banner17

Kıyma yerine kitap alan gazeteci!

İroni dolu yazıları, aykırı çıkışları ile bilinen gazeteci Fikri Akyüz'le uzun soluklu bir söyleşi yaptık..

Kıyma yerine kitap alan gazeteci!

11594Fikri Bey, Dunyabizim.com okurları için kendinizi tanıtabilir misiniz?

1970  doğumluyum, Erzurum İspir’liyim. İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi mezunuyum. Serbest avukat olarak çalıştım, mesleğimi çok seviyorum, çok saygın buluyorum ama artık avukatlık yapmıyorum. Ömrümün 25 yılı bekâr geçti, pardon 15 yıldır evliyim. İrem Şehla ve Gizem Şevval isimli iki kızım var…

Avukatsınız, nasıl başladınız yazı yazmaya?

5–6 yıl kadar önce, bir arkadaşım vasıtasıyla tanıştığım Hadi Özışık bir gün arayarak “Fikri Bey, Tuncay Özkan bana tazminat davası açtı, bu davamda avukatlığımı üstlenir misin?” dedi. “Tabii…” dedim. Aradan 15 gün geçtikten sonra, Hadi Bey’in avukatıyız ya, “beni kırmaz herhalde” diye düşünerek yanına gittim. “Hadi Bey, ben İnternethaber’de haftada bir hukuk köşesi yazabilir miyim?” dedim. O da “Tabii...” dedi. Konusu boşanma davası idi, soru cevap şeklinde…

Fakat ilk yazım, ki ömrüm boyunca başka hiçbir yerde yazı yazmamıştım, bir not defterine karalama babında dahi kısa da olsa bir yazı yazmamıştım. Hatta medyaya girdiğim tarihe kadar Hadi Özışık ve kardeşleri dışında tek bir gazeteci, yazar veya televizyoncu ile tanışmıyordum. İşte o ilk yazı tam 50 kişi tarafından okunmuştu. Düşünsenize baktığım bir boşanma davasını kâtip, davalı, müvekkil, hâkim, Yargıtay’da beş hâkim daha derken toplam 9 kişi okurken benim bir boşanma yazısı 50 kişi tarafından okunuyordu! Aradan 2–3 hafta geçti, okunurluğum tavan yaptı ve 300 sayısına ulaşınca bu kez siyasal, sosyal veya kültürel içerikli bir yazı yazmayı düşündüm.

11596İşte bu yazı yaklaşık 1000 kişi tarafından okundu. Baktım ki okur bu tür yazılara daha çok ilgi gösteriyor, ben de artık bu tür yazılar yazmaya başladım. 3 yıl kadar yazdıktan sonra, Yeni Şafak’tan teklif geldi. İnternethaber’i bıraktığımda okunurluk sayısı ortalama 25.000 idi.

Peki, Yeni Şafak'tan niye ayrıldınız? Takvim'e niye geçtiniz?

Yeni Şafak'ta 2,5 yıl yazdım. Yeni Şafak’tan son derece memnundum ama ayrılmam tek bir sebebe dayalı idi. O da haftada 2 yazı beni kesmiyordu. Artırma talebim kabul görmedi. Tabii, benim artırma talebinde bulunma hakkım kadar yönetimin de artırmama yönünde bir hakkı olduğunu düşünüyorum, mutlaka makul mazeretleri vardır diye düşünüyorum.

Sonuçta dostane bir şekilde ayrıldım. 1 ay kadar boşta dolaştım ve geçen yıl bu zamanlar -ki soğuktu ve yağmur çiseliyordu, hiç tanımadığım biri yani Serhat Albayrak aradı ve Takvim’de yazmamı istedi. Tereddütsüz kabul ettim. Ama amacım bir gün Sabah’a geçmekti. 8 ay kadar yazdıktan sonra “Sabah’ta haftada bir de olsa ilaveten yazabilir miyim?” dedim. Serhat Bey “Ben Takvim’i de düşünüyorum, senin şimdilik orada kalman daha iyi olur” dedi.

11595Açıkçası bugünden geriye dönüp baktığımda Serhat Bey’in yerinde ben olsaydım ben de Fikri Akyüz’ün Takvim’de yazmasını isterdim. Zira gereksiz spekülasyonlara yol açmak istemezdim. Ama ne yazık ki Yeni Şafak ile Takvim okuru arasında doğal olarak bir bakış açısı farkı var. Yeni Şafak’ta günde ortalama altmış mail gelirken Takvim’de ya iki ya da üç mail gelirdi. Bu beni endişelendirdi, acaba okunmuyor muyum diye bir tedirginliğe yol açtı. Böylece yine dostane bir şekilde Takvim’den ayrıldım. Şu anda hiç bir gazetede yazmıyorum. Çünkü teklif gelmedi. Niye gelmedi, açıkçası ben de bilmiyorum. Canları sağ olsun. TV ayağına gelince: Üç haftadır, Kanaltürk'te "Ters Cephe" isimli bir programa başladım.

Takvim magazinel bir gazete, Yeni Şafak duruşu olan bir gazete idi. Yeni şafak’tan Takvim’e geçmek sizce de garip olmadı mı? Okurlarınız bu tercihinizi yadırgamış olmasın? Mesela ben… Düzenli olarak okurdum yazılarınız, ancak Takvim’e geçmeniz –doğrusu- beni çok şaşırtmıştı. Yani; Takvim’in okur portföyü az çok bellidir de.

Yeni Şafak'ın okur kitlesi ile Takvim'in okur kitlesi elbette aynı değil.. Ancak az önce söylediğim gibi, Yeni Şafak'tan bir şekilde ayrılınca arzu ettiğim bir gazetede yazamadım. Sabah grubunun CEO’su -ki o ana kadar tanışmıyorduk, beni arayıp Takvim'e davet edince kabul ettim. Amacım, Turkuvaz Grubuna girip kendimi orada gösterip Sabah'a geçmek idi. Takvim'de okurların beni bu kadar kısa süre içinde  bu kadar yoğun protesto edeceğini öngöremedim. Elbette Takvim gazetesine de, okur kitlesine de saygım var. Orada çalışan arkadaşlar gerçekten özveriyle çalışıyordu. Ama bu tepkiler yoğunlaşınca ve Sabah'tan da ışık gelmeyince Serhat Bey'le görüştüm ve dostane bir şekilde ayrıldık.

11597Yazılarınızda ince bir ironi, ilginç karşılaştırmalar var. Böylesi yazılar yazabilmek için kitapla haşır neşir olmak gerekiyor gibime geliyor. Yanılıyor muyum?

Tabii, kitap okumadan olmuyor. Her gün muntazaman yaklaşık 2 saat kitap okurum. Ama şuna yanarım. Annem ve babam ilkokul mezunu dahi değildir. (Burada parantez açayım, ilkokul mezunu dahi derken yanlış anlaşılmasın. Annem ve babam bana göre dâhidir ama ilkokul mezunu değildir) Evet akraba ve komşular arasında da kitap okuyan olmadığı için ben 17 yaşıma kadar kitapsız bir evde büyüdüm. "Kitapsız" derken, yine yanlış anlaşılmasın, ailem dindardır.

Zaten evimizde iki kitap vardı. Biri Kuran-ı Kerim, diğeri ise Hattat Hafız Yusuf Tavaslı' nın Mızraklı İlmihal'i. Üniversiteye başladığım aydan itibaren harçlıklarımdan biriktirdiklerimle sürekli kitap aldım ve okudum. Bugün çalışma odamın dört bir tarafı kitap dolu: Bakın şimdi aklıma geldi:

17 yaşına kadar iki kitabımız değil üç kitabımız vardı. Üçüncü kitap, Peyami Safa'nın daha doğrusu müstear ismiyle Server Bedii'nin Cingöz Recai isimli kitabı idi. Bu kitabı, annemin kıyma almak için verdiği paradan annemin haberi olmaksızın kestiğim dörtte bir kısmıyla aldım. Evet evet, ben bir hırsızım, bu ifşaatımı da 26 yıl sonra açıklıyorum. Bir kilo yerine 750 gram kıyma almıştım. 250 gramlık parayla da Cingöz Recai! Ama cingözlüğüm uzun sürmedi. Annem şüphelendi ve bakkalda tarttırdı, ben de itiraf ettim. Bugün nerede kıyma görsem aklıma Peyami Safa gelir!

Cingöz Recai bir başlangıç olmuş. Peki, Peyami Safa’nın asıl derinliği olan kitaplarını, yani romanlarını üniversite yıllarında okuyabildiniz mi?

Lise ikinci sınıfta iken bir kitap daha aldım. Böylece evimizde dört kitap oldu. O kitap da Peyami Safa'nın idi.. Adı Matmazel Noralya'nın Koltuğu idi.. Üniversiteye başladığım aydan itibaren düzenli olarak gazete almaya başlamış idim. Nüfus sayım günleri dahil bir gün dahi aksatmadan sürekli gazete aldım. O zamanlar günde iki gazete alırdım. Ama son on yıldır her gün düzenli olarak 8 gazete okurum. Üniversiteye başladığımda aldığım kitaplardan biri de Engin Ardıç'ın kitabı idi. Üslubu harika idi. Ki, o zaman bir gazetede değil dergide yazıyordu. Bu adamda iş var diyordum, dediğim de oldu, bir kaç ay sonra Sabah'ta yazmaya başladı zaten.

Üniversite ile gerçek anlamda ‘okuryazar’ olmaya başladınız yani. Nasıl oldu bu? Yani, bir yönlendiren mi oldu kitaplara?

Evet, üniversite dönemim tam bir kitap okuma dönemi idi. Derslerden daha çok kendimi bu okumalara verdim. O yüzden derslere pek girmezdim ama sosyal faaliyetlerimi de aksatmıyordum. Mesela Roma Hukuku ve Mali Hukuk derslerine hiç girmezdim. Bunun bedeli ise sınıfta kalmak oldu. Böylece hukuk fakültesini 5 yılda bitirdim.

Yönlendirmeye gelince. Dediğim gibi abim, ki 12 Eylül öncesinde ilkokulu bitirdiği için ve o dönem mahallemizdeki lisede anarşik olaylar fazla olduğu için babam ortaokula kendisini göndermemiş idi. Annem babam zaten ilkokul mezunu bile değil. Hatta İstanbul'un kenar semtlerinden Küçükköy'deki mahallemizde liseyi bitiren bile yoktu. Uzak yakın akrabalarım arasında dayım dışında liseyi bitiren yoktu. Hatta dayım benden 6 yaş büyüktü ve meslek yüksek okulunda okuyordu. Ona dedim ki: "Dayı ben dershaneye gidemiyorum, babamın maddi imkânı yok. ÖSS'ye gireceğim, acaba geçen yılın ya da önceki yılların ÖSS soruları var mı sende?" Dikkatinizi çekiyorum, cevapları var mı diye sormuyorum, emsal göreyim diye sadece sorular var mı diye soruyorum. Çünkü o dönemde böyle bir ÖSS soruları ve cevapları diye bir kitap yok. İşte dayımla bir gün Beyazıt'ta dolaşırken, ÖSS'ye hazırlanmam için bana bir dergi aldı. O derginin ismi Aşama Dergisi idi. İşte o dergiye abone oldum ve o dergi dışında başkaca hiçbir kaynağım yoktu. Bu cümleleri sorunuza daha iyi cevap verebilmek için uzun tuttum. Evet, işte o dergi benim üniversiteyi kazanmamı sağlayan, dolayısıyla hayatımı değiştiren bir dergi oldu.

Üniversitede işe Kemal Tahir'le koyuldum. Resmi tarih dışındaki tarihe olan ilgimde Kemal Tahir'in rolü başroldür. Keza Mete Tunçay'ın Tek Parti'nin Kuruluşu isimli kitap da ufkumu çok açtı. Refik Halit Karay'ın romanları, düz yazıları, otobiyografisi başucu kitaplarımdandı. Bana göre Türkiye'de bugün sağlam Türkçe ve üslup zenginliği açısından onu aşan bir romancı hala yoktur.. Üniversitede iken şiirde Orhan Veli, Ahmet Arif, Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Bedri Rahmi Eyüboğlu ve Edip Cansever'i keşfettim. Bu şairlerin bazı dizeleri var ki, insana ancak bu kadar olur dedirtir.

‘Bir kitap okudum ve tüm hayatım değişti’ diyebileceğiniz kitap oldu mu? Olduysa kitabın hangi özelliği onu bu kadar önemli kılıyor?

Hayatımı değiştiren dergiyi söyledim, ama önce hayatımda önemli yeri olan kitaptan bahsedeyim. Daha önce belirttiğim üzere, hani kıyma parasından çalıp aldığım Cingöz Recai isimli kitap vardı ya, işte o kitap "Bir kitap okudum hayatım değişti" diyebileceğim bir kitap oldu. Şöyle bir değişiklik: Lise ikinci sınıfa giderken parayla aldığım ikinci kitap, Peyami Safa'nın Matmazel Noralya'nın Koltuğu idi. Bu kitabı okumuştum. Bir gün edebiyat öğretmenimiz Yasemin Kavas sınıfta bir soru sordu, dedi ki: "Peyami Safa'ya ait bir kitap ismi söyleyin". Ben de parmak kaldırıp "Matmazel Noralya'nın Koltuğu" deyince, hocamızın gözleri fal taşı gibi açıldı. Çünkü o dönemde televizyonda da oynayan Dokuzuncu Hariciye Koğuşu desem şaşırılmayacaktı. İşte bu cevaptan sonra hocamız benimle daha çok ilgilendi ve beni edebiyata daha iyi ısındırdı. Yoksa sınıfımızın adı bile 5 Fen A idi. O cevabı vermeseydim belki de fenle ilgilenen biri hatta belki de fenni sünnetçi olacaktım.

Köşe yazarlığına başlama öykünüzü anlattınız. Yazarken beslendiğini kaynaklar neler?

Yazarken beslendiğim kaynaklardan biri de sokaktır. Sokakta gördüğünüz bir insan, bir hayvan, bir bina bazen insana umman kadar derin, Sahra Çölü kadar geniş bir perspektif sunuyor. Beslendiğim kaynaklar olarak elbette kitap, gazete, dergi ve interneti saymıyorum bile.. Ama örneğin televizyonu çok az izlerim. Haberleri, bazı kültür sanat programlarını ve tartışma programlarını ise düzenli olarak izlerim. Ha, bir de sinema var tabii.. Sinemaya gitmek de vazgeçilmezlerim arasındadır.

Geçen ay kültür-sanatta sağ-sol meselesi çok tartışıldı. İskender Pala, Ömer Lekesiz, Ekrem Dumanlı, Cihan Aktaş… gibi birçok isim bu tartışmaya dahil oldu. Siz düşünüyorsunuz bu konuda?

Kültür-sanatta sağ ve sol ayrımı yapmak kadar yanlış bir şey yoktur. Adam gibi kitap vardır, beş para etmeyen kitap vardır. Altın değerinde film vardır, teneke bile etmeyecek nitelikte film vardır. Dolayısıyla sol sinema daha iyidir, hayır sağ sinema daha iyidir ayrımı doğru değildir. Sağcı sinemacı-solcu sinemacı vardır, o kadar. Bir de İslami hassasiyeti daha yoğun olan sinemacı vardır. Mesela Kibar Feyzo… O film, solcu İhsan Yüce ile solcu Atıf Yılmaz'ın şekillendirdiği bir filmdi. Kabul ediyorum o filmde ve pek çok filmde örneğin din adamları hep şerefsiz, meymenetsiz tipoloji olarak resmedildi. Ama neticede ben olaya sanatsal açıdan bakıyorum. Böyle bakınca o filmdeki tiplemeler komikse, ben gülüyorum. Yani bir sanatsal etkinlikteki figürasyona ya da portrenin içeriğine bakarken eğlendirip eğlendirmediğine bakarım, kurgunun sağlamlığına bakarım. Yoksa din adamlarının nasıl bir profil çizdiğini ya da çizmesi gerektiğini entelektüel yazılarla, örneğin  Zaman gazetesi, Taraf gazetesi, Star Açık Görüş ya da Radika-2'nin yorum sayfalarını okuyormuş hissiyle o faaliyeti tahlil etmem.

11598Ama şunu da eklemeliyim:  Muhafazakâr ya da İslami hassasiyeti yüksek isimler ne yazık ki kültür ve sanatta yıllarca geride kaldılar. Ama artık öyle değil. Bugün Murat Menteş diye bir isim var mesela.  Dublörün Dilemması, Korkma Ben Varım gibi kitapları yazabilmiş adamdır. 10 tane Pınar Kür, 1000 tane Özdemir İnce eder. Bugün yaşayan edebiyatçı ve yazarlar arasında Mustafa Kutlu'nun kıymetini kim tartışabilir? Ahmet Turan Alkan'daki Türkçe ve o Türkçe'nin hâkim olduğu üslup, bugün kaç solcu yazarda var? Hakan Albayrak'ın Ebuzer'i ki, hâlâ niye filmi yapılmaz merak ediyorum. İnanıyorum ki, tıpkı medyada olduğu artık kültür ve sanatta da muhafazakâr veya dindar yazarlar, yönetmenler, kültür adamları 21. yüzyıla damgasını vuracaktır. Yalnız yukarıda söylediklerimle çelişki gibi görünmesini istemem, muhafazakâr sinema ile muhafazakâr sinemacı ayrımını burada da yapmak istiyorum.

Darbeler, ihtilaller, cuntalar... Türkiye karanlık bir sarmalın içinde kalmış yıllar yılı. Bunun romanı yazılmalı, filmi çekilmeli… Kim yazsın kim çeksin?

Valla, böyle bir filme gerek var mı diye düşünüyorum. Zira biz bu filmi çok görmüştük?! Ama madem yeni bir film yapılacak, kadro şöyle olmalıdır: Yapımcı: Kozmik Cunta Filmcilik.. Yönetmen:  Abdurrahman Yalçınkaya.. Senaryo. Sabih Kanadoğlu.. Konsept Danışmanı: Süleyman Demirel.. Başrol oyuncuları: Ertuğrul Özkök, Uğur Dündar, Yılmaz Özdil.. Figüranlar: Bekir Coşkun, Can Ataklı, Mustafa Mutlu.. Ulaştırma: Hürriyet gazetesi ulaştırma servisi.. Müzik: Çelik.. Makyaj: 367 Güzellik ve Güzelleme Merkezi.. Dış Ses: Michael Rubin Dublör: Nuray Mert Suflör: İlhan Selçuk… Filmin ismi de şöyle olsun: Cumba'dan Rumba'ya; Cunda'dan Cunta'ya.

Şu Babıâli, doğruları yazmayı, cuntacı olmamayı, demokrasiden yana olmayı, inanca saygı duymayı öğrenecek mi?

Doğruları yazanlar, cuntacı olmayanlar, demokrasiden yana olanlar, inanca saygı duyanlar daha cesur olursa, karşı tarafa öykünmeyi bırakırsa, kompleks girdabında debelenip durmaz ise, kendi içinden biraz öne çıkan insanların ayağının altına sabun koymaktan vazgeçerse bu saydığınız medya mantığı yok olup gidecektir. Maalesef muhafazakâr medya içinde karşı tarafa devamlı höyküren ama içten içe de onlara öykünen bir takım insanlar var. Bunların da şarlayanlarla birlikte tasfiyesi gerekiyor. Tabii demokratik usuller çerçevesinde!

Çok teşekkür ederim.

 

Yılmaz Yılmaz sordu

Güncelleme Tarihi: 13 Şubat 2010, 18:12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20