulunacak teorik çerçeveler sunan eserleri okuyucu ile buluşturmayı yayın önceliği olarak benimsedik. Yüzeyselliğe ve kolaycılığa kaçmadan, güncel sorunların anlaşılmasına özen gösterdiği kadar bilimsel ve teorik tartışmalara özgün, alternatif yaklaşımlar sunan eserler yayınlanmayı önemsedik.

Güncelin, Türkiye’nin ve dünyanın derinlikli bir şekilde anlaşılması ve alternatif yaklaşımların geliştirilmesi bizim önem verdiğimiz hususlar. Belki kuramsal yanı hayli ağır eserler yayınlıyoruz, ancak bu işi hiçbir zaman Türkiye’den kopmadan yapmayı hedefliyoruz. Bu amaçla, tarih, sosyoloji, felsefe, uluslararası ilişkiler, oryantalizm, edebiyat incelemeleri, kent çalışmaları, sanat incelemeleri, emperyalizm, güncel siyasal çatışma alanları vb. gibi konularda seçkin ve kalıcı eserler yayınlamayı sürdürmekte ısrar ediyoruz.

Yayıncılıkta önemsediğimiz bir diğer husus da, yayımladığımız kitapların diline ilişkin.

15632
(+)

Yayımladığımız kitaplarda temiz bir Türkçe’nin kullanılmasına mümkün mertebe özen göstererek okuyucunun dil zevkinin gelişimine katkıda bulunmak, yayın ilkelerimizin başında geliyor. Özellikle tercüme eserlerde sıklıkla rastlanan Türkçe’nin kötü kullanımı, kitabın değerini kaybetmesine sebep olduğu ve kitaptan faydalanmayı imkânsız hale getirdiği için, Küre Yayınları olarak, dil bilincinden uzak bir yayıncılık anlayışı bize köklü bir biçimde ters.

Üçüncüsü, yayınladığımız kitapların belli bir estetik formda olmasına da özel bir önem veriyoruz. Yayımladığımız her bir kitabı, kitabın muhtevası ile kapak tasarımından sayfa mizanpajına varıncaya kadar biçimsel niteliklerini bir bütün olarak değerlendiriyoruz. Çünkü Küre Yayınları olarak, gerçek yayıncılığın kitabın tüm ayrıntılarına aynı titizliğin gösterilmesiyle gerçekleşeceğine inanıyoruz.

Küre ismine neler yüklediniz, neden Küre?

Malumunuz ‘küre’; hem içinde yaşadığımız dünyayı işaret eder, hem de geometride ‘bütün noktaları merkezle aynı uzaklıkta olan bir yüzeyle sınırlı cisim’ anlamına gelir. Küre Yayınları, bu anlamda bütün bir dünyada –düşünsel, toplumsal, ekonomik ya da siyasal- olup biten her şeyle yakından ilgilidir. Fakat bütün bu olup bitenleri, Türkiye’yi ve müslümanları merkeze alarak değerlendirmek çabası Küre Yayınları’nın ayırıcı vasfıdır diyebiliriz.

Başladığınız zamandan şimdiye bir değerlendirme yapsanız hedeflerinizin ne kadarına ulaştınız?

Yayımladığımız kitaplarla, ülkemizdeki entelektüel boşluğu doldurmaya mütevazı fakat önemi ve değeri yadsınamaz bir katkıda bulunduğumuza inanıyoruz. Bugüne kadar yaptığımız yayınlarla, kuramsal tartışmalarla güncel sorunlar arasında ilişkinin nasıl kurulabileceğine dair başarılı bir örneklik oluşturmaya çalıştık. Bu çabamızda da başarılı olduğumuzu düşünüyoruz. Fakat mevcut durumu yeterli de görmüyoruz. Gerek bizim ve gerekse de bütün bir yayın dünyasının bu konunun öneminin farkında olarak düşün hayatımızı geliştirme konusunda çalışmaya devam etmeleri gerekiyor. Bu yöndeki gayretimiz devam edecek inşallah.

15633Tezgahımızda heyecan verici kitaplar var

Ne gibi projeler var geleceğe yönelik?

Tezgahımızda heyecan verici kitaplar var. Filistin meselesiyle ilgili bir grup kitabımız yayına hazırlanıyor. Harrison ve Wood’un Art in Theory, Cüneyt Kanat’ın Ortaçağ Türk Devletlerinde Suç ve Ceza, Yazarlar Birliği ödüllü Önder Kaya’nın “3 Devirde İstanbul” dizisinin Cumhuriyet dönemini ele aldığı üçüncü kitabı, ayrıca Halep, Şam ve Balkan şehirlerini ele alan şehir tarihi dizisi ve Afrika dizisi yeni başlıklarımız. Sinema dizisi de tüm zenginliğiyle devam edecek.

Şimdiye kadar Sosyal Teoriye Giriş, Sosyal Teori ve Sosyoloji, Din Felsefesine Giriş ve İslam Felsefesine Giriş kitaplarını yayınladığımız üniversite ders kitapları dizisi de Baylis ve Smith’in The Globalization of World Politics ve Andrew Heywood’un Siyaset Teorisine Giriş’iyle devam edecek.

Küre’de edebiyat eseri yayınlamamayı tercih ettik, maalesef

Bir kitabı yayınlayacağınız zaman danıştığınız isimler var mı? Ya da edebiyat dünyasının ileri gelenlerinden teklif gelir mi ‘şu kitapları yayınlayın’ diye?

Tabii ki danıştığımız isimler var. Yayınevimize gelen teklifleri, hatta kendi ürettiğimiz projeleri de üç aşamalı bir değerlendirmeden geçiriyoruz. İlk aşamada genel yayın koordinatörümüz teklifleri ciddiyetine, önemine ve yayın çizgimize uygunluğu açısından değerlendiriyor. Uygun gördüklerini Yayın Kurulu’nun gündemine getiriyor. Yayın Kurulu mensupları da teklifi kendi uzmanlıkları açısından değerlendirip olumlu, olumsuz ve/veya hakeme gönderme kararı veriyor. Nihai karar, eserin sahasında uzman olan hakem ya da hakemlerin raporundan sonra yine Yayın Kurulu tarafından veriliyor. Hakemlerimiz sahalarında uzman olmakla kalmıyor; aynı zamanda oluş içindeler de… Yani kendilerini dışa kapatmış insanlar değil; gelişmelere, yeni çalışmalara açık, dünyayı ve yayınları takip eden insanlardan seçiliyor.

Küre’de edebiyat eseri yayınlamamayı tercih ettik, maalesef. Maalesef diyorum çünkü bu damardan da ürünler vermeyi, kitaplar paylaşmayı isterdik ama iyi yapamayacağımız işe girmemeyi tercih ediyoruz, şimdilik. Uluslararası ilişkilerde, tarihte, sosyal bilimlerde varız ve iddialıyız. Edebiyat sahası biraz daha öznel değerlendirmelere açık, kendine has kriterleri olan bir alan.

Ama yayın yaptığımız alanlarda bizi yazarlara tavsiye eden ya da taze fikirleri, eserleri bize haber veren bir çevremiz var, eksik olmasınlar.

Yaptığınız iş muhakkak sıkı bir çalışma gerektiriyor. Kimler var bu çalışmada yanınızda? Editörleriniz, çalışanlarınız kimler?

Yayıncılık bir takım oyunu. Kitap yayıncılığı da bunun bir alt dalı. Yazardan okura uzanan süreçte nitelikli aracılık işlevini biz yerine getiriyoruz: Paylaşılması gerekeni, paylaşılmaya değer olanı bulup, en güzel şekilde işleyip ilgi göstereceğini umduğumuz bir kamuya arz ediyoruz. Üretilen eserlerin çoğunun tezler gibi akademik zorunluluktan kaynaklandığından, ama bu durumun onları değersiz kılmadığından sarfı nazarla cevaplayayım:

İşin başında yaratıcı bir fikir var, bir tohum. Bu tohum ekseriya bir yazarın gönlüne düşer, 15634bazen de editörün; bu fikir zuhura gelmek ister, kisve-i tab’a bürünmek, olmak ve görünmek ister. Bizler de bu ‘geist’ın zuhura gelişine sebep oluruz, bir fail sebep. Yazarlar -ki onlara geniş zaman kipiyle “yazar” demek bir hafifseme de içeriyor bence, sakınmayı tercih ederim; ‘author’ın da modern dönemde kendini ‘authority’den azade kılmakla maruf olduğu söylenebilir; oysa müellifin daha munis ve haddini bilen bir çağrışımı var- bu işin kaynağı. Yayın işi yayınlanacak fikre ve ürüne muhtaç, benzer şekilde yazar da eserini okurla buluşturacak aracılara. Gelişen teknoloji aracılara duyulan ihtiyacı her ne kadar azaltıyorsa da profesyonel ve kurumsal tecrübeden istifade edilebilecek vasat şimdilik hâlâ yayınevleri. Eğer fikir editörün içine doğmuşsa bu sefer de editör, fikrini ete kemiğe büründürecek yazar arayışına çıkıyor. Tabii ki bazen de “Bu hocamız şu konuda bir telif eser kaleme alsa...” diyerek önce yazarı, sonra projeyi bulduğumuz olur. Elhasıl eserler her ne kadar yazarlara aitse de birçok örnekte daha başlangıçta bile bir editör etkisi bulunur.

Eser yayınevi gündemine geldikten, hakemlik süreçlerinden geçip onaylandıktan sonra yayın süreci başlar: Hakemlerin ve editörlerin dosya üzerindeki ekleme çıkarma önerilerinden sonra redaksiyon, tashih aşamaları geliyor. Yapılan düzeltmeler konusunda eserin sahibinin onayı mutlaka alınıyor. Musahhih ve redaktörlerin yazar tarafından onaylanmış düzeltmeleri, müdahaleleri tasarım birimindeki operatör arkadaşlarımız tarafından metne işleniyor. Kitaba gaye nedenine uygun bir form verme işi tasarım biriminin uhdesinde. Mizanpajı yapılmış metin tekrar okunuyor; mizanpaj öncesi ve sonrası okumaların sayısal bir sınırı yok, tek sınır editörün mutmain olması ama editörler mükemmeliyetçi, ayrıntıcı tipler oldukları için bir esere olur vermeleri hayli uzuyor. Bu arada ilginç bir sahiplenme duygusu da girmiyor değil işin içine. Eşzamanlı olarak kitabın kapağı da tasarlanıyor ki bu konuda estetik zevkine güvendiğimiz bir tasarımcıya emanet oluyoruz: Salih Pulcu, Küre Yayınları’nın ilk günlerinden beri logosundan tasarımın ince çizgilerine kadar tüm görsel işlerini yapan isim. Türkiye’de bir kapak tasarım ödülü olsa, başarısı perçinlenmiş olurdu ama şu anda bile aldığımız okuyucu yorumları kapağa temas etmeden geçmiyor.

Kitabı editörün elinden “kurtarıp” matbaanın eline emanet ettiğimizde ise ayrı bir dünyaya girmiş oluyoruz. Eserlerimizi üç seçkin matbaada bastırıyoruz: Kurtiş, Elma ve Denizatı.

Basım sonrası ise dağıtım, pazarlama ve halkla ilişkilerden sorumlu arkadaşlarımıza tevdi edilmiş durumda.

Saydığım bu unsurların hiçbiri vazgeçilebilir şeyler değil. Yazarın eserini kendi emekleriyle zenginleştirerek okuyucuya ulaştırmaya çalışan bu insanlar yayıncılığın görünmeyen yüzünü teşkil ediyor.

Çeviri, yayınevleri için oldukça dikkat gerektiren bir iş... Kimi zaman kitabın ruhunu yansıtmıyor çeviriler, bunun olmaması için nasıl bir çaba harcıyorsunuz?

Çeviri, eser seçiminden çevirmen seçimine, gelen çevirinin kabulünden yayın sürecinin işletilmesine kadar kendine has zorluklar içeriyor. Eseri ve çevirecek kişiyi bir arada düşünmek ve belirlemek gerekiyor; sadece kaynak dili ve hedef dili bilmesi yetmiyor mütercimin, aynı zamanda kitabın ele aldığı sahada da bilgi sahibi olması gerekiyor. Bu değişkenleri aynı anda temin edebilmek de genelde kifayet etmiyor, bilim dalı ve Türkçe açısından ayrıca redaksiyondan geçirmek gerekiyor çeviri metinleri. Kelime çevirisi ile anlam çevirisi arasındaki gerilim bizi de etkiliyor; yazarın niyetinin kelimelerde tezahür ettiğini varsayıyoruz, çevirmen bunu kitabın bağlamında anlayıp kendi prizmasından yansıtıyor ve hedef dilde ifade ediyor. “Tradutore traditore” (Çevirmen yalancıdır) denmesin diye redaktör ve editörler olarak metnin ruhunu kazandırma anlamında mütercimle beraber çalışıyoruz.

O kadar çok okuyoruz ki okumaya vakit kalmıyor

Yayıncı olmak çok okumayı da gerekli kılıyor. Okumayla, aranız nasıl?

“O kadar çok okuyoruz ki okumaya vakit kalmıyor” desem yanlış olmaz. Bazı eserleri üç, hatta beş defa okuyoruz. Bir kitabın peşinden de başka kitaplar geliyor. Yoğun bir mesai… Bir yandan da akademik çalışmalar için vakit açıyoruz. Böylece “vazife” için okumaktan artık “keyif” için okuyacak vaktimiz kalmıyor neredeyse. Kütüphanelerimiz de ertelenmiş okuma projeleriyle dolu, bize umuttan ziyade hüzün veren mabetlere dönüşmüş durumda.

Yayınevinizi takip edenlerle bir iletişim kanalınız var mı? Geri bildirim alıyor musunuz olumlu ya da olumsuz?

Hem internet sitemiz üzerinden, hem kitaplarımızın jeneriklerindeki mail adreslerinden geri bildirimler alıyoruz. Doğrusu olumsuz kanaatini paylaşacak kadar değer veren çıkmadı henüz. Bunu bir eksiklik olarak algılayabiliriz. Beğenilerini ifade eden okurlardan gelen mesajlar kadar kitaplarımızda rastladığı tashih hatalarını bildiren okurların mesajlarını da olumlu görüyor ve her birine cevabî mesajlarla teşekkür ettiğimiz gibi buradan da sizin aracılığınızla bir kez daha teşekkür ediyoruz. “Masanın bu tarafında” oturanın duygularının farkında olmak gerek, empati gerek. Kitap gibi güzel bir nesne, güzel yazılmış, güzel tasarlanmış, güzel basılmış… Üzerinde çapak kalmasın istiyor insan. Değer veriyorsa ve imkân da buluyorsa paylaşıyor. Geri bildirim beklemek mesaj gönderen okurun da hakkı. Büyük bir yayınevinin çok zarif bir kitabında meslekten bir alışkanlıkla gözüme çarpan hataları safdil bir kitapsever olarak nazik bir dille kendilerine bildirdiğimde cevap gelmemesine kırılmıştım. Biz de iyi niyetli okurlarımızı kırmamaya ve kurumumuzu en iyi şekilde temsil etmeye çalışıyoruz.

Sosyolojik ve siyasi içerikli kitapların yanında, sinema ve yönetmenlere dair kitaplar da dikkatimizi çekti. Buna nasıl karar verdiniz?

Belirttiğiniz gibi, sosyolojiden ve siyasetten ayrı bir şey değil sinema. Sanatı, insan ve toplum meseleleri üzerine düşünmenin farklı bir dalı olarak değerlendirmek mümkün. Ressam, yönetmen, şair ya da romancı olarak sanatçı da, bir sosyolog, psikolog, filozof ya da siyasetbilimci gibi insanî ve toplum meseleleri üzerine düşünen bir kişi olarak görebiliriz. Fakat kullandığı araçlar ve dil diğerlerinden farklı. Hem kaynağı, hem de hedefleri açısından bunlarla ve diğer sosyal bilimlerle, kültürle yoğun bağlantılar içinde. Biz de içine bir fikir düşmüş editörler olarak fikri olan, kalemi olan, sabrı olan, hedefi olan başka editör ve yazarlar bulduk. Burada yapılan sadece sinemaya dair değil; daha dar ama daha önemli olarak işin merkezindeki insana, filmiyle seslenen kişiye, yönetmene dair bir çalışma. Çok değerli metinler kaleme alındı. Salih Pulcu bunları çok güzel ve sembolik açıdan gayet anlamlı bir kapağın altına sakladı. Biz de gaip okuyucuya arz ettik. Sanırım muhatabını buldu bu kitaplar.

En çok ilgi gören kitaplarınız hangileri?

İlginç bir şekilde ilk sözümüz çok tutuldu: Ahmet Davutoğlu’nun 2000’e kadar kaleme aldığı, Nisan 2001’de ilk baskısını yaptığımız kitabı Stratejik Derinlik, şu anda 50 baskıyı aşmış durumda. Yine Davutoğlu’nun 11 Eylül sonrası verdiği röportajlardan derlenen Küresel Bunalım 17, Aleksander Dugin’in Rus Jeopolitiği 7, Mustafa Budak’ın Misak-ı Milli’den Lozan’a kitabı 4 ve Mesut Özcan’ın Sorunlu Miras Irak kitabı 3 baskı yaptı. Bu yoğun uluslararası ilişkiler gündeminin içinde mükerrer baskılarını yapan daha birçok felsefe ve sosyal bilimler kitaplarımızın bulunduğunu da ifade edelim.

Behçet Necatigil yıllar önceki bir söyleşisinde, ‘1960 yılı için dileğiniz nedir’ diye sorulduğunda şunları söylemiş: "Dileklerim çok değil hatta yalnız bir tane: Yayınevlerimizin özlü şairleri, hikâyecileri böyle kendi yağlarıyla kavrulmayı, kendi göbeklerini kendi kesmeye bırakmamaları, ellerindeki geniş imkânları onlardan esirgemeyerek kitaplarını iyi biçimde basmaları.” Evet Necatigil'in isteği buymuş, siz bir yayınevi yöneticisi olarak ne söyleyebilirsiniz?

Öncelikle, kitaplar “solgun bir gül olmasın dokununca” diyelim. Yukarıda çizdiğim idealist hava maalesef “piyasa”nın “reel” şartlarından etkileniyor. İster bir ilk eser olsun, ister bir ömrün hâsılası, emeğin hak ettiği değerini bulduğunu söylemek zor. Sermayenin fikri, fikrin de sermayeyi daha empatik tarzda düşünmesi gerekiyor. Necatigil’e kulak vererek, yayınevlerinin yazarlara, şairlere, genç akademisyenlere daha fazla imkân tanımalarını, insanların içinde bulundukları zorlukları istismar ederek kitaplarını basmak için para talep etmemelerini diliyorum ben de.

Metinler, arefe akşamı bize yatıya gelmiş yeğenlerimizdir

Son olarak kitap ve yayıncılığa dair eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

Bu iş, güzel bir iş. Temsilen ifa etmek gerekirse, metinler, arefe akşamı bize yatıya gelmiş yeğenlerimizdir:

Yoğun bir mesai sonrası uzun bir yoldan yorgun ama yaptığın işten memnun olarak evine dönersin. Seni evde çocukların karşılar, yeğenin de yatıya gelmiştir. Leziz yemeklerin üzerine güzel bir sohbet döndürür, lafın belini kırarsınız, yaş farkının ne önemi var. Dişler fırçalansın, yatsılar kılınsın, beller açılmayacak şekilde kapatılsın ki üşütülmesin, aman nevresim düz, yastığı düzgün olsun diye kendi evladın gibi, hatta emanet diye daha fazla titizlenirsin. Sonra uykunun şefkatli ellerine teslim edersin, ama yatmada önce de bir devriye atıp üzerlerini örtmek gerek.

Erkenden uyanıp güzel bir güne hazırlanırsın, cennet-misal bir sofran olur. “Kahvaltının mutlulukla bir ilgisi olmalı” der, Cemal’e bir göz kırparsın. Çocuklar, yeğenler gelir sabah tazeliğiyle ama o da ne, yüzler yıkanmış da gözlerde biraz çapak kalmıştır. Bir de sen yıkarsın. Karınlar doyurulur, dişlerin bir daha fırçalanmasına nezaret edersin, ne olur ne olmaz. Saçlar taranır, ayakkabılar boyanır, güzelce ütülenmiş kıyafetler giyilir. Artık el içine çıkabilirsiniz.

Yeğenler şüphesiz öncelikle kendi ebeveynlerinin meyvesidir, ciğer-paresidir. Biz onların mutluluğuyla mesut, muvaffakiyetleriyle mübahi oluruz. Metinler de yeğenler gibidir. Eksik de olsa, kusurlu da olsa, metin, sahibine göre en iyi şekildedir, yapabileceğini yapmıştır genellikle.

Bir metni matbaaya göndermenin mutlu yorgunluğu ile başlarız genellikle yeni metni işlemeye. O da ayrı bir merak ve mutluluk kaynağıdır: Bize neler vaad ediyor acep, gündeminde neler var, neler anlatacak, neler öğretecek?

O uzak diyarlardan gelen yeğenimizdir, kendi tecrübelerini, maceralarını anlatır bize. Ara sıra takılır, biz kelime öneririz, tez canlı öğrenciler gibi. Ara sıra yanlış kelime kullanır, hemen düzeltiriz, emekli öğretmenler gibi. Bazen vurguyu yanlış yapar ya da öyle ifade eder ki mütekellimin niyeti anlaşılmaz; ya tasrih etmesini isteriz hâkim gibi ya da tiyatro hocası gibi, vurguyu doğru yapmasını. Ara sıra işin tadı kaçmaz da değil, anlatan için de dinleyen için de.

Bazen hikâyesini böler, kısaca geçtiği bir yeri açmasını isteriz, bazen de ballandıra ballandıra anlattığı bir unsuru gereksiz buluruz. Tam sonu gelmiş, temme yazılacakken “Hele baştan al bakalım yeğen” deriz, “ilginçmiş anlattıkların, bir daha dinleyelim”.

Bir de yeğene kisve, esvab bakma kısmı vardır ki evlere şenlik. Kendinin bir beğenisi vardır, ebeveyninin ayrı; evsahibi olarak biz bir tarz isteriz, terzimiz kendi zevkine göre dikmek ister. Nihayet bir “şekil”de anlaşırız da işi tatlıya bağlar, yeğeni bir yeni kisveye büründürürüz.

Bazen tebrikler gelir, “Sizin yeğen ne harika, maşallah”. Övgü yeğenin ve ebeveynindir hakkıdır oysa, öncelikle. Ara sıra da tenkitler, uyarılar, “Düğmesi düşmüş, saçlar dağınık, ne dediği anlaşılmıyor”. Ah, bu eleştirileri hep biz göğüsleriz.

Elhasıl, kitabı sevmeden olmaz.

 

Pınar Ulaş bu güzel söyleşiye imza atmaktan mutlu

Güncelleme Tarihi: 05 Haziran 2010, 18:59
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
feride
feride - 7 ay Önce

emeğinize sağlık, zevkle okudum.

banner8

banner19

banner20