Kendi Derdine Bir Çare Bulma Aracıdır Bana Göre Öykü

Zeynep Sati Yalçın'ın 'Beklerken’ ve 'Çölden Sonraki İlk Kuyu’ kitaplarında ortak olan duygu, umut etme duygusudur. Yalçın, bu öykü kitapları çerçevesinde öykü anlayışı ve öyküye bakışı hakkında Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevapladı.

Kendi Derdine Bir Çare Bulma Aracıdır Bana Göre Öykü

Zeynep Sati Yalçın, öykülerinde, kadın-erkek-çocuk karakterlerin dünyalarına eğilir. Beklerken adlı kitabında yer alan “Kanımın Deli Rüzgârında Bir Kandil” öyküsünde, babasından sevgi, ilgi, şefkat görmeyen bir çocuğun yaşadıkları anlatılır. Kültürel ve dini ayrılıkların aile ilişkilerine yansımasını anlatan “Çemberden Çıkmak” öyküsünde, hem kadın hem de erkek karakterin bakış açıları birlikte sunulur. “Kahve Molasından Sonra” öyküsünde, işini seven nazik bir öğretmene ilgi duyan erkek karakterin bakış açısı ve iç konuşmalarıyla öykü ilerler. Bu karakter, eski nişanlısı ile Nihal öğretmen arasında bir kıyaslama yapar. Nazik, anlayışlı, düşünceli Nihal’in öğretmenler odasına giren bir arıyı öldürmesi, erkek anlatıcının gözünde Nihal’i sıradanlaştırır ve eski nişanlısı için pişmanlık ve özlem ifade eden sözler dökülür dudaklarından “Ayfer… Ah Ayfer, beni hiç affetmez misin?” “Atlar ve Umutlar” öyküsünde, insanların hayatını çekilmez bir hâle getiren töreler eleştirilir. Bu öyküde de hâkim bakış açısı erkek karakterle sağlanır. “Güneş Doğmayan Ev” öyküsünde, karısından bıkan Kadir’in Gülnare’yle karısı arasında gidip gelmeleri anlatılır. Gülnare, alımlıdır ve gönül almayı bilir. Karısı Feride’ye göre erkeklerin dünyasından daha çok anlar. Feride, bencil ve itici bir karakterdir. “Konferansçı” öyküsünde, toplumdan kaçan, konferanslarıyla şöhreti yakalayan bir erkek karakter vardır. Kendisine âşık olan kadından kaçar. Aslında kaçtığı kendi yaşamıdır. Yaşamını bir sır gibi saklar. Yaşamıyla yüzleşmekten korkar. İnsanların zihninde bambaşka bir ikon oluşturmaya çalışır. Hiçbir şeyin bu ikonu bozmasına izin vermez. Bir gün, bir konferansında, kendisine âşık olan kadının gözlerine bakmasıyla her şey bozulur. “Simli Karanfiller”de bekar bir erkek, boşanmış bir kadınla evlenir. Evlendiği kadını çok seven bir erkeğin bakışıyla evliliğe ve dul kadına dair toplumun tutumu anlatılır. “Uyku Kardeşliği”nde, ailesinin onaylamadığı, dengi olmayan bir kadınla evlenmek isteyen bir erkeğin aşk acısı anlatılır. Erkek, ailesi ve sevdiği kadın arasında gelgitler yaşadığı gibi inancı ve seçimi arasında da gelgitler yaşar.

Yalçın’ın öyküleri dikkatle okunduğunda, erkek karakterlerin iç dünyalarını başarıyla yansıttığı görülür. Öykülerin birçoğunda, hakim anlatıcı erkek karakterdir. Bununla birlikte, kadın bakış açısı ve çocuk bakış açısı ihmal edilmez.

Zeynep Sati Yalçın, ahlaki ve toplumsal değerlere öyküler aracılığıyla dikkat çeker. Öykülerinin ana teması aşk ve evlilik üzerinedir. Alkol, kötü alışkanlık, şiddet, aldatma gibi konuların karşısına iyilik, merhamet, sevgi temlerini çıkarır. Kötü karakterli bir öykü kişisinin karşısına, namaz kılan, dua eden, haramlardan sakınan bir karakter çıkarır. Hemen her öyküsünde toplumsal meselelere değinir; berdel evliliği ve bundan doğan sakıncaları anlattığı “Atlar ve Umutlar” öyküsündeki gibi. Mistik ve sufi figürler, Yalçın’ın öykülerinde sıklıkla karşımıza çıkar. İslami bir bakışla ve duyarlılıkla öyküler yazmaya özen gösterir. “Esma” öyküsü, bu konuda belirginleşen bir öyküdür. Allah’ın isimlerine tutunan insanın şifa bulacağı inancı işlenir. Ayrıca onun öykülerinde halk arasında yaygın olan dini tutumlar da işlenir; kapının eşiğinden atlarken ‘hû çekmek’ gibi.

İlk öykü kitabı Çölden Sonraki İlk Kuyu’da da İslami bakış açısı oldukça keskindir. Öyküleriyle Hz. İbrahim’e biat edenlerin yoluna tâbi olur. “Çölden Sonraki İlk Kuyu”da acıların ördüğü hayatları yaşayan kadınların dünyaları öykülenir. Modern ile gelenek arasında sıkışıp kalmış kadın karakterlerin yaşadıkları işlenir. Yalçın, çile ve acı çekmeyi kadınların kaderi gibi anlatsa da, bunun kadınların kaderi olmadığını vurgular. Beklerken’de ve Çölden Sonraki İlk Kuyu’da ortak olan duygu, umut etme duygusudur. İslam’ın çekirdeğinde yer alan “Allah’tan umut kesmeme” duygusu, öykülere yerleştirilmiştir.

Zeynep Sati Yalçın’ın öykülerinde, durum ve olay örgüsü iç içe geçmiştir. Bazen bir iç konuşmayla duruma dâhil olan okur, bazen bir eylem yahut diyalogla olaya dâhil olur. Dolayısıyla Yalçın, okuru öykülerine müdahil eden bir anlatımla kurgular ve öyküler. Öyküleri üzerine yaptığımız bu söyleşi, Zeynep Sati Yalçın’ın öykü anlayışı ve öyküye bakışı hakkında bilgiler içeriyor.

Zeynep Sati Yalçın’ın öykülerini okuduktan sonra şöyle bir soru düşüyor aklımıza: Öykü sizin için bir mesaj verme aracı mıdır? Öykülerinizin genelinde, bir şeyi ulaştırma, bir şeyi zihinlere kazıma gibi bir derdiniz olduğu görülüyor.

Öykü mesaj verme değildir elbette. Yaşanmış ya da yaşanabilecekleri öyküleyerek farklı insanların ortak olan, benzer olan yaşamları aracılığıyla okurla bir özdeşim kurma, kendi derdine bir çare bulma aracıdır bana göre öykü.

Bir şeyleri zihinlere kazımak değil derdim ama değişen zamanda unutulmuş birtakım değerlere karşı ”hassasiyet oluşturmak ya da hassas meselelere dikkati çekmeye çalışmak” tabiri daha uygun olabilir. Özellikle tercih ettiğim bir şey değil lakin edinilen altyapı veya kazanılan kültür neticesi kendiliğinden oluşan bir durum bu. Bunlar olmasa da başka insanlar, başka hayatlar tanıma aracıdır. Kısaca her anlatının bir amacı vardır. Amacım mesaj vermek olmasa da böyle bir çıkarımda bulunup mesaj almanız da hoş bir netice oldu benim için.

Bir şeyi yererken veya bir şeyi överken İslâmî temleri, figürleri, sözleri kullanıyorsunuz. Öykücünün hayat tarzı, bakış açısı, düşünce dünyası öykülerinden bağımsız olmuyor. Aksi olabilir mi? Çizginiz, bakış açınız dışında bir öykü yazmayı denediniz mi hiç?

Yüzde doksan dokuzu Müslüman dediğimiz ülkemde Müslümanlar arasında doğdum, büyüdüm, yetiştim; kısaca bu toplumun bir parçasıyım. Bu nedenle İslami figür, söz ve temleri kullanmam kadar doğal bir şey yoktur. Öykücü de bu toplumun parçası olan bir bireydir ve yaşadığı toplumu yansıtması doğaldır. Bu yansıtma, “doğru budur, böyle yaşanır” gibi bir dayatma veya öğreti şeklinde değil; kahramanların doğru ya da yanlış olarak bir şekilde yaşamına girmiş, hayat biçimini oluşturmuş, çevresine göre şekil almış inancının duyarlılığı. Yani benim değil kahramanın inandığı vardır öykülerimde. Öyle de olması gerektiğine inanıyorum yoksa bir yabancılaşma yaşanması kaçınılmazdır; yüzyıl önce veya yüzyıl sonrasını anlatsa da, yazarın yazılarında -doğru veya yanlış- kendi kültürel özünü buluruz.

Aksi de olabilir, yazar, olmak istediği karakterin kimliğine bürünerek onu anlatabilir. Dostoyevski’nin bir sözü vardı: “Katili anlatmak için katil olmaya gerek yoktur.” Tercih meselesidir. Tercihim kendi toplumumuzu, kendi insanımızı anlatmak üzerine şekil almış durumda. İleride farklı kişilikleri, farklı toplumlardan, farklı inançlardan insanları da anlatır mıyım bilmiyorum, insanlar gibi yazdıkları da evrilmekte…

Öykülerinizde kötü karakterleri deşifre ediyorsunuz. İyileri de hep aynı özelliklerle anlatıyorsunuz. Sözgelimi, bir kadın iyiyse yüzü de kalbi gibi tertemizdir, o çok iyi bir eş, iyi bir annedir. Erkek karakterse, eşine ve işine âşık, ilgili bir baba ve sadık bir erkektir. İyi karakterler, kusursuzmuşçasına öykülerinizde hayat buluyor. Karakterlerinize oldukça müdahale ettiğinizi söyleyebilir miyiz? Bu konuda neler söylersiniz?

Biraz dikkatli bir okumayla tam böyle olduğu söylenemez. İyilerin hataları, çirkin yönleri, kötülerin iyi ve yerinde kararları da vardır. Yoksa neden karşılaşsınlar ve neden bütün o çatışmalar, trajediler yaşansın ki? Karakterler için söylenen iyi ve kötü değerlendirmeler diğer karakterin onun hakkındaki yorumudur. Bir de sevdiklerimiz bize hep iyidir, hep güzeldir.

Somut olması için örnekler üzerinden sormuş olsaydınız daha net cevap verebilirdim. İlk aklıma gelen “Simli Karanfiller”de adam eşini çok seviyor, ona hep yardım ediyor ama iyi niyet algısıyla bir gönül macerasına atılmaktan da geri durmuyor. Bu davranışı, karısını sevdiği için kusursuz olmadığını göstermeyeceği gibi; yanlış bir gönül macerasına meyletmesi de yaptığı fedakârlığı es geçmemize neden değildir. “Sürgün” adlı öyküde birbirine zıt inanç ve bakış açısına sahip iki insanın aşkı, insan olmak noktasında, vatan sevgisi noktasında buluşmaları anlatılıyor. “Çemberden Çıkmak” adlı öyküde Bade çok iyi ve çok güzeldir ama aşamadığı kurallar aldatılmasına sebeptir; bu da onun bir kusurudur. Yani iyiler kusursuzmuşçasına değil bilakis kusurlarıyla hayat buluyorlar. Bildiğimiz hayat gibi, bizler gibi…

Kahramanlarıma müdahale ettiğimi düşünmüyorum. Onlar kişiliğine göre öyle şekil alıyor, öyle davranıyor, yani benden bağımsız gidiyor.

Zeynep Sati Yalçın’a göre, bir öyküde ne olmazsa o öykü eksiktir ya da ne olursa o, öyküde fazlalık ve kusur sebebidir?

Bir öyküde hüzün yoksa, insanda merhamet duygusunu depreştirmiyorsa, okuru tek bir noktadan da olsa yakalayıp içine çekemiyorsa, okura kahramanları yer yer kızdırıp yer yer sevdiremiyorsa, olay veya durum okurla buluşamıyorsa eksiktir. Kendi toplumunu, insanını ve hassasiyetlerini anlamadan tepeden yazılmış öykülerde her şey fazlalıktır, kusurdur.

Mevlana, Şems, ney, derviş, pervane, kandil ve sair… Tasavvufa özel bir ilginiz olduğu ya da tasavvufun etkisinde kaldığınız, öykülerinize de yansımış. Başka alanların öyküyü beslemesi konusunda neler düşünüyorsunuz?

Dikkatle okunursa görülecektir ki, kahraman tasavvufa meyilliyse öykü de öyle şekil alıyor. Değilse öyle bir değinme yok. İkinci soruya verdiğim cevapta olduğu gibi tasavvuf dediğiniz şey bizim yapı taşımızdır. ”Kanımın Deli Rüzgârında Bir Kandil” adlı öyküyü kastediyor olmalısınız; oradaki Tahir amca Mevlevi’dir, o yüzden Mevlana, Şems, ney, derviş, pervane, kandil, vs.ye değinildi.

Başka alanlardan kastınız nedir bilmiyorum ama tarih, felsefe, bilim, sanat, psikoloji alanlarına karakterlerin izin verdiği oranda değindiğimi düşünüyorum. Amaç zaten bu dalları anlatmak değil, yoksa o dallarda yazılan bilgi verici metinlere, kitaplara ihtiyaç olmazdı.

Beklerken isimli öykü kitabınızda, her öykünün girişinde, o öyküye dair bir çerçeve söz alıntılıyorsunuz. Bu sözlerde, Halil Cibran’dan Rasim Özdenören’e, Honore De Balzac’tan Sinan Yağmur’a kadar bir okuma ekseniniz olduğu gözümüze çarpıyor. Kitap seçimi konusunda tavrınız nasıldır?

Her tür kitabı okumayı severim. Seçerken kriterim yok, okuduktan sonra sevip sevmediğime göre tavsiyem olur. Beğendiğim yazarların bütün eserlerine ulaşmayı çok isterim. Hepsini okuduğumda her hallerini tanıdığıma inanıyorum. Kitaplarda kimsenin keşfetmediği şeyler bulmak hoşuma gider, bir bağ kurarım sevdiğim kitaplarla. Geri planda kalmış kahramanları daha çok merak ederim.

Üslup olarak modern öyküye yakın; ama daha çok hikâyelemeye yatkın bir anlatımınız var. Öykülerinizde uzun cümle yapılarına sıkça rastlıyoruz. Buradan mülhem, hangi öykücülerin tarzı, üslubu sizi etkiledi?

Çok kategorize etmem, kalıplarla sınırlandırmam öykülerimi. Derste anlatırken bir ayrım var evet, ama ben yazarken buna pek uymam, karakterlerin çatışmasına göre ya olay akıp gider ya da bir duygunun ağırlığında dönüp durur cümleler.

Etki muhakkak vardır ama bunu bir veya birkaç kişiye veya öykücüye indirgemek yanlış olur. Sanatçı kişiliğe sahip her anlatıcı beni etkiler; bu bir profesör ya da usta bir yazar olabileceği gibi, mahallenin meczubu veya parkta, otobüste hemen dertleşiveren bir bilge Anadolu kadını veya soru soran masum bir çocuk, gözükara, delidolu bir öğrencim de olabilir. Bazen bir şiir, bir tablo, tarihi bir mekân veya aniden beni yakalayan bir duygudur etkilendiklerim.

Bir kadın öykücü olarak kadınların dünyasına eğiliyorsunuz. Fakat, Zeynep Sati Yalçın’ın öykülerinde, erkek karakterlerin daha çok ön plana çıktığını düşünüyorum. Evliliğindeki problemleri aşmak için mücadele eden, aşk acısı çeken, geçim sıkıntısına düşen, yaşadığı hayattan kaçmak isteyen erkek karakterler karşımıza çıkıyor öykülerinizde. Bu konuda neler söylersiniz?

İlk kitabım “Çölden Sonraki İlk Kuyu”, kahramanları kadın olan öykülerden oluştu, dediğiniz gibi kadın gözüyle kadın duyarlılığını, kadın sorunlarını dile getirmeye çalıştım. İkinci kitabım “Beklerken”deki öykülerde ise erkek kahramanlar var. İkinci kitapta ilk kitabın konuşamayan karakterleri yer aldı, bir nevi onlara da söz hakkı vermiş oldum. Kadın bakışıyla bir erkeği yeterli anlattım mı, beklenti veya hassasiyetlerini yansıtabildim mi? Bana göre evet, okuyucuya göre değişir.

Zeynep Sati Yalçın’ın öykücüsü kimdir? En çok hangi öykücü size ilham verir?

Öykücülerim geniş bir yelpazede yer alır. Şair ve bilim adamı da, bir garson veya çiftçi veya müzisyen de güzel anlatıp güzel bakıyorsa hayata, bana ilham verir. Kitaplarıyla sevdiğim öykücüleri soruyorsanız, ille isim vereceksem sınırlamak çok zor, başta Rasim Özdenören’i söylemeliyim. Benim öykülerimi çok beğendiğini söylediğini de söylemeden geçemeyeceğim. Çehov, Prandelli, Tarık Buğra, Oğuz Atay, Mustafa Kutlu, Pınar Kür, Buket Uzuner, Sevinç Çokum, Nezihe Meriç… İsimler öyle çok ki daha uzayıp gider.

Kadın öykücülerin öyküye yönelişi, öyküyü bir hayat manifestosu olarak görüşü hakkında neler söylersiniz? Zeynep Sati Yalçın neden öykü demiştir, neden öyküye yönelmiştir?

Kadın öykücü iyidir. Ben erkekleri anlatırken tam olarak anlatıp anlatamadığımdan nasıl emin olamıyorsam, erkek öykücü de kadınları anlatırken emin değildir herhalde… İşte bu noktada her iki cinse de ihtiyaç var. Manifesto olarak görmüyorum, yazın dünyasında uzun zaman yok sayıldıktan sonra, kadın olarak yazmaya ilk başlayan, bu yolda çok emek sarf eden, bize şimdi bulunduğumuz rahat yolu açan ilk kadın yazarlar için öyleydi; Fatma Aliye Hanım’dan başlayarak Cumhuriyet döneminin yazan, dergi çıkaran yürekli kadınları için. Hepsine bu binaya koydukları taş için gönül borcumuz olduğunu düşünüyorum. Günümüzdeyse kat edilen onca mesafeden sonra yazma ihtiyacını doğal insani bir ihtiyaç olarak görüyorum. Geçirilen evreler ayrı bir sohbet konusu tabi.

Her insanın kendini ifade edebildiği bir alan vardır, öykü de böyle ifade alanı. Konuşmayı -ders anlatmak dışında- çok sevmeyen, hep hayal içinde dalgın bir insanım. Öyküyü seviyorum; belki konuşamadıklarımı, uyanıkken gördüğüm düşleri, düş sandığım gerçek yaşamları anlatmak ihtiyacımı ancak yazarak karşılıyorumdur. Emin değilim, sadece öykü yazmayı çok seviyorum.

Öykülerinizde kuyu imgesini sıklıkla kullanıyorsunuz. Hem ilk kitabınız “Çölden Sonraki İlk Kuyu”da hem de ikinci kitabınız “Beklerken”de kuyu imgesine rastlıyoruz. Bir sığınma, bir dertleşme, bir kaçış aracı olarak çıkıyor karşımıza kuyu. Öyküleriniz de sizin için sığındığınız bir kuyu gibi sanki. Bu konuda neler söylersiniz?

Evet, kuyu çok sık geçmiş olabilir, ilk kitapta bir semboldü kuyu. Sabrı, iyiliği, güzelliği, dostluğu, affetmeyi, en önemlisi de ümidini hiç kaybetmemeyi imliyordu. Aynı zamanda hileyi, kini, kandırmayı, vefasızlığı da imliyordu. Kuyuya rastlayan için ayrı, kuyuda olan için de apayrı iki farklı bakış açısı mümkün. Çünkü kuyuda ne olduğu, ne çıkacağı belirsizdir, hayat gibi… En umutsuz anlarda bile uman karakterler için semboldü. Öykülerim de sığındığım veya atıldığım (düştüğüm) bir kuyu…

Bu güzel söyleşi için teşekkür ediyorum.

Ben de teşekkür ederim, iyi çalışmalar diliyorum.

 

Röportaj: Hatice Ebrar Akbulut

Güncelleme Tarihi: 30 Eylül 2016, 14:09
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26