Kani Karaca sesini bir enstrüman gibi kullanırdı

Kani Karaca mevlid, kaside, ilahi dendiği vakit aklımıza düşecek isimlerin en önünde gelir. Abdullah Uysal, musikimiz ve Kani Karaca'nın musikimize katkıları hakkında Metin Erol'un sorularını cevaplandırdı.

Kani Karaca sesini bir enstrüman gibi kullanırdı

Kani Karaca şüphesiz ki mevlid, kaside, ilahi dendiği vakit aklımıza düşecek isimlerin en önünde gelir. Kani Karaca’nın sesine aşina olduğumuz kadar, hayatına da aşina olmayı umarak bu röportajı gerçekleştirdik. “Aşkın kuluyuz Mevleviyiz biz” ilahisinin güftesini kalem alması vesilesiyle tanıdığımız değerli musikişinas Dr. Abdullah Uysal ile gerçekleştirdiğimiz röportajımız vasıtasıyla umarız ve dileriz ki Kani Karaca sesiyle kulakları şenlenmeyen bir kişi dahi kalmasın…

Efendim, dünya üzerinde, işin ehillerince kabul görmüş iki önemli müzikolog vardır. Bunlardan biri 1999’da ölen Yunanlı Simon Karas, diğer de Albert Schatz’dır. Bu iki müzikologdan birinin sözüdür: “Dünyada iki tane klasik (yani belli bir örnekten gelmiş ve kendisinden sonrakine de örnek olmaya devam eden, mahalli olmayan, herkese hitap eden) musiki sistemi vardır. Bunlardan biri Klasik Batı Müziği, diğer ise Klasik Türk Müziği’dir. Diğer tüm müzikler mahallîdir, lokaldir, folkloriktir.” Bu tespit, sahip olduğumuz değerin kıymetini anlamamız açısından mühim. Yıllar boyunca Klasik Türk Müziği’ne katkı sağlamış pek kıymetli isimler oldu. Klasik Türk Müziği içinde gelişen bir Tekke Musikimiz var. Tasavvuf Müziği olarak da isimlendiriliyor. Buradan başlamak yerinde olacak. Tekke Musikisi, Tasavvuf Musikisi, Tekke Müziği, Türk Dini Müziği, Camii Müziği… Birçok farklı kullanım var. Efendim, doğru adlandırma sizce nedir?

Efendim, benim bildiğim kadarıyla ‘Tasavvuf Müziği’ tamlaması ve tanımlaması, TRT’de Ahmet Hatipoğlu hocamızın yıllar evvel yapacağı bir ilahi programı üzere gündeme gelmiştir. Tabi TRT’nin denetimden pek çok projeyi, programı geçirmediği ve tek kanal tek görüş istikametinde yürütüldüğü yıllar o zamanlar. Bu sebeple Dini Müzik, Tekke Müziği gibi çıkıntılı ve problemli kelimeler, zinhar, doğru değildi. Bu sebeple ilahileri tanımlayacak bir şey düşünülmüş ve ‘Tasavvuf Müziği’ adlandırılması yapılmıştı.

Aslına bakarsanız, bu nevi sınıflandırmalar hâlâ mevcut; Türk Sanat Müziği ve Türk Halk Müziği gibi ayrımlar var. Bu nevi eğilimlerle birlikte, müziğimizi halk, sanat, dini, la dini gibi kompartımanlara ayırmışız. Bu da Macar müzikolog Béla Bartók’un tespiti ile söylersek bir felaket aslında. Şöyle diyor Macar müzikolog Béla Bartók: “Müziğe yapılacak en büyük felaket onu kompartımanlara bölmektir.” TRT bunu yapmıştır vaktiyle.

Esasta bizim müziğimiz birdir: Türk Müziği. Bunun içinde türkü, ilahi, ayin vb… her şey vardır. Bunlar tek bir müziğin çatısı altında toplanmış değerlerdir. Şimdi bakın o yıllarda Ahmet Hatipoğlu Hoca böyle bir program yapmak istediği vakit, ‘Tasavvuf Müziği’ adlandırmasını yaptı TRT. TRT Ankara dünyasınca düşünelim, ne diyecekler? İlahi desen olmaz, dini müzik desen olmaz… Suya sabuna dokunmayan bir kelime, insanları rahatsız etmeyen bir kelime, İslam’ın güler yüzü, yumuşak karnı, belki de sulandırılmış İslam diyebilirsiniz… Bu çerçevede ‘Tasavvuf Müziği’ denmiş. Zaten evvelden ‘Sanat Müziği’ var; ‘Halk Müziği’ var… Bir yeni kompartıman daha eklenmiş, ‘Tasavvuf Müziği’ denmiş adına. Sonra başına bir de ‘Türk’ konmuş ve ‘Türk Tasavvuf Müziği’ adlandırması çıkmış ortaya. Tabi sormak gerek, tasavvuf yalnız Türklere mahsus mudur? Ne demekse artık bu… Uydur uydur ipe diz! Dolayısı ile ‘Tasavvuf Müziği’ tanımlaması Ahmet Hatipoğlu’nun TRT’de program yapabilmek için bulduğu bir çözüm adlandırmasıdır.

Esasında müziğimiz bir bütündür. Bunu ‘Halk Müziği’ diye ‘Sanat Müziği’ diye ayırmak doğru değildir. Evvela mantıklı değildir. Yani ‘Halk Müziği’ dediğimiz zaman sanat yok mu? Yahut ‘Sanat Müziği’ denen mecrada halk yok mu? Ankara Radyosu’nda, 1938’lerde, Muzaffer Sarısözen ‘Yurttan Sesler Korosu’ kuruncaya kadar ilk dönem sanatçıları hem türkü hem şarkı okuyordu. Bundan bir sıkıntı doğmuyordu. Fakat ne hikmetse, ‘Yurttan Sesler Korosu’nda Muzaffer Sarısözen’in derlediği türküler bir başka kulvar halinde, bir başka sanatçı cenahı tarafından icra edildi. Yöresel ağızlar kullanıldı. Belki doğrusu budur ama ayrım yapmanın da getirdiği bir takım sıkıntılar oldu. Ayrıca günümüzde ‘Sanat Müziği’ dendiği vakit Sibel Can ve Muazzez Ersoy’un okudukları anlaşılıyor. Peki, ‘Klasik Türk Müziği’ dendiğinde ne anlayacağız? Itri’den, Hacı Arif Bey’den gelen, Dede Efendi’den, Şevki Bey’den gelen müziğe ne diyeceğiz? Her hususta olduğu gibi bu hususta da bir takım tanımlamalar yapılıyor. Bu değil mi, şu değil mi? En doğrusu; hepsi sunidir. Ayrımların da getirdiği bir takım kolaylıklar olmuyor değil elbette; fakat getirdiği kolaylık neyi götürüyor, bunu iyi muhasebe etmeliyiz.

Biz şimdi dini müzik anlamında ‘Tasavvuf Müziği’ adlandırmasını kullanıyoruz, halbuki kitaplar müziğimizi ikiye bölüyor: ‘Dini Musiki’ ve ‘La Dini Musiki’. ‘La Dini Musiki’; dini olmayan, daha doğrusu dinsel olmayan müzik türü olarak adlandırılıyor. İyi ama bu tür içinde yer bulan müziklere bakıyoruz, içlerinde o kadar çok dini metinlere ve dini kavramlara atıflar, daha doğrusu halkın ve milletimizin, ecdadımızın irfanını belli eden, belirleyen öyle şeyler var ki; pek çok ilahi, şarkı diye okunuyor, La Dini Musiki adı altında. Ne söylediklerinin farkında bile değiller. İlahiyi, şarkı formunda La Dini Musiki altında okuyorlar… Nasıl olacak? Dini müzikte din var da; La Dini müzikte din yok mu?

Sonra Dini müziği ikiye bölüyor literatür: ‘Cami Musikisi’ ve ‘Tekke Musikisi’. Bir diğer yanlışlık da burada karşımıza çıkıyor. Şimdi efendim, tekkede yapılan şeyler belli, camide yapılan şeyler belli. Camide yapılıp da tekkede yapılmayan ne var? Bir kural ve kaide olmamakla birlikte az görülür durumlardır ki; hutbe okunmaz, Cuma namazı eda edilmez… Fakat biz biliyoruz ki; bayram namazının da Cuma namazının da kılındığı ve hutbenin okunduğu tekkeler var. Dini musikiye kitaplarda Tardiye, yani imam hutbe okurken Çâr Yâr-i Güzîn isimleri ( Hz. Ebubekir (r.a.), Hz. Ömer (r.a.), Hz. Osman (r.a.), Hz. Ali (r.a.) ) geçtiği zaman müezzinler bir name ile ‘Radıyallahu Anh’ diye bir nida ederlermiş. Tekkede yapılmayan belki tek dini uygulama hutbe olabilir. Tekkede ezan da okunuyor Kur’an da kamet de… Cami musikisi diye ayırdığımız bir saha tekkelerde de hayat buluyor. Nasıl olacak peki? Yani şu var; tekkelerde icra edilen ama camilerde icra edilmesi en azından bugün için muhal olan bir takım konular var. Mesela semai, devran gibi zikrullahı, bugün camilere sokamazsınız. Bu, adamların camiine girmediği gibi anlayışlarına da girmez.

Nezih Uzel Bey’den dinlemiştim. Kendisi bir sene Kütahya müftüsünü ikna etmiş, Kütahya Mevlevihanesi'nde halıları kaldırmışlar yatsıdan sonra, işte efendim, semazenler dönmüş, naat okunmuş, bir de ayin okunmuş… İyi, güzel, hoş… Seneye bir daha gitmişler, bir daha yapalım, diye. Müezzin yalvarmış, “Abi beni yakarsınız.” demiş. “İzin vermiyor müftü bey.” Müftüye gitmişler, söylemişler. “Ben Allah’ın evinde def dümbelek çaldırmam.” demiş müftü. Allah’ın evi dediğin yer zaten Kütahya Mevlevihanesi, bu bir. Mevlevihane’de sen, nasıl ve ne hakla yasaklayacaksın, bu iki. Aklıma hemen Sure-i Bakara’dan bir ayet geliyor: “Ve men azlemu mimmen menea mesâcidallâhi en yuzkere fîhesmuhu ve seâ fî harâbihâ ulâike mâ kâne lehum en yedhulûhâ illâ hâifîn (hâifîne) lehum fîd dunyâ hızyun ve lehum fîl âhireti azâbun azîm (azîmun).” “Allah'ın mescitlerinde, Allah'ın isminin anılmasını engelleyen/men eden ve onların harap olmasına /yıkılmasına çalışan kimselerden daha zalim kim olabilir? Bunların oralara korka korka / hayıflanarak girmekten başka çareleri yoktur. Bunlara dünyada zillet /nisyan, ahirette de büyük bir azap vardır.”

Adam müftü olmuş ama dünyadan haberi yok. Mesela Ayasofya’nın filanca maksuresi Şabani Tekkesi olarak kullanılmıştır. Filanca gün filanca saatte Şabaniler gelip, kendi tariklerine mahsus ayini icra etmelerine kimse karışmamıştır. Hatta birkaç tarikatın birkaç cami hücresinde tekkesi vardır. Şimdi yıllarca Ayasofya’da zikir yapıldı. Ne oldu? Cami Musikisi mi Tekke Musikisi mi yapmış oldunuz? Yani bunlar suni ayrımlar. Çünkü tekke ile cami birbirinden ayrılamaz, ayrılmaz. Tekke Müziği ile Cami Musikisi ayrılamaz, ayrılmaz. Bir bütündür her ikisi de. Dini Musiki’yi de La Dini Musiki’den soyutlamak mümkün değildir. Dolayısı ile bunların tamamı, tek bir çıta altında “Türk Müziği” başlığı altında toplanmalıdır. Belki alt şubeler olarak değerlendirmek mümkün olabilir, fakat doğrusu tek bir çatı altında “Türk Müziği” olarak bunların tümünü isimlendirmek doğrudur.

Tabi problemler daha tanımlardan başlıyor. Ne yapmalıdır ne etmelidir. Bunların doğrusu nasıl yapılacaktır? Doğrusu sahadadır. Bugün akademisyenler pratikten/sahadan bîhaber oldukları için de literatürde yazanı copy-paste yapıp geçiyorlar. Yani sıkıntı büyük yani...

Tekke Musikisi dendiği vakit aklımıza gelen ilk isimlerden biri Kani Karaca… Kani Karaca’nın Tekke Musikisi’ne katkısı nedir?

Kani Karaca Bey doğaçlama üstadıdır. Teknik tabiriyle söylersek emprovizasyon üstadı. Önceden bestelenmiş herhangi bir eseri değil de kendi arzu ettiğiniz veya size taksimde dikte edilen makamı yahut herhangi bir şiiri (aruz olabilir olmayabilir), güfteyi taksim ederek okumaktır doğaçlama. Yani sesle yapılan taksimdir. Nasıl bir enstrüman taksim ediyor, siz de bir şiiri, heceleri taksim ederek, vezni takip ederek, manaya uygun makamı, geçkiler ve tonlamalarla coşkusunu, hüznünü, pişmanlığını, yalvarmasını vererek yaparsınız doğaçlamada. Kani Bey, bu konuda bir zirve. Sesini bir enstrüman gibi kullanabiliyor. Doğaçlama direkt ezanda, mevlitte, kamette, kasidede... her yerde kullanılan belki de dini musikinin en canlı argümanıdır.

Malum-u âliniz, herhangi bir sazı çalmaya yeteneği olan sanatçıları, çaldıkları saz birbirlerinden ayırır. Ancak ses sanatçıları için bu nevi farklar pek kolay ortaya konmuyor. Kani Karaca’yı farklı kılan nedir?

Kani Karaca, tabiatındaki sesleri duyabilen kulağa, duyduğu sesleri verebilen bir ses teline, bunları yıllarca kusursuzca depolayan belleğe sahip bir zat. Ahlakına gelince; evet Kani Bey fasıl da okudu. Belki dini musikideki hafız arkadaşları tepki verdi, halktan da tepkiler aldı fakat Kani Bey dileseydi çok daha başka şeylere de tevessül edebilirdi. Anti parantez, şakayla karışık; parayı severdi. Vaktiyle bir resmi görev vermişler TRT’den, görevi ifa etmiş Kani Bey. Sonra bir gün maaş almaya girmiş vezneye. “Kani Bey seni emekli ettiler” demişler. Anlayacağınız, bir haber vermek lütfunda bile bulunmadan emekli etmişler Kani Bey’i.

Tabi mevlid okumanın getirisinin yüksek olduğu yıllar 1950- 1975 arası. Rahmetli Aziz Bahriyeli öyle söylerdi. Her gün birkaç camide birkaç büyük mevlide giderdi Kani Bey. Millet peşinden koşar, büyük gazete ilanlarında filan gün filan camide, Kani Karaca ve diğer hafızların isimleri verilen mevlid ilanları olurdu. Kani Bey’in yurt içinde ve yurt dışında gitmediği yer yok… Ha dedikodu kabilinden; onu işe götürüp de altın makas atanlar, Kani Bey üzerinden para kazananlar olmuş. Kani Bey bunu çok dillendirmedi, işi asla esnaflığa vurmadı. Gönüllü bir insandı. Gönlü geniş bir insandı. Espri demek Kani Bey demekti zaten. Güler, güldürür, anlatır, anlattırır. Bambaşka bir kişiydi Kani Karaca. Allah rahmet eylesin.

Ses sanatkârı olarak eşi ve benzeri yok Kani Bey’in. Sesini kullanmadaki hünerinin de rakibi yok. Bilhassa mevlid icralarında gayet güzel geçkiler yapıyor ve bir milim sesi kaydırmıyordu; üstelik camide yanında dem tutacak bir saz yok. Size yol gösterecek, taksim edecek bir enstrüman da yok. Çaktırmadan çaktırmadan insan kayar okurken. Kani Bey’de kayma yok. Hatta Habil Hoca’m anlatmıştı; gerek çalışmalarda, gerek konserlerde, ses kayarmış. Büyük salon olduğu için ses düzenleyici de kötü olurmuş. Ayinhanlar başka yere gider, başka yerden çalmaya devam ederlermiş. Baktılar iş sarpa sardı, herkes biraz piyanoya düşer; Kani Bey de biraz tok ses vererek doğru akordu basar ve topluluğun akordunu düzeltirmiş. Yalnız dikkat buyurun, bunu icra ederken yani ayin devam ederken yapıyor. Ayin devam ederken Kani Bey bir ses veriyor, eğer o sesi alırsa mutriban, iş düzeliyor. Hesap edin, makine gibi ayarlı bir ses. Tabi mevlid okurken de kaymıyor. Gerek gazellerde gerek sazlı ve sazsız icralarda geçkiler yapıyor. Arzu ederse tekrar ilk makama, aynı tonda aynı frekansta aynı tınıda geri dönüyor.

Hatta internette kayıtları var, Konya’da merhum Cinuçen Tanrıkorur Bey’le karşılıklı atışmaları vardır. Zannederim oradaki hakem de Doğan Ergin Bey rahmetli. Cinuçen Bey taksim ediyor, Kani Bey cevap veriyor. “Başlayalım”, diyor. Başlıyorlar. Cinuçen Bey taksim ediyor, Kani Bey cevap veriyor. Tabi buradaki yarışmanın kuralı şu: Çaktırmadan çaktırmadan şed yaparak (Yani dinleyenlerin anlamayacağı şekilde, keskin olmadan hafif hafif makamı bir ses, yarım ses değiştirmek, aşağı çekmek), makamı bir ses yarım ses yavaş yavaş akort değişecek. Yani diyelim bir taksimden sonra cevap verdi orada şed yaptı, onu da saz karşılayacak o da bir şed yapacak… Kani Bey onu bir şed ile bir göçürmeyle karşılayacak şekilde devam ediyor… On dakika kadar güreşiyorlar… En sonunda Cinuçen Bey “Ben yapamayacağım” diyerek bırakıyor. Çünkü perde bulamıyor elindeki udda. Kani Bey’in bastığı sesi enstrüman bulamıyor. Anlatabiliyor muyum? Böyle bir sanatçı.

Benim şahit olduğum bir hususu arz edeyim. Ramazandı, Kani Bey mukabele okuyordu. Ortaköy Camii'nde tesadüf ettim kendisine. Programlı bir şey değil. Geldi mihraba oturdu, ikindiye yirmi dakika yahut yarım saat falan var. Oturdu mihraba, başladı okumaya. Yalnız kendisi bir camiye geldiği vakit, en son nerede kaldıysa Kur’an’da, oradan başlardı okumaya. Mesela Fatih’te diyelim ikindiden sonra 2 sayfa okur, oradan Beyazıt’a geçer ve kaldığı yerden başlar, 2 - 3 sayfa daha okur… O şekilde bir cüzü bir günde bitirirdi. Her neyse. Geldi Kani Bey. Oturdu mihraba. Başladı okumaya. Önce Yegah perdesinde karar veren makamları bir gösterdi. Sonra bir yükseldi, Hüseyni aşiranda karar veren makamlara çıktı. Sonra Hüseyni’de Suzidiller, şunlar bunlar, sonra Irak perdesinde karar verenleri gösterdi. Eviçler, Bestenigahlar… Sonra Rast’ta karar veren aileyi, nihaventler, suzinakları gösterdi… Sonra sesi bir yükseltti, Dügah’ta karar verenler, Hicazlar, Hüseyniler… Sonra bir daha yükseltti, Segah’ta karar verenler, Hüzzamlar… Bilemiyorum şimdi Buselik perdeyi okumuş muydu, okumamış mıydı; fakat böyle ağzı açık seyrettim… Allah’ım bu nasıl böyle tık tık tık tık geçkiler… Kur’an okurken geçiyor. Bir bakıyorsun Irak’tan Rast’a gelmiş; bir bakıyorsun Rast’tan Dügah’a gelmiş. Böyle müziği dantel gibi işleyen, onla oynayan bir zattı Kani Bey.

Bir diğer icrası şimdi aklıma geldi. On Muharrem’de, Sümbül Efendi’de Mevlid okunurken, Hüseyin Top Dede’nin “Yandı gönlüm Fatıma evladına, Ehli Beyt-i suzidil feryadına” şiirini bir kaside olarak girdi. Öyle bir yerde karar vermiş ki şimdi düşünüyorum hicazda karar vermişti. “Yandı gönlüm Fatıma evladına” kısmında Şehnaz açtı. Sonra “Ehli Beyt-i suzidil” derken, makamı Suzidil’e çekiverdi. Allah-u Ekber… Sonra “Hüseynim sen yetiş imdadına, ol Hüseyni Kerbela’nın aşkına” derken, Hüseyni kelimesinde Hüseyni gösterdi… Aman Yarabbi… Tekrar bırakmış olduğu Hicazlı perdeye döndü ve devam etti. Yani bunu insan planlamış da olabilir fakat planlı da olsa, insan icra ederken az çok kayar muhakkak, biraz makamı kaydırır normal bir okuyucu. Ama Kani Bey’de milim oynama olmadı. Bunu belki de planlamadı, bilmiyoruz. Yani Suzidil kelimesinde Suzidil geçkisi, Hüseyni kelimesinde Hüseyni geçkisi yapmak kimin aklına gelir? Geldi diyelim, nasıl bu kadar muvaffak olabilir insan… Kani Bey ilginçti gerçekten…

Kani Karaca, İstanbul tilavet geleneğinin son temsilcisi olarak anılır? Doğru mudur? İstanbul tilavet geleneği nasıl bir gelenektir?

Kani Bey’in tilavetteki hocası, Yerebatan Camii’nin imamı olan Ali Üsküdarlı Efendi. Ali Efendi, Üsküdar tariki, Üsküdar ağzı denilen icranın temsilcisi. Tabi sarayda bulunmuş, Sultan Hamid’e teravi kıldırmış, mukabele okumuş, yaşlılık devrinde de Kani Bey’i yetiştirmiş bir zat. Hocanın son yaşlılık zamanları olduğu için sesi giderek kayıyormuş. Ali Efendi’nin taklidini yapar, bir okuma tarzıyla banta bir şeyler okumuş Kani Bey. Sonra koymuşlar makarayı teybe, Ali Efendi’ye dinletmişler. “Ya hu evladım Kani, ben bunu nerede okumuşum ya” demiş Ali Efendi… Hazret kendi sesini tanımıyor, o kadar aynısını taklit ediyor Kani Bey. Çünkü kaymalarına kadar taklit ediyor. Doğru sesi taklit edersin de, kaymalarına kadar, detonelere kadar taklit nasıl ediyorsun, nasıl bir kabiliyettir bu?

Kur’an okumada ise fazla ayınları ğayınları gafları patlatmadan temiz ve gösterişsiz ama musikiyi de yerli yerince kullanmak suretiyle bir tavrı varmış Ali Efendi’nin. Kani Bey de onu almış ve başarıyla devam ettirmiş.

Tasannu çokça yaptığı olurmuş. Bilmiyorum, bu değerlendirmeyi tartışmak lazım. 1950’li-60’lı yıllardaki kayıtlara bakıyorsunuz, icra etmek istediği makam yahut icra etmesi gereken makam neyse onu gayet güzel yapıyor ama nadir, az bilinen, az kullanılan makamları icra etmeleri daha sonraki yıllarda... Yaptıkça da tanınmışlığı artıyor. Fakat bir vakit sonra geçki yapmaktan ana makamı kaybeder hale gelmiştir Kani Bey. Bir güzel kayıt vardır biliyorsunuz, 1954 yılı olmalı. Mesut Cemil Bey, radyo kaydına okusun diye Kani Bey’e Miraç bahrini okutuyor alttan alttan. Tabi o zamanlar yıl 1954, diyemiyor ki ben mevlid kaydı yapacağım TRT’ye. Bir müzik programı olarak takdim ediliyor programları. Alttan viyolonsel ile segah basılıyor, Kani Bey de hiç Segah ve Hüzzam’dan ayrılmadan bir miraç bahri okuyor. 50’lerden-60’lardan sonra, biraz çevrenin teşvik ve tazyiki ile Kani Bey devamlı geçki üzerine geçki yapmaya başlıyor okurken. Hicaz’dan bilmem nereye, Suzidil’den Acem'e vs… Tabi cambaz gibi de dolaşabiliyor ve düşmüyor. Millet hayranlık duydukça Kani Bey de bu kabiliyetini sergiliyor.

Kani Bey’in bu kadar ağdalı Kur’an okuması, sonra sonra gelişmiş. Evvelce dermiş ki Ali Efendi, “Oğlum Kani, makamlar gözünün önünden tek tek geçerler, al beni al beni derler, onlardan bir tanesini al ve oku”. Fakat Allah’ın verdiği kabiliyetler fevkalade tasannu, geçkili okumaya yöneltmiş Kani Bey’i.

İstanbul ağzı bilahare merhum İsmail Biçer tarafından ortaya konuyor. Ancak fevkalade bir tavır. Bütün okuyuş tavırlarında okumuştu İsmail Biçer, tavrı karşısında başka hiçbir tavır dayanamadı. Şimdi ne Üsküdar var ne bir şey… Şimdi tüm Kur’an okuyanlar, eğer Arapları taklit etmiyorsa, İsmail Biçer’i taklit ediyorlardır. Tabi Abdurrahman Gürses Efendi’nin talebelerinin, Hasan Akkuş’un talebelerinin giderek piyasadan silinmesi işi daha da tekdüzeleştiriyor. Hasan Akkuş başka bir tavır, Abdurrahman Efendi daha başka bir tavır. Fakat İsmail Biçer öyle bir zirveydi ki diğer yükseltileri gölgede bıraktı.

Kani Karaca’yı yetiştiren, Türk müziğine kazandıran değerli hocaları kimlerdi?

Kur’an-ı Kerim’de Üsküdarlı Ali Efendi ve Sadettin Kaynak. Yalnız bu iki zat dargın, kavgalıymış yıllarca. Kani Bey hem Sadettin Kaynak’a devam etmiş hem de Ali Efendi’ye. En sonunda Ali Efendi anlaşmış, “Ulan Kani, ikimizi birden idare ettin, namussuz demiş.” Çözmüş olayı Ali Efendi. Çünkü ona gidersen bana gelme, diyor. Olur yani, üstadlar bugün de geçinemeyebilir… Biri Karaköy’de mihrap sahibi, biri koskocaman Sultan Ahmet Camii mihrap sahibi. Tabi devir de karışık, tepkiler, refleksler, yaşam tarzları değişik. Ben pek de nefsani bulmuyorum konuyu. Sadettin Kaynak ile Üsküdarlı Ali Efendi, bilemediğimiz sebeplerle görüşmüyorlar. Sadettin Heper’den usul, kudüm, Mevlevi ayini gibi Kani Karaca’yı Kani Karaca yapan hususları elde etmiş. Zannederim bu üç isim önemli Kani Bey’in hayatında.

Kani Karaca şarkı formu dışında Kur'an, mevlid, kaside, gazel, ezan, semai okurdu. Bu tarzlar içerisinde sizce Kani Karaca’nın en hâkim olduğu tarz hangisidir?

Bunlar içinde en hâkim olduğu tarz mevlittir. Ayrım yapmak bence mümkün değil ama hakimiyet olarak düşünürsek, en hakim olduğu branş mevlittir. Kani Bey de mevlid okurken, mevlidin kendi iç kurallarına, kendi akışına, veznine ve bir takım oluşmuş kalıplara riayetiyle bambaşka okurdu. Kani Bey’in ezandaki başarısı, doğrusu çok coşkulu bir ezan değildir. Kur’an’ı çok güzel okurdu ama tarz tavır bakımından Kani Bey iyice diferansiyel olmuştur, farklılaşmıştır ana kitleden. Fakat mevlid icrası, Kani Bey’in tartışılmaz en güzel ve en başarılı olduğu alandır.

Kani Karaca’nın yürüdüğü yol üzere olarak günümüzde örnek verebileceğiniz kimler var?

Bugün Kani Bey’in yolunu takip eden Yunus Balcıoğlu Hocamızdır. Hatta bunu bir röportajında Kani Bey’e de soruyorlar. “Yunus diye bir evladımız var” diyor. O da kabul ediyor. Bu kadar sanatı musikinin her zerresinde kullanarak ezan, mevlid, kaside, okuyabilen birkaç kişi var ve bunların en başında benim de her zaman için bir numaram Yunus Balcıoğlu’dur.

Son olarak, Kani Karaca’dan dinlemeyi en çok sevdiğiniz eser hangisidir?

Kani Bey’den dinlemeyi en çok sevdiğim eser elbette ki Naat-ı Mevlana’dır. 14 dakikalık bir kaydı vardır, arka arkaya 14 defa dinlesem doymam. Nasıl bir okumaktır, bu nasıl bir icradır anlayamıyorum. Allah gani gani rahmet eylesin, okuduklarını şefi eylesin. Edirnekapı dışında Necati Bey mezarlığındaki kabr-i şerifi de tezyin oldu. Allah mahşer sabahına kadar kabir istirahatleri nasip eylesin efendim.

 

Metin Erol, Dr. Abdullah Uysal ile söyleşti

Güncelleme Tarihi: 20 Haziran 2015, 11:37
banner12
YORUM EKLE

banner19