Kur'an cehaleti hemen ortaya çıkarır!

‘Aralık’ kitabının şairi ve Başkalarının Hayatı dergisini çıkaran Salim Nacar’la Kur’an-ı Kerim üzerine konuştuk.

Kur'an cehaleti hemen ortaya çıkarır!

 

Öteden beri Salim Nacar, bu ülkeye dair önemli ve üzerinde düşünülmeye değer sözler serdeder. ‘Aralık’ kitabının şairi ve Başkalarının Hayatı dergisini çıkaran Salim Nacar’la bu ülkenin temel değerlerinden Kur’an’ı konuştuk.

Yaşadığımız hayatın karakteristik vasfı, karmaşık ve kaotik bir görünüm arz etmesidir. Edebiyat uğraşının hayata bakan bir tarafı da bu tabloya bir düzen verme fikrini yazınsal manada bünyesinde taşımasıdır. Edebiyatçı yazar bir anlamda gerçekliği temel alarak yeni bir dünya kurma anlayışıyla hareket eder. Edebiyat yeni bir düzenin duygu ve düşünceler örülerek oluşturulmuş zihinsel bir bileşkesidir. Sualimiz şu veçhede: Edebi eser kurulurken sanatsal malzemeyi göz önünde bulundurarak inşa edilen bu yeni dünyada temel hayat Kitab’ımız Kur’an-ı Kerim’in ciddi, belirleyici ve özgün konumu nedir sizce?

Edebi Müdahale çevresinde tartıştığımız –belki bazı kimseler için miadı dolmuş bir tartışma olabilir ama meselenin kapanmaz doğası nedeniyle tartışmalarımızın temel konusu budur- sanat eserinin estetik niteliklerini ne pahasına oluşturması meselesine dayandırabilirim bunu. Kur’an’ın bizi zihni bir karmaşaya çağırdığına inanırım ben. Kargaşa değil karmaşa. Çünkü karmaşa daha şahsi bir şey. Çok da iddialı laflar söylemiş olmam. Kur’an hakkında konuşmak başka hiçbir şey hakkında konuşmaya benzemez, edebiyatta bazı temel terimlerle cehaletinizi gizleyebilirsiniz ama Kur’an cehaleti hemen ortaya çıkarır. Edebiyatçının yeni bir dünya kurma girişimini gerçekçi bir ifade olarak bulmam. Edebiyat bu dünyaya ilişkin, bu dünyada kalan bir şeydir. Yazdıklarımızın bedelini nihai sorguda bir şekilde ödeyeceğiz. Sırf bu sebepten edebiyat bu dünyadadır. Eğer inşa edilen bir dünyadan bahsediyorsak bu dünyanın zaten sürekli bir inşa hareketi olduğu geliyor aklıma. Kur’an her okuduğumuzda kalbimize bir kez daha iner. –Kur’an elbet tamamlanıp bitmiştir, burda daha şahsi bir şeyden bahsediyorum- Bu iniş nasıl tamamlanmamışsa bu inşa da tamamlanamaz. Bu süreklilik içinde Kur’an kendisine en sık uğradığım metindir. Mushaf’ın kendisini görmek bile insanı başka başka uğraşların içinden öznesinin hakikat üzerine düşünmek olduğu bir dünyaya çıkarır. Yazdıklarımdan belki Kur’an cümleleri saçılmıyor diye onları dindışı ürünler olarak göremem. Doğrudanlığın yerine dolaylılığı daha önemsiyoruz biz. Oysa Kur’an bunu tam olması gerektiği gibi birleştirmiş. Mecazı ve saf eylemi aynı manada vermiş. Yazıyla uğraşanların her manada Kur’an’dan bir bildirim alabilecekleri vakıadır bu sebeple. Edebiyatı kurarken de bu süreklilik devam edecektir.Salim Nacar, Aralık

Edebiyat, edebiyatçılar ve Kur’an denilince doğal olarak zihnimize Şuara suresi geliyor. Çokça konuşulup tartışıldı. Bildik bir soru. Şuara suresinin günümüz yazın erlerine, edebiyatçılarına, onların söz-davranış-düşünüşlerine hangi anlamları muhtevi kılıyor? Ne söyler biz edebiyatçılara Şuara suresi?

Ben bu konuda İsmet Özel’in Şiir Okuma Kılavuzundaki ayırt edişinin meseleyi bütün yönleriyle tanımladığı kanaatindeyim. Sadece Şuara Suresi baz alınarak değil, yazmayı uğraş edinmiş kimselerin, Kur’an’ın tanımladığı ahlakı bir an olsun unutmamaları gerekir. Bu onu hiçbir şekilde kısıtlamaz. O yüzden sadece tebliği esas alan bir edebiyata inanmak istemiyorum. Turgut Cansever’in de ifade ettiği gibi insanın amacı bu dünyayı güzelleştirmektir. Bu tadilata kendini kendi algısını güzelleştirerek başlayabilir. Kur’an’ın bu konuda çizdiği sınırlar bize sonsuz bir özgürlük alanı açar. İnsanı kendi nefsinden, kendi şeytanından korur. Kendinden korunmuş bir insanın özgürlüğü daha dolaysız, düşünebilecekleri daha geniş ve sonsuzdur. Şuara Suresi bize Müslüman olduğumuz sürece etkinlik alanımız ne olursa olsun dinin onu yücelteceğini söyler bence. Ben bunu böyle anlıyorum en azından.

Sürekli ve yazarak yaşanası bir dünya özlemi içinde bulunan bir edebiyatçının hayatının biçimlenişinde ilke ve edim bazında Kur’an-ı Kerim’in işlevi, hususiyetleri öz olarak nedir?

Ne yapabileceğini bildirmesidir bence. Kur’an bize sınırlarımıza dair bilgiler verir. Bu sınırlar bizi sınırlandırmak için değildir ama. Bilakis Şeriati’nin bahsettiği o dört zindanın sınırları tarafından belirlenmememiz içindir. İnsan gündeliğin zindanından kurtulursa özgürlük alanı hiç ummadık ölçüde genişler. Bu yazı hayatını doğrudan etkiler tabii. Hayatımızı biçimlendiren şeyden şikayet ederken modern hayatın gündeliğe sirayeti gibi mevzulara girmek istemem. Çünkü modern yaşayışı bu kadar ciddiyete aldığım anda onu Kur’an’ın öngördüğü hayat biçimine bir alternatif olarak da ciddiye almış olurum. Kur’an’ın söz ettiği hayat dışında bir hayat yaşamanın imkanı yoktur zaten. Kimisi Müslüman olarak yaşar bunu, kimi kafir olarak. Hiçbiri Allah’ın sınırları dışında değildir.

Sürekli bir koşuşturmacanın içinde çırpındığımız gündelik hayatımızda Kur’an-ı Kerim’i sıklıkla okuyor muyuz, okuyorsak daha çok hangi zamanlarda Kur’an’a vakit ayırıyoruz, Kur’an’la aşinalığımız ne derecede?

Kur’an’a vakit ayırmak meselesine katılamam. Vakit ayırdığımız bu gündelik hayattır. Vaktimizi çalan, bizi sevmediğimiz işleri yapmaya zorlayan bu gündeliktir işte. Kur’an-ı Kerim’le bağımız okuyup okumama üzerine kurulamaz. Bu onu sıradan bir kitaba çevirebilir. Kur’an’a okuyucu-okunan ilişkisi ile bakmamak gerekir. Kur’an bana en gerekli kitaptır. Bir nesne değildir, organiktir. Sıkışık ve sıkılmış zamanların öznesi değildir. Kur’an’ı bu yüzden daha geniş zamanlarda okuma eğilimindeyim diyebilirim. Ama bir şeyin de farkındayım. Ne yaparsak yapalım, ne kadar başka başka kitaplar okursak okuyalım, annelerimizin, babalarımızın Kur’an’la kurduğu ilişkinin nitelik anlamında yanına bile yaklaşamıyoruz. Bunun nedeni zihnimizin başka şeylerce bu kadar kirletilmiş olmasıdır belki, bilmiyorum ama bizde sarahaten bir şeyin eksik olduğu bilgisinden eminim. Bunun ne olduğunu bilir gibiyim ama tam olarak tarif edemiyorum. Çünkü bizdeki eksik olan şeyin bilgisi tarife geldiği anda tahrife uğramaya başlıyor.

Peygamberimiz (sav), ‘Beni Hud suresi ihtiyarlattı’ der, bir hadisinde. Bizim yanılgan, beşeri varlığımızın özünü, mahiyetini, kimyasını dönüşüme uğratacak bir ayet veya sure adı söylemeniz mümkün mü? Sizi etkileyen, hayatınızın dönüm noktası diyebileceğiniz bir ayet veya sure adı söyler misiniz?

Aklıma ilk gelen Nisa Suresi’nin 136. Ayet’i. “Ey İman Edenler, İman Ediniz.” Anlamı da bir tarafa katmamak şartıyla beni en çok düşündüren cümlenin vurgusudur. Kur’an’ın hiçbir suresi, hiçbir ayeti hayatımın dönüm noktası oldu diyemem. Çünkü hayatımda büyük kırılmalar olmadı. Geleneksel Müslüman bir ailede doğdum. Ailem kitaplarıma karışmadı. Namaz kıldığımda sevindiler, kılmadığımda karışmadılar. O yüzden hayatıma belirli başlangıç noktaları tayin edemem. Kendimi bildim bileli Kur’an okurum. Bazen daha sık, bazen aralıklarla. Nasıl ben bu yaşantıya dışarıdan dahil olmadıysam Kur’an da herkesin olduğu gibi benim de hayatımın bir yerinde zaten vardı.

İfadelendirmek isteseniz Kur’an’da anlatılan hepimizin bildiği Yusuf ile Züleyha kıssası hakkında hikmet ve anlam açısından ne söylersiniz?Salim Nacar

Kur’an hakkında cesaretle konuşmak dediğim gibi bizim cehaletimizi daha açık kılabilir. O yüzden bu konuları konuşurken genel çıkarsamalar yerine doğrudan kendimle ilgili şeyler söylemeyi tercih ediyorum. Yusuf ile Züleyha kıssası kıssalardan bir kıssadır. Okuduğum ilk Kur’an Meali Ali Bulaç’ın mealiydi. Ama şimdi Elmalılı’yı okudukça anlamam gerekenlerin birçoğunu zamanında es geçtiğimi görüyorum. Bu da Kur’an’ın ne anlattığı değil nasıl anlaşılması gerektiği meselesidir. Yusuf ile Züleyha kıssası bize bir meselenin nasıl anlaşılabileceğini öğretir. Neye baktığımız değil nereden baktığımızın bilgisidir bu. Edebiyatta bu bizim bakış açısına karşılık gelen şeydir ve hayati önem taşır.

Edebiyatçı kimliğini haiz bir yazar, edebi eserinin mayasını, özünü, mahiyetini  Kur’an’ın hangi yönüyle yoğurur, sanatının malzemesini çatarken Kur’an’da yer alan hangi kavramları esas alır?

Tehlikeli Oyunlar’da Hikmet’in kişiliğini belirleyen iki kadın vardır: Sevgi ve Bilge. Hikmet’i oluşturan iki unsurdur bir bakıma bunlar. Oğuz Atay’ın bunu yakalamış olması önemli. Kendisi için bir faydası olmayacak büyük ihtimalle ama kavramların roman estetiğine müdahil edilebilmesiyle ilgili iyi bir örnektir bu. Kur’an bir şiir değildir ama şiirin kurulmasına malzeme açısından büyük olanaklar sağlar. Kur’an ironi dolu bir kitaptır demek istemem. Buna gerek yok. Ancak özellikle kısa surelerdeki anlatım biçimleri şiir üzerine düşünürken bize bir çıkış noktası sağlayabilir. Özellikle İnşirah suresi ismiyle bir açılımı, bir genişlemeyi çağrıştırır. Kur’an üzerine konuşurken çok temkinli olmaya çalışıyorum. Çünkü Kur’an üzerine konuşmak en temkinli olunması gereken bir iş. Ağır bir sorumluluk istiyor. Ben Kur’an’dan bazı kavramları alıp işlemek yoluyla değil de hayatımda Kur’an Kerim’in bütünüyle varlığını hissederek bir şeyler yapmaya çalışırım. Onu yapacaklarım için müstakilleştirme, parçalama taraftarı değilim.

Kur’an bir edebiyat değil hayat kitabıdır öncelikle. İşin teknik tarafı bir yana bir çoğumuzun yaşantı-tecrübe veya ilim-amel ya da söz-düşünce-davranış bütünlüğünü kurma noktasında temel zaaflarımız var. İslam dünyasının bugünkü siyasi, iktisadi, toplumsal ve kültürel durumunu göz önünde bulundurduğunuzda biz edebiyatçılar meselenin daha çok ‘edebiyat yapma’ yerinde mi takılı kalıyoruz, edebi tekniklerin hayatla olan bağsızlığını, kopukluğunu düşünürsek inanç-eylem birlikteliğinde yaşadığımız sorunlar edebiyatın sadece ‘edebiyat’ için yapıldığı anlamına gelmiyor mu? Tamamen dünyevi bir uğraş mıdır edebiyat? Edebiyatçının manevi tekamülünde hiç mi katkısı yok?  Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Edebiyatla bir yere varılır mı sorusu kulak tırmalayan bir soru. Hepimiz cennete varma eğilimindeyiz neticede. “Edebiyat yapmak” gayet asil bir uğraştır bence. Yaptığımız hiçbir eylemin edebiyat da dahil olmak üzere İslam dışı olabileceğini düşünmediğim için edebiyat yapmanın da İslam dışı tanımlanabileceğine inanmıyorum. Yaptıklarımın sözlerimde inanç-eylem birlikteliği içinde olmasına fazladan bir önem atfedemem. Sürekli ve sıradan olan ne ise ya da benim bundan anladığım onu yapmaya çalışıyor ve devam ediyorum. Edebiyatın anonim karakterine her zaman şahsi olan karakterinden daha fazla saygı duymuşumdur bu yüzden. Ortaya çıkanla ortaya çıkarılan arasındaki samimiyet farkını da bu ayrımda görürüm. Edebiyat hayattan apayrı bir şey midir ki hayatla arasında bir bağ teşkil edecek kadar başka başka düşünülmüş olsun. Doğrusu tasavvufa fazla güvenmem. Bu konuda fazla okumadım belki ondandır ama tasavvuf ruhumda bir tekinsizlik havası yaratıyor. Benim manevi yönümün eksikliğidir bu. Manevi takamül de bu yüzden uzak durmak istediğim bir konu. Ben sıradan Müslüman olmayı birçok manevi dereceye tercih ederim. Bilmiyorum belki sorumluluktan kaçmaktır bu.

Katkılarınız için teşekkür ederiz.

 

Mustafa Celep sordu

Güncelleme Tarihi: 04 Ocak 2012, 22:54
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
bekir gedik
bekir gedik - 8 yıl Önce

şiirlerinin bir kısmını okudum.ancak bu yazıyı okuyunca salim bey gibi bir kardeşimle aynı zamanda,mekanda ve ülkede yaşamak,ne kadar zengin olduğumuzun en büyük delili olduğunu düşünüyorum.

banner19

banner13