Kur'an ile aramıza mesafe koydular!

İbrahim Eryiğit'le ilk romanı Kur'ân'la Konuşan Şair'i ve genelde şairlerin Kur'an'a bakışını konuştuk

Kur'an ile aramıza mesafe koydular!

 

Kur’ân’la Konuşan Şair, İbrahim Eryiğit’in ilk romanı. Kur’ânî hikmet anlayışının merkezi yer tuttuğu, her okurun kendine düşen payı fazlasıyla aldığı, oldukça manidar bir roman. Kahramanın tevafuklar boyunca ilahi hikmete doğru arayış dolu yolculuğunu konu ediniyor. Bir iç-aydınlanma romanı diyebiliriz, söz konusu yapıt için. Roman sanatının sınırları içinde söylersek, mesajın/iletinin kendini baskın bir biçimde hissettirdiği bir roman bu. İbrahim Eryiğit ile Pınar Yayınlarından geçtiğimiz Temmuz ayında çıkan Kurân’la Konuşan Şair’i ve genelde şairlerin Kurân’a bakışını konuştuk.İbrahim Eryiğit, Kur’ân’la Konuşan Şair

İbrahim Ağabey öncelikle bu çalışma için hayırlı olsun diyelim. Hataları-sevapları bir yana Türkiye’de yaşayan bir şairin, yön tayin edici kutlu bir kitap olan Kur’ân’a yönelik ilgisini, taşıdığı özgünlük ve içerdiği girişimle beraber, çok manidar buldum. İlginç bir çalışma olduğu apaşikar. Bu romanı yazma gerekçeniz neydi, neden Kurân’la Konuşan Şair; sizi bu kitabı yazmaya iteleyen sebepler nelerdi?

Öncelikle, bu güzel iltifatların için çok teşekkür ediyorum. İnşallah böyle iltifatlara layık bir gönlüm vardır.

Ben sol gelenekten gelen biriyim. Rabbimin İslamla ruhumu doyurmaya başladığı andan itibaren Kuran’ı anlama sevdasına düştüm. Yolumuz Kuran diyen her cemaatin çağrısına koştum o dönemlerde, ama ne yazık ki 3–5 oturum sonrasında “bunları anlamadan Kuran’ı anlayamazsın” diye elime tutuşturdukları kitapları büyük bir iştiyakla okuduktan sonra yine başka başka kitaplar sunuluyordu bana, “Hele bunları da oku, Kur’an’ı o zaman anlarsın” diye. Bir türlü Kur’an’ı okuyacak ve anlayacak zaman gelmiyordu, hep öteleniyordu, araya hep başka kitaplar giriyordu. Yaklaşık 5 yıl gezindim bu şekilde. Ta ki rahmetli Ercüment Özkan’la tanışıncaya dek. Nihayet kavuşmuştum Kur’an’a ve çok rahat da anlıyordum. Şimdiye dek 17 farklı meal okudum, okuyorum.

Bu roman, benim Kur’an’a kavuşma, okuma ve anlama serüvenimin doğal ve küçük bir yansıması olarak çıktı bir bakıma. 90’lı yıllarda İktibas dergisinin sanat-edebiyat sayfalarında sadece diyalog şeklinde yayımlanmıştı. Roman aşamasına geçiş dostlarımın yüreklendirmeleriyle oldu. Hepsine teşekkür ediyorum bir kez de buradan.

‘Meal gibi bir roman’ denildi bu kitap için ama bunun söz konusu kitabı hakkıyla tanımlayan, değerlendiren bir yaklaşım biçimi olduğu kanaatinde değilim. Günün Türk şairinin asli gündemine Temel Kitabımızı yerleştirmesi, heva ve heveslerini putlaştıran modern insanın yaralarına Kurân’ı eksen alarak reçeteler sunması, söyleyiş biçimi bakımından doğal bir konuşmaya sahip olması, özün-mesajın daha çok öne çıktığı, yaşadığımız hayatla olan asli bağın gevşediği kaypak bir edebiyat ortamında esas olana yönelik yaptığı vurgu ve gösterdiği işaret, 88 sayfalık bu mütevazı çalışmayı şiirden başka gözü bir şey görmeyen bizlerin nazarında önemini daha bir belirginleştiriyor. Gerçekten de Kur’ân’la Konuşan Şair ne söyler oradan oraya savrulan günün Türk şairine?

Günümüz şairlerinin çok azı hariç baştan sona kadar Kur’an’ı anlayarak okuyanına rastlamadığımı üzülerek belirtmek istiyorum. Hatta bu tür okumayı eleştirenleri bile gördüm sözüm ona adı müslümana çıkmış şairlerden. Lafta temel kitabımız deniyor ama günde en az 40 kez okunulan Fatiha suresinin anlamı bile bilinmiyor. Kur’anî terimlerin şiirde kullanılış amacı belli çevrelerde prim yapmaz maalesef. Belli bir kesim de özellikle kaçınıyor zaten müslüman görünmekten. Adı müslümana çıkmış şairler tarafından üretilen çoğu şiir çok yoğun şekilde şirk ve müstehcenlik barındırıyor. Kur’an’ın ruhundan kopuk beyinlerin ve yüreklerin nefislerinin, arzularının, heveslerinin doğrultusunda ürünler sergilemesinden daha normal bir şey olamaz. Kişisel zaaf ve aşağılık komplekslerini, nefislerinin hezeyanlarını şiir olarak sunan kişilerin belli çevrelerde popülerlik adına prim yapıyor olması da işin başka bir trajik boyutu. Kısacası, günümüz şiirinde Kur’an yok, sadece hurafelerden ve efsanelerden esinlenerek şirk boca ediliyor şiirimize, adı müslümana çıkmış şiir yazarları tarafından. Bu sözlerimden şu da anlaşılmasın: Kur’an’ın kelime ve kavramları şiirde ham şekilde malzeme olarak kullanılsın. Asla, böyle bir şey demek değil muradım. Kur’an, meyvede yer alan vitamin gibi yer almalı şiirde. Yani, hissedilmeli Kur’an’ın iklimi gönüllerde ve yaşanılmalı hayat tarzı olarak.

İbrahim Eryiğit‘Şükürsüzlük mesleğimiz olmuş bizim’ demiştim bir yazımda. Neyi imar ettiğinden bihaber memurlardan tutun da hayatında kutsala hiç yer vermeyen burnu havada modern insana kadar herkesin, azla yetinmeyi-Mustafa Kutlu buna ‘Kanaat Ekonomisi’ der- sabrı, sadakati, vefayı, merhameti, kardeşlik duygusunu, hakkaniyeti, yardımlaşma ve dayanışmayı, sevgi ve şefkati, emek ve adaleti ve tüm diğer bizi biz yapan değerlerimizi yitirdiğimiz, unutulmaya terk ettiğimiz bir dünyada bir Türk şairinin Kur’ân’la konuşması ifade ettiğimiz bu değerler dairesinde hangi anlama tekabül ediyor?

Dediklerine katılmamak mümkün değil. Hepsine katılıyorum. Ayrıca Mustafa Kutlu’nun tezine hayranım ve yürekten destekliyorum. Bahsettiğin değer yargılarının maalesef içi boşaltıldı ve çarpıtıldı. Günümüz insanı senin de belirttiğin gibi şükürden uzak, her şeyden şikâyet eden, mutsuz, gergin, her an kavga çıkarmaya, adam öldürmeye hazır bir ruh halinde ne yazık ki. Üstelik fizik ve ruhen de hasta çoğu. Çoğu insanımız bir poşet dolusu ilaçla geziyor ve o ilaçların kendisini yaşattığının sanrısı içinde. Erkeklerimizin çoğu kahve-lokal-dernek köşelerinde pinekleyici, kadınlarımız TV dizilerinde izleyici, gençlerimiz internette gezici ve sanal alemde oyuncu olarak kendilerine biçilen ömrü bilinçsizce tüketmekteler. Amaç, can sıkıntısından kurtulmak ve zaman geçirmek. Tüketime ayarlı bir hayat tarzı önceleniyor kısacası. Her şeyden şikâyet eder durumda insanımız bugün. “Şikâyet eden, şikâyet edilendir.” şeklindeki hadisi geldi aklıma Peygamberimizin. Konfüçyüs de diyor ya: “Karanlığa küfredeceğine bir mum da sen yak.”

Her şeyin bozulduğu, çürüdüğü, içinin boşaltıldığı günümüzde bozulmayan tek şey var, pırıl pırıl duruyor önümüzde. Ama biz ya onu kumaştan örtülerde duvarlara astık, ya da Fransızca bilmeyen birinin Le Monde gazetesini okuması gibi, tek kelime dahi anlamadan  ‘yüzünden’ okuyoruz. (Çok ilginçtir, bu yüzünden okuma olgusu da dünyada sadece bizde var!)

Oysa günümüzde yüzlerce meal ve tefsir var. (Allah hazırlayanlardan razı olsun). Okumak ve anlamak, her kişinin kültürel donanımıyla paralellik arz etse de sonuçta mümkün. Herkes kabı kadar su doldurur ya çeşmeden, aynı hesap. Önemli olan algılarımızın frekansını Kur’an’ın yayınına ayarlamak,  mevcut kaplarımızı büyütmek ve derinleştirmek. İşte o zaman önümüze engin ufuklar açacaktır Allah ve bizleri aziz vakitler içre kılacaktır.

Bu sözlerle Kur’an’ı anlamanın kolaylığından bahsediyorum, yoksa ondan hüküm çıkarmayı değil, çünkü ayetlerden hüküm çıkarmak müçtehitlik vasfına sahip olmayı gerektirir. Yine burada şu konuyu belirtmeyi önemli görüyorum: bu sözlerimin ‘mealcilik’ akımıyla ilişkilendirilmesi beni son derece rahatsız edecektir. Kur’an’la her daim içli-dışlı yaşamak, insan oluşumuzun gerçek anlamını kavramamızı, sanatçılığımızın yer aldığı koordinatların doğruluğunu test etmemizi sağlayacaktır.

Malum bizim dünya telakkimizde maddi-manevi ayrımı yok. İlahi mesaj hayatımızın tüm alanını kapsaması gerekiyor. Şuara Suresini Cemal Süreya’nın yanlış okuduğunu-ki zaten şair maddeci dünya algısına sahip olduğu için- birçoğumuz biliyor. Hüseyin Cöntürk ‘estetik bölme diye yaşamdan ayrılmış bir alan yoktur’, der bir yazısında. Ama yine de poetikada hep ötelenir Şuara Suresi. Tümüyle sorumluluk bilinci aşılayan yönüyle ilgili ayetler daha çok estetik ifadelerle dışta tutulmaya çalışılır. Batı düşüncesinin bir ürünü olan düalizm görünen o ki şiirden siyasete düşünceden gündelik hayata sirayet etmiş durumda. Kur’ân’la Konuşan Şair’e Şuara Suresi ne der? Haksız mıyım bu konuda?

Böyle güzel ve sağlam düşüncelere katılmamak mümkün mü Mustafa kardeşim. Rabbim seni iki cihanda da aziz kılsın. Yukarıdaki sözlerinizi ön kabulüm sayarak, Şuara suresinin ilgili ayetlerinden anladığımı paylaşmak istiyorum.

Öncelikle, Kur’an vahyinin Peygamberimizin muhayyilesinin şiirsel bir ürünü olduğu iddiasının reddiyle başlıyor ayet: “Ve (Şamanlığa soyunan) şairler… Onları, batıl inanç peşindeki cahil ve bilinçsizler izlerler.”   Şaman koltuğuna oturtulan şair ve şiirini haddini bilmeye davet ediyor: “Görmez misin ki onlar, (hayal ve his âlemindeki) her vadide şaşkın ve amaçsız gezinirler; ve onlar yapmadıklarını söylerler.”    Burada çok ince bir nokta var. iman eden, sabrı tavsiye eden, Allah’ı sürekli hatırda ve hatırlı tutan, zulme uğradıktan sonra haklarını savunan şairlerin ortaya koydukları şiir değil, İslama ve Peygambere hakaret eden şiir yeriliyor: “…nihayet zulme gömülenler, nasıl bir devrimle devrileceklerini günü gelince öğrenecekler.

‘Biz şehir insanlarının toprakla ilişkisini kesmek için yapılması gereken her şey tamamlandı’ diyorsunuz. Çıkış yolu yok mu, -bu günü ilgilendiren yönüyle- söz konusu roman paralelinde neler söylemek istersiniz?

Hepimizin bildiği gibi, insan dört şeyle kaimdir: Toprak, Su, Hava ve Ateş. Eskiler, buna Anasır-ı Erbaa derlerdi, yani dört unsur, dört element. Şehirlerimizin çoğunda bu dört unsur örselenmiş olarak yer alır: Toprakla temas tümüyle kesilmiştir. Hava solunamayacak kadar, su içilemeyecek kadar kirlidir. Ateş, kalorifer peteklerine hapsolmuş sıcaklıktır sadece. Eskiden suyun geldiği borular, atık su boruları ve aksamları hepsi metaldi. Bu nedenle insan gün boyu üzerinde toplanan negatif enerjiyi elini yıkamakla rahatlıkla atabiliyordu. Şu anda bütün borular plastikten. Her yanımız beton ve türevleri ne yazık ki. Bütünüyle topraktan arındırılmış bir ortamda yaşıyoruz. (Teyemmüm abdestinin hükmünün kalktığını en kısa zamanda açıklarlar herhalde yetkililer. Çünkü ne toprak kaldı, ne de kireç badanalı kerpiç evler:). Gençlerin çoğu toprak kelimesini bir rock grubu sanıyorlar: Top-rock. Espri yapmıyorum, çok şahit oldum ben öğretmen olarak bu tür trajedilere. Kene korkusu bu olumsuzluğun üstüne adeta tuz biber ekti ve insanımızın toprakla buluşabilme ihtimalini de sıfıra indirdi. Bu nedenle, halkımızın yaklaşık % 70’i fiziken hasta, gergin ve sinirli. İnsanımız o kadar sabırsız ve tahammülsüz ki, en ufak bir tartışma bile neredeyse ölümle sonuçlanıyor.

Evet, toprakla bağımız kesildi. Ancak öldüğümüzde yeniden kurulacak bu bağ ama bizler hissetmeyeceğiz ne yazık ki. Şehir insanı için önereceğim tek şey fırsat bulduklarında, imkanları dahilinde en yakın toprak alana gidip, en az 3-5 gün toprakla haşır neşir olmaları olacaktır. Temiz toprak bulabilirlerse tabi. Villalarda yaşayan insanımız bu konuda az da olsa şanslı ama bu şanslarını ne kadar kullanıyorlar meçhul. Şehirlerin dışındaki topraklar da genleriyle oynanan tohumlarla, kimyasal gübrelerle, fabrikaların atıklarıyla, uzun yıllar doğada kaybolmayan plastik madde ve türevleriyle zehirlenmiş durumda. Bugün toprakta yetişen çoğu ürün bile vücut kimyamızı bozacak vasıfta. Karamsar bir tablo çizmek istemiyorum ama maalesef durum böyle benim algıladığım kadarıyla. Bu konuda yetki sahibi olanlarımız başta olmak üzere, insanımızın hepsinin olayın vahametini kavramaları sonucunda gerekli çözüm yollarının bulunacağına inanıyorum.

Bu söyleşi için çok teşekkür ediyorum.

Ben de teşekkür ederim. Selam ve dualarımla…

 

Mustafa Celep sordu

 

Yayın Tarihi: 18 Eylül 2011 Pazar 12:34 Güncelleme Tarihi: 05 Mayıs 2016, 14:48
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ali Değirmenci
Ali Değirmenci - 10 yıl Önce

Hayırlı olsun.
İbrahim Eryiğit'i tebrik ediyorum. Daha çok ve daha güzel eserlere imza atar inşaallah. Söyleşi de güzel olmuş.

caner sezer
caner sezer - 10 yıl Önce

harika bir mülakat...17ayrı meal okumuş birine yakışır bir röportaj olmuş...tespitleri harika...tebrikler...

Ayşe DEMET
Ayşe DEMET - 10 yıl Önce

Allah Böyle Şairlerin Sayısını Arttırsın. Emeği geçen herkese teşekkür ederim. En kısa zamanda alıp okumak isyorum inşaallah.

banner26