Kerem Işık: “Herhangi bir edebî metnin, üç sacayağı üzerinde yükseldiğine inanıyorum: Sosyoloji, felsefe ve psikoloji.”

"Dille oynamayı, yazdığım metinlerde kelime oyunlarına yer vermekten keyif alıyorum ve bunun metne bambaşka bir zenginlik kazandırırken yazara da “top koşturacak” yepyeni bir alan yarattığına inanıyorum." Emre Orhan Gökalp, öykü ve roman yazarı Kerem Işık ile söyleşti.

Kerem Işık: “Herhangi bir edebî metnin, üç sacayağı üzerinde yükseldiğine inanıyorum: Sosyoloji, felsefe ve psikoloji.”

“Bazı kelimeler, arkalarında zihinsel tatlar bırakıyor.”

Bize kendinizden, hikâyenizden, yolculuğunuzdan bahsedebilir misiniz? Mesela, nasıl bir çocuktunuz? Geçmişinizin, ailenizin ve çevrenizin yazarlığınız üzerinde nasıl bir etkisi oldu?

Sessiz ve genel anlamda “uslu” bir çocuktum. Bunun bir nedeni mizacımsa diğer bir nedeni de sanırım babamı çok küçük yaşta kaybetmiş olmam. Tüm bunların neticesinde ilk gençlik yıllarımda oldukça içe dönük olduğumu söyleyebilirim. Kitaplara o dönemde de tutkuyla bağlıydım. Annem Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi, ablamsa Boğaziçi Üniversitesi’nde İngiliz Dili ve Edebiyatı okudukları için kitaplarla ilişkim çok küçük yaşlarda başladı. O yıllarda, evimizin arka odalarına uzanan koridorda devasa -ya da çocukluktan ötürü bana öyle görünen- bir kitaplık vardı ve ben, ne zaman yanından geçsem mutlaka uzanıp rastgele bir kitap alarak sayfalarını karıştırmaya, kokusunu içime çekmeye bayılırdım.

Yazma ve okurluk maceranız nasıl başladı? Yazarlık hayali olan biri miydiniz?

Okurluk maceramın nasıl başladığına, ilk soruya verdiğim yanıtta değindim sayılabilir. Ancak ortaokul yıllarında, yoğun bir şekilde oynadığım masaüstü rol yapma oyunlarına da değinmezsem haksızlık etmiş olurum, zira romanların ve edebiyatın büyülü dünyasına kendimi ilk olarak fantastik romanlar ve bilimkurgu kitapları okuyarak kaptırdım. Lord of the Rings’i daha ortaokul sıralarındayken okudum, onu Shannara serisi, Philip K. Dick ve Asimov kitapları takip etti. O yıllarda yazar olmak gibi bir hayalim yoktu ama her zaman bir “kitap oburu”ydum. Toplanıp rol yapma oyunu oynadığımız bir grubumuz vardı. Kâğıt üzerinde yarattığımız kahramanlarımızı, belirli bir senaryonun içinde canlandırarak bazen haftalar süren oyunlar oynardık. O dönemde ben de bu oyunlar için kısa kısa senaryolar yazıyordum. Yazıyla ilk tanışıklığım da o yıllara dayanıyor aslında.

Öykülerinizin oluşum süreci nasıl gelişim gösterdi?  Okurlarıyla buluşmadan önce hangi aşamalardan geçti ve nasıl bir ön hazırlık süreci oldu?

Her kitabın hikâyesi ve gelişim süreci farklı aslında. İlk kitaptaki öyküler, beş yıllık bir zaman dilimi içerisinde yazdığım öykülerden yapılmış bir derlemeyken Toplum Böceği, belirli bir derdi olan ve bu açıdan birbiriyle bağlantılı sayılabilecek öykülerden oluşuyor. İlk kitaptan sonra Toplum Böceği’ndeki öyküleri yazarken aslında bir yandan da bir kitap nasıl inşa edilir sorusuna yanıt aradığımı söyleyebilirim. Bir öykü kitabı içinde farklı farklı öyküler barındırsa da en azından tematik bir bütünlüğü ve yaslandığı bir yapısı olması benim için önem taşıyor ve tüm bunları ikinci kitabımı yazarken deneye-yanıla öğrendim diyebilirim. Bence bir kitap yazarken en önemli husus “artık bitti” diyebileceğimiz zamanı kestirebilmek, zira eminim ki yayımlanan her kitabın yazarına kendi kitabını teslim etseniz aylar hatta yıllar boyunca üzerinde değişiklik yapmaya, bir şeyler ekleyip çıkarmaya devam edebilir. “Sonunda bitti!” diyebilmenin de iyi bir okur olmakla bağlantılı olduğuna inanıyorum. Ne de olsa aslında kendim için de yazıyorum; yani yazdığım metnin ilk okuru, onu yazan kişi olarak benim ve bir okur olarak içime sindiği noktada kitabın tamamlandığını kestirebiliyorum. Sonrasında işin bir başka can alıcı noktası başlıyor. Kitabı editöre ulaştırıyorsunuz ve heyecanla ondan gelecek yorumları/önerileri bekliyorsunuz. Şanslıysanız yazım süreci esnasında da ara ara editörünüzden fikir alabilirsiniz elbette fakat yayınevlerinin yoğun iş yükleri nedeniyle bu çok sık rastlanan bir çalışma tarzı olamıyor maalesef. Açıkçası ben şanslıydım ve kitaplarımın editörlüğünü kişisel olarak edebiyata yaklaşımını çok beğendiğim ve kendisi de ilgiyle takip ettiğim bir şair olan Fahri Güllüoğlu üstlendi.

Yapı Kredi Yayınları’ndan yayımlanan Dünyanın Güçlü Tarafı romanınızı oluşturmanızdaki temel dinamiğiniz neydi? Bu kitabınızda okuyucu neler bekliyor?

“Dünyanın Güçlü Tarafı” aslında yıllar önce not defterime serpiştirdiğim birkaç fikir tohumundan filizlendi. “Iskalı Karnaval”ın ardından öykü yazmaya bir süre ara vermem gerektiğini hissettim çünkü hem “Toplum Böceği” hem de “Iskalı Karnaval”daki öyküler, dirsek temasındaydı ve bunun yeni bir öykü toplamında da benzer bir şekilde ilerlemesinin kendi yazarlığım için beni ilerletmekten ziyade geriletecek bir durum olacağını hissettim. İşte tam o noktada aldığım notlar devreye girdi ve “Dünyanın Güçlü Tarafı” üzerinde çalışmaya başladım. Bu ilk romanda hatırlama, unutma, anılarımızın sahihliği gibi meseleler üzerine odaklandım. Mekân olarak İzmir’de çalışmaları süren Agora Kazı Alanı ve civarını, başkahramanlardan biri olaraksa arkeolojik çalışmaların yürütüldüğü bu kazı alanının başkanını belirledim. Böylelikle kentin geçmişi ile roman kahramanlarının hatırladıkları ve yaşadıkları birbirine geçerek bana zihnimi kurcalayan “bellek” meselesi üzerine yoğunlaşma imkânı sağladı.

 “Toplum Böceği”, “Iskalı Karnaval”, “Aslında Cennet de Yok” öykülerinizde toplum, kavram, psikoloji veya felsefe gibi etkenleri görebilir miyiz? Hangisinden daha çok beslendiğinizi düşünüyorsunuz? Bu sizin için bir tercih mi yoksa zorunlu bir yöneliş mi?

Herhangi bir edebî metnin, üç sacayağı üzerinde yükseldiğine inanıyorum: Sosyoloji, felsefe ve psikoloji. Kimi yazar ve romanlarda bu kavramlardan bazıları öne çıksa da diğerleriyle de mutlaka metnin bir yerlerinde öyle ya da böyle karşılaşırız. Benim için de durum farklı değil aslında. Farklı öyküler de bu sacayaklarına atfedilen önem değişse de aslında bu kavramların üçü de çok önemli benim için. Yine de içlerinden birini seçeceksem “felsefe” bir adım önde olacaktır her daim.

“Dille oynamayı, yazdığım metinlerde kelime oyunlarına yer vermekten keyif alıyorum…”

Metinlerinizde mesela, “Top… Top at… Top at bana… Top at bana adam… Top at bana adam lütfen… Top at bana adam lütfen hızlı… Top at bana adam lütfen hızlı atma…” örneğindeki gibi farklı bir dil ve üslup göze çarpıyor. Bu dengeyi nasıl yakalıyor ve koruyorsunuz? Kerem Işık ismini duyduğumuzda aklımıza ilk gelen bu farklı dil ve üslup mu olmalı?

Dille oynamayı, yazdığım metinlerde kelime oyunlarına yer vermekten keyif alıyorum ve bunun metne bambaşka bir zenginlik kazandırırken yazara da “top koşturacak” yepyeni bir alan yarattığına inanıyorum. Ancak örneğin “Dünyanın Güçlü Tarafı”nı okuyanlar böyle “oyunbaz” bir üslupla karşılaşmayacaktır. Bunun nedeni, kâğıt üzerinde yarattığım dünyanın sınırlarını sürekli olarak genişletme çabam diyebilirim. Dolayısıyla sanırım beni en çok mutlu edecek olan şey, bu çabanın fark edilmesi ve düşünsel art alanının yoğun olmasına özen göstererek yazdığım metinlerin meseleleri ve biçemleri farklı olsa da okurların, “Bu bir Kerem Işık metni.” diyebilmesi olur.

Yazdığınız metnin bitmiş olduğunu nasıl anlıyorsunuz?

Daha önce de değindiğim gibi işin en zor yanı bu aslında. Bunun elbette ki belli bir kuralı yok fakat iyi bir okur olan herkesin yazdığı metnin ne zaman bittiğini kestirebileceğini düşünüyorum. Sonrasında o metni bir süre demlendirip bir okur gözüyle tekrar tekrar okumak gerekiyor tabii.

“İstikrarlı ve düzenli bir çalışma yürütebilmenin her şeyden önemli olduğuna yürekten inanıyorum.”

Yazarken neler hissedip düşünüyor, nasıl bir ruh hâline bürünüyorsunuz? Olmazsa olmazım dediğiniz herhangi bir alışkanlığınız var mı?

Yazmaya başladığım ilk yıllarda çok daha katı alışkanlıklarım vardı ancak sonra yavaş yavaş bu alışkanlıkların aslında beni yazmaktan alıkoyan birer engele dönüşmeye başladığını fark edince özgürleştim diyebilirim. Şimdi elime kâğıt-kalem alabildiğim her yerde yazmaya devam edebiliyorum. İstikrarlı ve düzenli bir çalışma yürütebilmenin her şeyden önemli olduğuna yürekten inanıyorum. O yüzden de artık masa başına geçtiğimde her cümle üzerinde saatlerce düşünüp son hâlini vermeye çabalamak yerine daha “kalemin ucuna geldiği gibi” yazıp metni tamamladıktan sonra derleyip toparlama aşamasına geçmeye özen gösteriyorum. Yazarken olmazsa olmazım diyebileceğim tek şey, sanırım arka planda çalan piyano ağırlıklı caz parçaları olur.

İlk öykünüzden bugüne sizde neler değişti? Hem fikir hem üslup olarak değişimlerden söz edebilir miyiz? İlk günden bugüne karşımızda nasıl bir Kerem Işık var?

Hepimiz her gün öyle ya da böyle değişiyoruz. İlk kitabımın üzerinden on yıl geçtiğini düşünecek olursak hem özel hayatımda hem de yazınsal anlamda çok şey değiştiğini söyleyebilirim. İlk kitabım çıktığında kızım Öykü henüz bir yaşına girmemişti, oysa şimdi on iki yaşına yaklaşan genç bir kız oldu, üstüne üstlük on beş aylık Umut adında bir de kardeşi oldu! Ayrıca yıllar içinde bir kitabı “inşa etmenin” ne anlama geldiğini çok daha iyi kavramaya başladım diyebilirim. Yıllar içinde okuduklarıma ve değişen ya da değişmeyen favorilerime değinmiyorum bile…

Günümüz öykücülüğü hakkında neler düşünüyorsunuz?

Açıkçası yeni çıkan öykü kitaplarını istediğim yoğunlukta takip edemiyorum. Bunun en temel nedeni zamansızlık elbette. Bir yandan iki çocuk, bir yandan işler ve bir yandan hem yazıp hem okumaya çalışmak derken geriye fazla bir şey kalmıyor.

Peki, yazarlık kimliğinizin yanında nasıl bir okursunuz? Son okuduğunuz üç kitabın ismi neydi?

Obur bir okur olduğumu söyleyebilirim. Kurgu (ağırlıklı olarak roman), kurgu dışı (ağırlıklı olarak felsefe) ve o esnada üzerinde çalıştığım metnin meseleleriyle alakalı bir başka kitap daha olmak üzere eşzamanlı olarak en az üç kitap okurum. Yine de hemen her gün kitaplığımın önüne geçip sayfalarını rastgele açıp okumaktan keyif aldığım kitapları şöyle bir karıştırırım.

Sizi en çok etkileyen kitap, film, müzik gibi eserlerin listesini yapsanız bu listede neler olur?

En çok etkilendiğim kitapların arasında Kazancakis’in “El Greco’ya Mektuplar”, Carlo Levi’nin “İsa Bu Köye Uğramadı”, Kundera’nın “Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği” ve Sebald’ın “Satürn’ün Halkaları”; en sevdiğim filmler arasında Sorrentino’nun “La Grande Bellezza” ile “Youth” ve Villeneuve’ün “Incendies”; en sevdiğim albümler arasında da Lars Danielsson’un “Liberetto II”, Wolfgang Haffner’in “Kind of Spain” ile David Gilmour’un “On an Island” mutlaka yer alacaktır.

Son olarak yazarlığa ilk adımını atmış kişilere neler tavsiye edersiniz?

İstikrarlı olmalarını tavsiye ederim, hem bir yazar hem de bir okur olarak. Okurluğun da -hakkı verildiğinde- zorlu bir uğraş olduğu unutulmamalı. Örneğin, “Savaş ve Barış” gibi bir romanı okumaya girişmek kanımca uzun yol koşusuna çıkmaktan farksız. Böyle bir romanı okumaya başlamadan önce antrenmanlı olmak, her gün önceden belirlenen sayıda sayfanın okunabildiğine emin olmak gerekiyor; aksi takdirde kitaplar arasında sıçrayıp durmaya başlanabilir.

Söyleşi: Emre Orhan Gökalp

Yayın Tarihi: 23 Aralık 2021 Perşembe 13:00
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner26