Kitap âşığı vali Orhan Alimoğlu ile konuştuk

Bir vali düşünün ki Fethi Gemuhluoğlu'ndan, Cemil Meriç'ten, Yaman Dede'den, Turgut Cansever'den, Mehmet Harmancı'dan, Sadettin Ökten'den alıntılar yapıyor konuşurken. Geçtiğimiz günlerde vali olarak Karabük'e atanan Orhan Alimoğlu ile, kitaplar, okuma eyleminin niteliği ve yaptığı çalışmalar üzerine konuştu Ömer Yüceller..

Kitap âşığı vali Orhan Alimoğlu ile konuştuk

 

Bir vali düşünün ki Yunus Emre'den dörtlükler, Mevlana'dan beyitler, manzum vecizeler okuyor. Fethi Gemuhluoğlu'ndan, Cemil Meriç'ten, Yaman Dede'den, Turgut Cansever'den, Mehmet Harmancı'dan, Sadettin Ökten'den, Mehmed Niyazi'den, Mustafa Kutlu'dan, Rasim Özdenören'den alıntılar yapıyor. Bir Osmanlı valisi ve paşası olan Ahmet Cevdet Paşa'dan örnekler veriyor. Daha önce bir yazıyla kendisini tanıttığımız Orhan Alimoğlu ile, vali olarak yeni atandığı Karabük'e gitmeden önce kitabı, okumayı, kültürü ve bunların bürokrasideki yerini merkeze alan bir söyleşi gerçekleştirdik.

Çok genel bir soruyla başlayacağım. Kitap deyince, okumak deyince, tanışmak deyince, muhabbet deyince aklınıza ne geliyor? Bu kelimeler size neler çağrıştırıyor?

Kitap deyince... Malum insanların bedeni ihtiyaçları var, yemek gibi. Bununla birlikte zihinlerinin, kalplerinin de bilgi, öğrenme, anlama ihtiyacı var. Gerçi yeme içmenin de bir hikmet ve zevki var ama öğrenmenin, bilgi edinmenin bundan daha kuvvetli zevki olduğunu söylüyor bilenler. Bizim de kendi çapımızdaki ufak tecrübelerimizle bunun böyle olduğuna dair kanaatlerimiz sağlam. O bakımdan insanın tabii ihtiyaçlarından, zaruri ihtiyaçlarından birisi. Öğrenme de ya dinleyerek ya okuyarak oluyor. Kitap dediğimiz zaten, ilahi kitaplar dışında, insanlar insanlar için yazıyor, insanlara bir bakıma mektup gönderiyorlar; "Size de lazım olabilir bu bilgiler" diyorlar. Bir bakıma yardımlaşma, bir bakıma tanışma... Ve hakikaten insanın beyin, ruh ve gönül tarafı doğru bilgiden, güzel bilgiden müthiş zevk alıyor. Zaten buna, öğrenmenin en üst derecesine, "zevkle idrak" diyorlar. O bakımdan, bu kitap işi anlayabildiğimiz kadarıyla, yani öğrenme işi ve ihtiyacı, çok zaruri, kaçınılmaz, anlayabildiğimiz kadarıyla meşgul olunması gereken bir şey. Okumak da bu kapsamda anlaşılabilir.

Tanışmak da...

O dörtlüğü sizden duymayı çok seviyoruz.

Zaten tanışmak deyince benim ilk aklıma gelen, malum, bizim Yunus'un tanışma dörtlüğüdür: "Gelin tanış olalım, işi kolay kılalım, sevelim sevilelim, dünya kimseye kalmaz". Bunu UNESCO'nun bir salonunun duvarına yazmışlar diye duymuştum.

Bu tanışma işi de insanların ihtiyaçlarından birisidir. Yunus zaten orada söylüyor işte, tanışınca iş kolaylaşıyor. Ondan sonra sevgi başlıyor. Sevince seviliyorsunuz. Zaten hepsini söylemiş Yunus; dünya kimseye kalmıyor. Bütün mesele burada hoşça bir iz bırakmak, hoşça bir ses bırakmak.

Muhabbet denilince... Şimdi bizim medeniyetimize, malum, irfan ve muhabbet medeniyeti denir. Yunus'un biraz evvelki beyitinde söylediği gibi "sevelim sevilelim". Sevilmenin şartı sevmekmiş. Seven sevilirmiş. Bir başka büyük de şöyle diyor; "sevilir seven, sövülür söven, dövülür döven". Bu işin düzeni böyleymiş, sevilmek için sevmek lazım. Kainattaki en üstün varlık insandır. Zaten insanı sevmeye, insanı anlamaya başladınız mı bütün mahlukatı seviyorsunuz. Yaman Dede diye büyük bir zat var malumunuz. O diyor ki; "Mevlana'yı anlayınca kurtları kuşları da sever oldum". Bilirsiniz o Mevlana âşıklarından biridir.

Muhabbet, mahlukatın yaratılışındandır. İnsanlığın, Peygamber'in yaratılış sebebidir. Yani muhabbet diye bir önemli iş varmış ve bizim milletimiz de, Selçuklu, Osmanlı, keza cumhuriyette devam ettiriyoruz, bir muhabbet medeniyeti kurmuşlar, sevmeye sevilmeye dayanan. Dün akşam bir büyük hocamızdan dinledim televizyonda; bizim atalarımız çok uzun süre bütün milletlerle iyi geçinmişler. Dara düşen biri, bir zaman Fransızlar'dan yardım istemiş. Demişler ki; "Fransuva zamanında Kanuni bize yardım etti, size yardım etmemek olur mu?" Bizim medeniyetimiz, benim anlayabildiğim kadarıyla, bir irfan, bir muhabbet medeniyeti. Bunun içine çok güzel şeyler giriyor. İyi bir kavram. Muhabbet etmek... Türküde var ya, "gel gönül seninle muhabbet edelim, araya kimseyi koyma sen gönül". Bizim işimiz budur. Biz dediğim, ecdadımız. Medeniyetin, kültürün temelinde bunlar var. Onun için bu kavramların içi doldurulsa, iyi anlaşılsa herkese iyi gelir, strese de faydalı olur kanaatindeyim.

Sadettin Ökten Hoca'dan duymuştum: "Bizim insanımızda bunalım yoktu. Bunalım Batı medeniyetinindir. Biz Batıya öykünüyoruz."

Evet...Merhum Fethi Gemuhluoğlu Ağabey de söyler. Sadettin Bey naklen söyler. Cemil Meriç söyler. Bütün "bilenler" bunu söyler.

Muhabbet antidepresan o halde...

Evet. Muhabbet antidepresandır kanaatimce. Çünkü insanlar eksik olunca bunalıyor. Dünyanın zorlukları var tabi... Kolay yolu bulamadığınız zaman bunalıyorsunuz. Depresyon diyorlar bunun adına, stres diyorlar. Bundan kurtulmanın yolu, insanla muhabbettir, hatta tabiatla. Dostluk diyor ya merhum Fethi Gemuhluoğlu. Bütün her şeyle dostluk. O zaman bunalma azalıyor. Gene işittiğim güzel bir söz var. Diyorlar ki; "bize gam gelmez değil de gam eylenmez". Yani durmaz bizde, gider. Neyle gider? Muhabbetle gider, selamla gider, kelamla gider.

Allahımız var, ne gamımız var... Bizim medeniyetimizin, kültürümüzün, irfanımızın temelleri bunlar. Ecdadımız bunlara vücut buldurmuşlar. Somutlaştırmışlar, tecessüm ettirmişler. Onun için biz bunları şimdi anlamaya çalışıyoruz ve anlarsak bunların bize iyi geleceği kanaatindeyim.

Bir vali olarak pek çok konuyla ilgili çalışma yapıyorsunuz. Çok başarılı icraatlarınız var ama öne çıkan özelliğiniz kitaplara olan ilginiz. Kitapları çok seviyorsunuz, kitapları çok sevdiriyorsunuz, kütüphaneler kuruyorsunuz, adeta kitap seferberliği başlatıyorsunuz. Sizin kitaplarla, kitap okumayla tanışıklığınız ne zaman, ne şekilde başladı?

Benim kitap okumayı fark etmem sanıyorum lisede iyi şekilde başladı. Ortaokulda da güzel söz duyunca onun peşine düşmek, onu hafızamıza kaydetmek alışkanlığı vardı. Ben Antalya Akseki'nin bir köyünde doğdum. İlkokulu orada okudum. Elimize ders kitabı hariç kitap geçmezdi. Dedemin birkaç kitabı vardı. Siyer -i Nebi, Hz. Ali'nin Cenkleri, Güvercin Hikayesi... Bunların dışında pek kitap görmedik. Ama yolda gazete parçası görsek "ne yazıyor bunda?" diye merak ederdik, belki iyi bir şey vardır diye. Ortaokuldan liseye doğru gelince yavaş yavaş iyi metinlere, iyi şiirlere rastlayınca anladık ki bunların bir tadı var, zevki var ve insan bünyesinde, insan zihninde, insan ruhunda, insan gönlünde bunlar genişleme sağlıyor, ferahlık sağlıyor, insana iyi geliyor. Hiç unutmam rahmetli Abdurrahim Karakoç'un "Hasan'a Mektuplar" kitabını. Osman Yüksel Serdengeçti bizim hemşerimizdir, Antalya'daydı o zaman, o yayınlamıştı kitabı. Arkadaşlarımızla beraber lisede yurdun terasına çıkardık, onu beraberce yüksek sesle okurduk. Ve ezberlemiştik onu o zaman. O zamanlardan beri güzel hikaye, güzel şiir, güzel söz, güzel kitap... İnsan bir kere tadını aldığı zaman, sonrasında da güzel geliyorsa peşinden gidiyorsunuz, takip ediyorsunuz. Böyle bir başlangıç... Sonra devam ettik. Memur olduk ondan sonra.

Üniversitedeyken Ankara'da?

Ankara'da tabi aynı şekilde devam ettik. Ben Ankara'ya üniversiteye ilk geldiğim zaman, Zafer Çarşısı'nda kitapçıları dolaşırken Cemil Meriç'in Bu Ülke'sine rastladım. İlk defa orada rastladım. 73-74 yılları... Onu alınca zevkle okudum. Biliyorsunuz Cemil Meriç'in nesri şiir gibi. Kitap, güzel bilginin, güzel kelamın muhafaza edildiği kutu, muhafız, ilaç. Tadını alınca bırakamıyorsunuz. Çikolatanın tadını alan bir adam çikolata aramaya başlıyor. Güzel kebap yiyince aramaya başlıyor. Size ne zevk veriyorsa onu aramaya başlıyorsunuz. Biz de okumanın peşini bırakmadık. Çünkü kendi payıma, bana iyi geldi. Zararını değil çok faydasını gördüm. Bırakmamaya çalıştık. Daha sonra memuriyet oldu. Fakültede talebeyken Emekli Sandığı'na memur olarak girdim. Hem fakülteye devam ettik iki sene, hem de orada çalıştık. Talebeyken çok rahat kitap alamıyorduk. Gerçi o yıllarda şimdiki kadar çok kitap yoktu ama alamıyorduk. Türk Tarih Kurumu yayınevine gitmiştim. Orada güzel kitaplar gördüm ama paramız yoktu. İlk maaşımı alınca gittim, bütün almak istediğim kitapları aldım. Oradan Kocatepe'ye kadar iki tane büyük poşetle dinlene dinlene gittiğimi hatırlıyorum hâlâ ama zevkliydi. Yorucuydu ama zevkliydi.

Halk kütüphaneleri sevmez diye bilinir. Vali olarak gittiğiniz her şehirde de ya kütüphane kuruyorsunuz ya da kütüphaneye destek oluyorsunuz. Bu kütüphaneler dolup taşıyor. Bunu nasıl başarıyorsunuz?

Bizim medeniyetimiz kitaplı bir medeniyet. Bu sadece semavi kitap manasında değil. Mehmed Niyazi Bey Abi'den duymuştum, İstanbul'daki kütüphanelerimiz uzun yıllar boyunca dünyanın en zengin kütüphaneleri olmuş. Keza bir büyük hocamızdan duymuştum, Halep'teki kütüphanelerde bugün bizim aklımıza sığmayacak kadar kitap varmış. Bizim medeniyetimizde kitap önemli. Bu uzun süre devam etmiş, hâlâ da devam ediyor. Biraz eksilme olmuş, bu eksilenleri tamamlamak gerek. Bir şey eksikse tamamlanmadığı zaman sağlık olmuyor, huzur olmuyor. Uğraşmak lazım. Herkesin hasta olmasını beklemeden hastane yapmak lazım.

Türkiye'de kütüphane olmayan il ve ilçe hemen hemen yok ama koleksiyonları, muhtevaları ve fonksiyonları zayıflamış. İnsanlara tattırılmamış, süreklilik sağlanamamış, oralara bu işe ehil adamlar konulamamış. Böyle zorluklar var. Ama bu bir temel ihtiyaç. İyi baktığınız zaman, konuştuğunuz zaman buna kimse itiraz etmiyor da nasıl yapılacağı konusunda zorluk var, eksiklik var. Biraz meşgul olduğunuz zaman bu iş anlaşılıyor, o zaman diyorsunuz ki bu buranın ihtiyacıdır. Biraz bakınca, uygun personel koyunca, koleksiyonunu zenginleştirince, biraz da insanlara tattırınca zaten müşterisi de oluşuyor. Birlikte gelişiyor bu işler. Yani insan anladığı işi anlatabiliyor. Bildiği işi öğretebiliyor. Yapabildiğini yaptırabiliyor.

Her şehirde bir kültür seferberliği başlatıyorsunuz adeta. Bir şehri harekete geçirirken nasıl bir yol izliyorsunuz?

Başta konuştuğumuz gibi... Kültür ihtiyacı var. Bilgi, kültür veya irfan dediğimiz geleneksel olarak... Cemil Meriç “Kültürden İrfana” diyor ya... Bu ihtiyaç. Aksi takdirde insanlar eksik kalıyorlar. Bunun için insanlar ihtiyaç hissettikçe, bunlar biraz da destek ve teşvik bulunca, çünkü marifet iltifata tabidir derler, yani iltifat edince meyil gelişiyor. Adım adım, sabırlıca... Biraz tabi sabır ister kültür.

Tohum eker gibi...

Tohumu ekersiniz, ondan sonra biraz sularsınız, çapalarsınız, olabilir. İnsanlara bunun ihtiyacını hissettirmek, talep hasıl etmek, talep uyandırmak, ondan sonra da talebi karşılamak suretiyle iyi geliyor insanlara. Azdan başlıyor. Zaten bütün iyi işler üç beş kişiyle başlar, sonra yayılır. Ama bu işlerle ilgilenecek Kültür Bakanlığı var, Kütüphaneler Müdürlüğü var. Bütün mesele kimin muhtevasının ve fonksiyonunun daha işe yarar hale geldiği, canlandırıldığı. Bunu yapmaya çalışıyoruz. Kaldı ki zaten mülki idare amirlerinin yani kaymakamın, valinin işi budur; mekanizmayı çalıştırmak.

Diri tutmak...

Diri tutmak, canlandırmak, geliştirmek, ataleti önlemek, teşkilatları daha iyi çalıştırmak.

Memuriyette şunu gördük; mülki idarede insanların hemen hemen bütün ihtiyaçlarıyla sorumlusunuz. Yani insanlara borcunuz var. İnsanların ihtiyacı olan şeyde onlara yardım etmeniz lazım, yol göstermeniz lazım. Bir de bir yerde nüfusun yarıdan fazlası öğrenci ve öğretmendir. Ya da veli olarak da... Eğitimin ilgilendirmediği kimse yok. Toplumun büyük kesiminin zaten işi okul. Okul ne demek? Kitap okunan yer demek. Öğrenci ne demek? Okuyan adam demek. Öğretmen ne demek? Okutan adam demek. Bu gayet tabii ve zaruri vazife. Bizim biraz yenmeye çalıştığımız, eşin dostun söylediği, aslında çok farklı bir şey yaptığımız yok da, öyle anlaşılması, biraz üstünde durmaktan. Okula gitmekle olmuyor. Artık bugün bu konuyu çok tartışıyoruz ve yaptığımız işin iyi olmadığından şikayetimiz var. Biraz dikkat çekerek, bu iş nasıl iyi olur, nasıl mükemmel olur? Bir de şimdi şuna rastladım ben; çok kabiliyetli güzel çocuklar var, okumak istiyor ama okuyacak kitap bulamıyor. Kendi talebeliğimde de bu başımdan geçtiği için... Hele birçok küçük yerde satılmaz kitap. Kitapçı çok azdır. Kitapçı olsa bile, bir kısmının parası yoktur alamaz.

O bakımdan bu ihtiyacı karşılamak kamu görevlisi olarak bizim, devletimizin zaten zaruri görevimizdir. Bu bir fantezi, fazladan bir iş değil, zaruri bir iş. Her işin temeli insanın kültür yapısıyla alakalıdır. İnsan diğer yaptığı işleri zihni altyapısına göre yapıyor. Memur da olsa çiftçi de olsa... Fikri neyse zikri odur derler ya, insanlar anlayışına göre, bilebildiği kadar, öğrenebildiği kadar yapabiliyor. İyi patates, iyi karpuz yetiştirmek için önce iyi insan yetiştirmek lazım. Onun iyisini bilen, hilesiz dürüst yetiştiren... Doğru bilgi, sağlam bilgi, insani bilgi insani değer kazandırmak için, insana değer kazandırmak için lazımdır. Herkese kendi çapında lazımdır. Çoban da olsa lazımdır. İyi çoban için insani değer kazanmak lazımdır ki koyuna kuzuya eziyet etmesin, zevkle yapsın o işi. Bu yüzden öğrenmek temel ihtiyaçtır.

12 sene mecburi eğitim diyoruz ama bunun içinin iyi doldurulması lazım. Muhtevasına biraz bakmalı. Mesela benim Aksaray'da duyduğum bir söz var, bir köyde rastlamıştım; "çift ile koyun gerisi oyun". Köylüler işi formüle etmiş. Bir de malum bizim medeniyetimiz manzum söz söylemeyi, sözü manzum düşürmeyi seviyorlar, vezinli söylemeyi seviyorlar. Köylü burada çiftçiliğin ve hayvancılığın önemini vurguluyor. Hakikaten köylü kasabalı için, toprakla meşgul insan için bunlar çok önemlidir. Şehirde olan için de... Toprakla meşgul olunmazsa ne yiyip ne içeceğiz? Apartmanda et olmaz. Süt olmaz. Buğday da yetişmez. Onun için meselelerin bütünlüğüyle ilgilenmeli. Yoluna da bakacağız, suyuna da bakacağız. Ziraatine ticaretine... Bakmazsanız olmaz. Spora da, sağlığa da... Ama öncelik itibariyle gençlikte yetişme işine bakarsanız sonrası iyi olur. Sadece okumayla meşgul olmadık, olmamak lazım, yetmez, ama temeldir. Bunun öne çıkması, öne çıkaranlar yüzündendir.

Efendim tevazu sahibisiniz, kendinize pek pay çıkarmadınız ama kitapla alakası olmayan insanları dahi bir şekilde okutuyorsunuz. Okudukları kitabı hayata geçirmeye gayret ediyorlar. Bunun için yolunuz ve yönteminiz nedir?

Öyle bir şeyden haberim yok ama duyduğum güzel sözler veya formüller var. Diyorlar ki; insanın söylediği söz kendisine tesir ederse başkasına da tesir eder. Bir de söylediğin işle yaptığını icra edersen..İşte "yapmayacağınız şeyi niçin söylüyorsunuz?"

İmam-ı Azam'ın bal hadisesi gibi...

Onun gibi. İnanmadıklarımı, anlamadıklarımı kimseye söylememeye çalışıyorum. Anlamadıklarımı anlamaya çalışıyorum, lazım olanları. Anladıklarımı ihtiyacı olanlara anlatmaya çalışıyorum. İşimiz bu zaten, memuriyet, geçimimiz buradan, mesleğimiz bu. Tesir hasıl oluyorsa bundan oluyordur. İnanarak, anlayarak söylemekten oluyordur. Demin de söylediğim gibi, söylediğiniz söz kendinize tesir ederse başkasına da eder. Bir de buna ilaveten, sözümüz tesir etsin diye zaten kendim de sebat ediyorum, okumaya devam ediyorum.

Her kitabı herkese okutmuyorsunuz. Adeta bir hekim gibi, ilaç kabilinden, belirli dozlarla kitapları veriyorsunuz. Bunu nasıl yapıyorsunuz?

Estağfurullah. Bu senin kanaatin, senin hüsn ü zannın ama... Her elbise herkese uymadığı gibi, her yemekten herkes hoşlanmadığı gibi; okumak, kitap, bilgi... Hepsi herkese iyi gelmez. Çünkü insanların inançları farklı, kültür seviyeleri farklı, meşrepleri farklı. Bunu denk getiremediğimiz zaman okuma sürmüyor. O zaman ne yapıyoruz? Doktora gidiyoruz, ilaç iyi gelmedi deyip değiştiriyoruz. Bunu tutturmak lazım. İnsanların ihtiyaç duyduğu, zevk alacağı konular. Bir de meşrep var, mizaç var. İnsanların zevk alma, anlama halleri, tarzları, dereceleri, seviyeleri... Bu farkları dikkate alarak çeşitlendirmeli... Tabi yaş farkı var, meslek farkı var. Bunlara göre çeşitlendiremezseniz olmuyor. Doktorun her hastaya farklı ilaç vermesi gibi bir şey bu. Başka türlü yapsanız olmaz.

Çocukları, gençleri çok önemsiyorsunuz ama yetişkinlere de çok kitap okutuyorsunuz. Bu daha zor gözüküyor. Bu zorlukla nasıl savaşıyorsunuz?

Gerek insani gerek resmi açıdan gençler önceliklidir. Çocuklar ve gençler önceliklidir. Çünkü onlar şimdi ne kazanırsa ilerde onu harcar. Çocukluğunu, gençliğini eksik geçiren insanların sonrası zor olur. Sıkıntı çekerler, etrafa da sıkıntı verirler. Gençlere yetişme çağında yardım etmek lazım. Zaten tahsil çağı diyoruz, bir şey hasıl olmalı ki sonra mahsulü kullansınlar. Gençlere önceliğin sebebi bu. Zaruri bir şey, önemli bir şey. Ama beşikten mezara kadar gayret var. "Beşikten mezara kadar ilim talep ediniz" diyor Son Peygamber. Bu demektir ki insanların son nefese kadar bilgiye ihtiyacı var. Yani öğrenme ihtiyacı, yenilenme ihtiyacı. Zaten bu işlerle ilgilenenler görüyor, öğrendikçe öğrenilmesi gereken ne kadar çok şey olduğunun farkına varıyor. Hani diyor ya Sokrates, "bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir". Öğrenmeye, anlamaya başladığınız zaman işin devamının çok ve güzel olduğunu fark ediyorsunuz. Bir kısım insanlar var ki gençliğinde fırsat bulamamış, mahrum kalmış. Onların da ihtiyacı var. Hepimiz bir takım şeylerden mahrum kalıyoruz. 10 yaşında öğrenmediğimiz şeyi 40 yaşında öğreniyoruz. Çünkü ihtiyaçtır.

Tabi bizim, kamu görevlilerinin, memurların kağıtla yapılan işlerimiz var. İyi yazmamız lazım ki insanlar zarar görmesin. Vatandaşın sorusuna iyi cevap vermek lazım ki boşa yorulmasın. Kamu görevlilerinin gelişmesi lazım ki hem vatandaşın hem kendisinin işi kolaylaşsın. Bir kısım memurdan vatandaş çok şikayet eder. Anlamadı, işimi yapmadı, oyaladı vesaire. Bütün bunlar neden olur? Eksik bilgiden olur veya bozuk niyetten olur. Bozuk niyet de benim kanaatimce eksik bilgiden olur. İnsani değerler eksik olunca insanın niyeti düzelmeyebilir, kendine hakim olamayabilir. Bütün bunların ilacı olarak da sağlam bilgi, sağlam insani değerler kazanmak gerek. Bunun da yolu kitaptır. Kitapları da ikiye ayırırım: 1) Canlı olanlar, yürüyenler 2) Canlı olanların eserleri... Kitab-ı natık, kitab-ı sakit. Zaten bunların ikisi de bir. Kesrette vahdetin içinde. Ahmet Cevdet Paşa var malumunuz. Büyük bir ilim ve devlet adamı. Muhteşem bir adam. Onun devrinde bir papaz Sultan Hamid'e mektup yazmış. Papaz İslam Dini'ni incelemiş, müslüman olmaya karar vermiş. "Bana yol gösterin" hatta "izin verin" gibi bir mektup yazmış. Bunu, cevap vermek üzere Cevdet Paşa'ya havale etmişler. Cevdet Paşa'nın cevabı Türk Tarih Kurumu'nun yayınladığı Tezakir'de var. Paşa çok güzel, veciz bir cevap vermiş. Orada şöyle bir şey dikkatimi çekti: "Bizde bilenlerin, ulemanının öğretmek borcu vardır" diyor. Vazife demiyor, borç diyor. "Sizin gibilere, talip olanlara öğretmek borcumuzdur" diyor. Bizim de muhatap olduğumuz insanlara, mensup olduğumuz yerlere anlayabildiklerimizi anlatmak borcumuz var. Borcumuzu ödemeye çalışıyoruz. Yaptığımız ilginç bir şey değildir, yapmaya çalıştığımız şey borç ödemeye çalışmaktır.

Bir hadis-i şerif var; "Ya öğreten ya öğrenen ya dinleyen ya da bunları seven ol ama sakın beşincisi olma yoksa helak olursun."

Evet. Yine merhum Fethi Abi'nin ruhunu şad edelim. Diyor ya, "her şey söylenmiştir." Bunu da Peygamber-i Ekber söylemiştir. Ya öğreten ya öğrenen ya dinleyen ya da bunları seven olun, bunların dışında olmayın. Çünkü bunların dışında kalmak tatsız, sevimsiz bir bölgede kalmaktır.

İnsanlar sıkılıyor şimdi. Yeryüzünde bir çok insan huzurlu olamıyor bundan dolayı. Bizim klasiklerimizden meşhur bir kitabımız var ya, Kutadgu Bilig; saadet veren bilgi demektir. Doğru bilgi, sağlam bilgi, irfan insanı mest ediyor; insana saadet veriyor, mutlu yaşatıyor. Bunun için uğraşmak lazım.

Ben kendimden de biliyorum; yazarlar, hocalar, düşünürler sohbetlere geldiğinde katılımcıları soru sormaya teşvik ediyorsunuz. Sorunun önemi nedir?

Öğrenmenin iki temel yolundan biri iyi dinlemek. "Dinle" diyor ya Mesnevi'de, "Bişnev". İkinci yol okumak. Yani bir kulakla okunur, bir gözle okunur. Dinlemek çok önemli ama iyileri bulunca dinlemek lazım. Ulaşım da kolaylaştı. Bir de talep edildiği zaman birçok şey gerçekleşiyor. Samimi talep olduğu zaman Allah kolaylıklar veriyor. Bulunduğumuz yerlerde büyük hocalarımız, kıymetli sanatkarlarımızla karşılaştık, davet etmeye çalıştık, çalışıyoruz. Gençler onlarla tanışmaktan çok zevk alıyorlar, hatta büyükler de zevk alıyorlar. Tanınmış, güzel insanları, ilim irfan ehlini tanımaktan çok zevk alıyor insanlar, hoşlarına gidiyor.

Birçok insan okumaya erken alışmadıysa zorlanıyor ama dinlemek kolayına geliyor, hoşuna gidiyor. Bu da doğru bir şey ama şöyle bir fark var: Sual kelimesinin manası istemektir. Sail... Biz onu dilenci diye çevirmişiz. Halbuki o dileyici... Ekmeği yoksa ekmek dileyecek, bilgisi yoksa bilgi dileyecek. Sual kelimesi de aynı kökten geliyor. İstemek... Neyi istemek? Öğrenmeyi istemek. İnsan sorarsa öğreniyor. Büyük âlimlerden birinin sözüdür: "Sual ilmin yarısıdır." İnsan sorusundan belli oluyor zaten, soru onun seviyesini gösteriyor ama aynı zamanda ilerleme talebini de gösteriyor. Sorarsa öğreniyor. "Sormaz ki bilsin, bilmez ki sorsun" diyorlar. Sorarsa öğrenecek, öğrenince bilecek, bilince güzel olacak.

Hazreti Ömer'e atfedilir, "kişinin aklı sorduğu sorudan belli olur."

Evet, pek çok söz var bu konuda.

Çok kitap okumak yeterli mi?

Ben "çok okumak" tabirini pek kullanmıyorum. Diyorum ki "iyi okumak". Hatta bugünlerde iyi bir kavrama rastladım, çok hoşuma gitti: "okuranlar". Mehmet Harmancı Hoca'nın bir kitabında gördüm. Okumaktan gayemiz insana lazım şeylerin anlaşılmasıdır, bunların insana yerleşmesi, onun adeta sıfatı haline gelmesidir. Bunun için de çoktan ziyade iyi, sağlam okumak lazım. Okuduğunu anlaması lazım. Anlaşılması lazım ki onu uygulasın, güzel bir hayatı olsun. Bu yüzden "okuranlar" tabiri çok güzel.

Okullarımızda bunun üzerinde pek durmadan hızlı okuma yarışmaları yapıyoruz. Bir hikaye anlatırlar; adamın biri hızlı okuma tekniğiyle Tolstoy'un bir kitabını okumuş, "ne anladın?" sorusuna "olay galiba Rusya'da geçiyor" cevabı vermiş. Yani önemli olan "okuranlar" olmak, okuduğunu anlamak. Keza Yunus bunu da söylüyor, "çün okudun bilmezsin"... Mustafa Kutlu Hocamız'ın Beyhude Ömrüm'de olsa gerek; dağı taşı parçalayıp bir bahçe yapmaya çalışır. Okuyan da der ki, dünyaya zaten bir bahçe yapmaya geldik. Gül Yetiştiren Adam'ı okuyan adamın gül dikmesi lazım gelir. Ben bu kanaatteyim. Kuzuların güzelliğini anlayan bir adam kuzu peşine düşer. Bahçe seven bahçe yapar, etrafı güzelleştirir. Turgut Cansever Hocamız Peygamberimiz'in bir hadisine atfen "insanın vazifesi dünyayı güzelleştirmektir" diyor. Okumanın gayesi budur, etrafı güzelleştirmektir. "Desinler" diye okumamalı.

Sizden duymuştum sanırım, Mehmed Akif az kitabı çok okurmuş. Bir de Cevdet Paşa, bildiğini ziyadesiyle bilirmiş.

Doğrudur. Cevdet Paşa için "bildiğini pek ziyade bilmesiyle maruf" diyorlar. Yani ihatalı, tam. Zaten bizim kültürümüzde "bütün adam" tabiri var. "İnsan-ı kâmil"... Meseleleri bütün yönleriyle bilen, ihatalı bilen, yarım yamalak değil. Zaten o zaman bilginin güzel neticeleri olur, güzel eserler olur. Köprü yaparsınız 500 sene durur. Sinan'ın yaptıklarına bir şey olmuyor. Selçuklu'nun birçok eseri duruyor. Özel olarak yıkmaya uğraşmadıkça yıkılmıyor. Keza yüzlerce yıl önce güzel yazılmış kitaplar duruyor. Yaptığımızı güzel yapmayı iyi okuyanların anlayacağını ve uygulayacağını düşünüyorum.

Genel olarak gençlere tavsiyeleriniz nelerdir?

Konuştuklarımızın içinde zaten çoğu var ama yetişme çağında, öğrenim çağında bunun tam hakkını vermeleri gerek. Şimdiki gençler sınava hazırlanıyor. Ortaokulda SBS, Lisede LYS... Ama hayat baştan sona sınav. Eğitimi hayata hazırlanmak, hayat sınavına hazırlanmak şekline çevirmemiz lazım. Bunun için de sağlam ve tam öğrenme lazım. Müfredata baktığımız zaman tarih diye bir ders var. Niye? Çünkü insanın "önce"yi bilmeye ihtiyacı var. Öncekilerin başından geçenleri bilince kendi için tecrübe oluyor, ne yapacağını görüyor. Ayna gibi. Fen dersi lazım çünkü güneşin ısısı var, ışığı var, rüzgar var, tabiat var. Bunların özelliklerini, huyunu suyunu anlayacaksınız ki evinizi ona göre yapacaksınız, yola ona göre çıkacaksınız. Meteorolojiye bakacaksınız, ıslanmayalım diye şemsiye alacaksınız. Müzik öğreneceksiniz ki hem dinleneceksiniz, hem zevk alacaksınız.

Gençlerimiz hayat sınavına hazırlansın. Bu sınavda çürük bilgi işe yaramaz. Eğreti bilgi bir işe yaramaz. Sınavdan sonra unutulan bilgi hayatta bir işe yaramaz. Bu kendimizi aldatmak olur. Dört işlemi sağlam öğrenen adam ömür boyu kullanır. İşe yarar bir türkü öğrenen adam ömür boyu kullanır bunu. Gençler sağlam bilgi sahibi olsun, korkmasınlar, dünya geniş. Ama insanın dünyası biraz da kanaatimce bilebildiği kadardır. Az bilenin dünyası dar ve sıkıcıdır. Çok bilenin ferahtır, geniştir. Dünyayı genişletmenin, güzelleştirmenin yolu doğru bilgi elde etmektir. Gençlere çok okumayı değil, iyi ve zengin okumayı tavsiye ederim. Gençlerimiz etraflarında kültürünü, bilgisini, yaşayışını beğendikleri insanlara "kimi okuyayım?" diye sorsunlar. Çok satanlar listesine bakmasınlar. Tavsiyeyle kırk kitap okuyan biri zaten bundan sonrasını kendisi seçebilir hale gelir. Popülarite takip etmek yerine Cemil Meriç'in ifadesiyle "zirveleri tanıma"yı, yerliden yabancıya doğru, günümüzden geriye doğru yöntemiyle daireyi genişletmelerini tavsiye ederim. Ufku tarasınlar, yazarların serilerini bitirmeye çalışmasınlar.

Şu sıralarda ne okuyorsunuz?

Sadettin Hoca'nın "Örselenmiş Osmanlı'dan Medeniyet Umuduna"yı okudum en son. Ahmet Güner Sayar Hoca'nın "Abdülbaki Gölpınarlı" kitabını ve Mustafa Gündüz Hoca'nın "Eğitimci Yönüyle Ahmet Cevdet Paşa" kitabını okuyorum. Prensip olarak bulduğum kitaplara başlarım. Tadına bakarım, hangisi tatlı gelirse devam ederim.

Teşekkür ederim. Yeni görevinizde başarılar dilerim. Karabük'e hayırlı uğurlu olsun.

Ben teşekkür ederim.

 

Ömer Yüceller sordu

Güncelleme Tarihi: 23 Haziran 2018, 14:28
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
ÖKKEŞ KUL
ÖKKEŞ KUL - 6 yıl Önce

Bu birikimde bir bürokrat/devlet adamından inşallah iyi bir İçişleri Bakanı veya bir Milli Eğitim Bakanı olarak da hizmet bekleyebiliriz. Gözlerimiz hep öylesini aradı: sahadan gelen birini...

Yusuf F.
Yusuf F. - 6 yıl Önce

Sayın valimiz devletin ve milletin ihtiyacı olan biri. Kendisini kültür bakanı olarak görürüz inşallah.

Mehmet Nuri Yardım
Mehmet Nuri Yardım - 6 yıl Önce

Sayın Orhan Âlimoğlu, büyük medeniyetimizi anlayabilmek için kitapların önemli birer köprü olduğunun idrakindedir. Bundan dolayı aziz milletimizin, değerli gençlerimizin daha çok okuması gerektiğini sık sık hatırlatıyor. Görev yaptığı şehirlerimizde kültürlü gençler ve okuyan bir nesil bırakan aziz Valimize millet olarak minnet borçluyuz. Bütün Valilerimize en iyi örnek olduğunu düşünüyorum. Kendilerine ve ailesine sağlıklı, hayırlı, huzurlu ve bereketli bir ömür diliyorum. Mehmet Nuri Yardım

banner19

banner13

banner26