banner17

Kalıcı olmak için iki şey gerek: Özgünlük ve dil

'Anlattığım kişiyi eksik anlatırsam ona kötülük etmiş olurum.' Handan Acar Yıldız, öykücülük ve 'Ağır Boşluk' kitabındaki öyküleri etrafında Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını cevaplandırdı.

Kalıcı olmak için iki şey gerek: Özgünlük ve dil

İnsanlar sosyal varlıklar olduğundan haliyle dış etkilere açıklar. Fakat insanlar, dışarıda olup bitenlerden eskiye oranla bu zamanlarda daha kolay etkileniyor. Hızlı yaşama isteği, sosyalleşme arzusu, hızlı iletişim ve saire… Birçok etken ile insan, duygusal ve düşünsel yönde etkilenebiliyor. Bunca etkiye açık olan insanı yakalamanın, tutmanın yolları olmalıdır. Öykü türü bu yollardan biridir. Öykünün kısa ve öz olması, çarpıcı bir şekilde hayattan kesitler sunması, zihinde canlandırmaya elverişli olması modern insanın hızına ayak uydurmaktadır. Karmaşık bir yapının değil; dolaysız, anlaşılır bir yapının olması okuru daha çabuk kendisine çekmekte, hız çağının zihinsel ve duyuşsal yetilerini kısırlaştırdığı insanın iç dünyasını zenginleştirmektedir. Öykü okuyan insanlar, bir süreliğine de olsa gürültüden sıyrılıp iç dünyalarına çekilerek kendilerini dinlemekte, yenilemekte ve tazelemektedir. Handan Acar Yıldız’ın öyküleri, ifade etmeye çalıştığım manada okuru doyuruyor, onun bilincini arı-duru bir hâle getiriyor. Felsefî anlatımın yoğun olduğu öyküleriyle Acar, okuru derinlikli bir düşünceye çekiyor.

Handan Acar Yıldız’ın öykülerinde kimliksiz bireylerden makam sahibi kişilere kadar her gruptan insana yer verilir. Yazar, öykülerindeki karakterleri anlatırken okurun da kendisiyle yüzleşmesini sağlar, boğucu, asi, suçlayıcı bir dil kullanmaz. Aksine yapıcı, sakin, soğukkanlı bir dil kullanır. Değişik karakterlerin türlü hâllerini anlatır. Handan Acar, yalnızca insanların dünyasına değil, nesnelerin dünyasına da girer. Onları konuşturur. Nesneler üzerinden yaptığı psikolojik tahliller oldukça etkileyicidir. Hayatın her durağında durduran, iyiliği içselleştiren öyküleriyle Acar, kaliteli bir kadın öykücümüzdür. Modern zamanlarda insan her şeyi unutmaktadır ve her şey unutulmaya adaydır. Mühim olan güzel olanları unutmamak, onları hak ettikleri gibi konumlandırabilmektir. Handan Acar Yıldız’ın öyküleri de her zaman diriliğini koruyacak ve unutulma sırası bir türlü gelmeyecek olanlardan. Bir okur olarak fikrim şu yöndedir: Yıllar geçse de Acar’ın öyküleri tazeliğini koruyacak; çünkü Acar öykülerinde insanın hâllerini ve insanın serüvenini anlatıyor.

Söyleşimizin soruları, öykücü Handan Acar Yıldız’ın Hece Yayınları’ndan çıkan ikinci öykü kitabı Ağır Boşluk etrafında şekillendi. Acar’ın ilk öykü kitabı Cam Koridor’dur.

Sabahattin Ali, öyküde karakter oluşturmanın zor olduğunu söyler. Yıldız’a göre de böyle midir; öyküde kurgu ve karakter oluşturmak zor mudur?

Öykü, sürmekten gelen ‘süreç’ dediğimiz kavramı yeniden sorgulamamızı sağlayan bir türdür. Hatta pek çok okuyucunun kafası bu konuda karışıktır. Tıpkı roman okur gibi, öykünün öncesine ve sonrasına dair beklenti geliştirirler. Hatta bazı okuyucular vardır ki, onlar öyküde olayın birdenbire olmasını dahi yadırgar. Öykü, beklenti konusunda romanla karıştırılır. Süreç dediğimiz meselenin sınırlarını sorgulayan bir tür olduğu için karakter oluşturmak romana göre zordur. Çünkü öyküde an denilen zaman dilimini kullanırsınız. ‘Önce’ ve ‘sonra’, düşüncede vardır fakat anlatımda ipucuyla yer bulur. İşte bu nedenle öyküde ‘öncesiz ve sonrasız’lığın ortasına bir kişiyi yerleştirecekseniz elbette bu kolay olmayacaktır. Karakter, bir an'ın, tek bir olayın içindedir. Onun içinde eğreti durmamalıdır. Neden orada başkası değil de, var olanın olduğuna dair inandırıcılık sağlanmalıdır. Meselâ sembolik bir anlatımda, fantastik bir öyküde karakter oluşturmak istediğinizde bunu nasıl başaracaksınız? Bir hayalin içine bir gerçeği nasıl yerleştireceksiniz? Elbette, üzerinde düşünülesi…

Ağır Boşluk’un öyküleri bir yaranın tam üzerine basıyor. “Ağır Boşluk” ifadesiyle anlatılmak istenen o yaranın kendisi midir yoksa o yaraları açan sebepler midir?

Her ikisi de… Hem yara hem de sebebidir. Çelişkinin neden olduğu travmanın adıdır “Ağır Boşluk”. Birine bir şey söylemekten son anda vazgeçme duygusu vardır ya… Kişi nefesini tutup tam konuşacakken vazgeçer. Aslında, yazarken en büyük korkum; anlatılmak isteneni tamamen anlatmak oldu çoğu zaman. Öykülerde hep boş bir yer, anlatılmamış, söylenmemiş, bir anda susulup son nefese gizlenmiş bir duygu kalsın istedim. Son noktanın konulduğu öyküler yerine, sembolik olarak nokta bulunsa bile, soru işaretiyle veya virgülle biten öyküler yazmaktı hedefim. “Ağır Boşluk”un bir karşılığı da bu.

İnsan yaşadıklarını aktarırken bazı yönler itibariyle başkalarından ayrılır; bakış açısı, duyarlılık, hassaslık gibi. Fakat bir ud'un sancısını hissetmek, ipin hislerini dile getirmek nasıl bir yönden bakmaktır? Bir ressam canlı bir şeyi resmeder, biliriz ki o çizdiği şey cansızdır. Yıldız, kelimelerle cansız varlıkları resmediyor ve neredeyse okur onların canlı olduğuna inanıyor. Bu kadar derin bakabilmek, eşyayı okumakla mı ilgilidir, doğuştan bir yeti midir ya da her öykücü bunu başarabilir mi?

Beni, yazarken eşyanın içine girmeye iten en önemli sebep, nesnelerin dilsizliğidir. Bir insanın işittiği hâlde konuşamaması gibi geliyor bu bana. Bir gün belediye otobüsünde işaret diliyle anlaşan üç gence rastlamıştım. Üçü de engelliydi. Birbirleriyle anlaşmaya çalışırken ortaya koydukları heyecanı, o jest ve mimikleri, ellerin, kolların çırpınışını, gözlerinden taşan o duyguyu hiç unutamam. Yıllar geçmesine rağmen… Biri kız, ikisi erkekti ama anlaşmaya çalışırlarken aralarındaki cinsiyet farkı bile ortadan kalkmıştı. Öylesine bir ve benzerdiler. Bu gençlerden herhangi biri, engelsiz başka bir insanla işaret diliyle anlaşırken böyle heyecanlı bir tavır sergileyemezdi, bunu o an hissettim. Ancak kendisiyle aynı şartlardaki birine duygularını anlatırken sergiledikleri vücut dili unutulacak gibi değildi. O gün olmuş bir hadiseden bahsetmediklerinden, hep böyle anlaştıklarından, aynı otobüste onlara tekrar rastladığımda emin oldum. Bu fotoğraf zihnime kazındı. Sanırım öykülere de yansıdı. Yazdığım öyküde bir nesnenin içine girdiğimde, yani o nesne olduğumda kendimi o gençler kadar heyecanlı hissediyorum. Bir nesnenin içine girdiğinizde o nesne o kadar genişliyor ki siz bile içinde küçük kalıyorsunuz. Nesneyi en cazip kılan özellik onun dilsizliğidir benim için. Ne kadar güzel sözler edersek edelim, dilsizliğin anlattığı şeyi anlatabilir miyiz? Dilsizliğin, bizzat anlattığı şeyi anlatabilir miyiz?

Nesnellik, modern çağda kutsandığı kadar kutsadığım, yücelttiğim bir olgu değil. Olamaz da… Ancak külliyen değersiz bir çizgiye de çekilemez. Elbette yapım ve çekim eklerinden bağımsız, düşünsel ve fenomenoloji bağlamında ifade ediyorum ki; nesnel olabilmek ile nesne olabilmek arasında güçlü bir ilişki vardır. Anlatmaya talip olmak; en başta anlamaya talip olmaktır. Bu durum, anlama ve anlatma konusunda, yazanın kendini, nesneler üzerinden sınamasıdır. Benim için tatlı bir oyun bu. Mesela, bilgisayarımdaki bir tuş olsam hangi harf olurdum? Bir yazarın bilgisayarındaki harflerden biri olsam ne hissederdim? Parmak uçları bana dokundukça duygularını anlayabilir miydim? Parmak izindeki çizgilerden biriyle aramda ünsiyet, belki de zaman içinde aşk bağı kurabilir miydim? Onlarca çizgiden biriyle… Şimdi sizi cevaplarken bu bana hiç uzak ve zor görünmüyor. Böyle bir öykü yazsam ilk cümle ne olurdu? Son cümle ne olurdu? Ciddiyetle ve hiç zorlanmadan düşünebiliyorum. Burada asıl mesele, inandırıcı olup olmadığım. Gerçeği esnetme konusunda başarılı veya yetenekli insanların gözündeki inandırıcılığım, gerçeğe sıkı sıkıya bağlı insanlar üzerindeki inandırıcılığımdan çok daha değerli.

Öykülerinizde derinlemesine anlatımlar, incelemeler var. “Nasıl bir şeydi acaba ölüm? Toprak? Orada da insanın içindeki sorular devam eder miydi? Bilinç, her an kendimize onlarca soru sorup cevabını yine kendimizin vermesi, delilik ise tek bir sorunun cevabına takılıp kalmaktı. Tek bir sorunun ve cevabının yüceltilmesiydi delilik dediğimiz. Ölüm, bilincin gitmesi demek ise, o hâlde ölünce sorular da biterdi. Yok, eğer ölüm daha bilinçli bir hâl ise, o zaman sorular daha da artacaktı.” Bu cümlelerle okuru başka bir dünyaya, düşünmeye mi davet ediyorsunuz?

Galiba öykülerde, en çok, anlattığım kişinin ya da kişilerin duygularını doğru yansıtabilme kaygısını taşıyorum. Düşünmek, her kelimede, her sözcükte, her hecede düşünmek gibi bir çabam ve niyetim olabilir sadece. Çünkü yaşayana ders verilmez. Yaşayan dersini kendi alır ve aldığı dersi yüksek sesle dile getirir. Aldığım dersi yüksek sesle ifade ettiğim metinler geçmişte olmuş olabilir ama hiçbiri en ufak şekilde ders verme amacı taşımamaktadır. Bununla birlikte sadakat borcum var; o da anlattığım karaktere, tipe karşı sadakat borcumdur. Bunun kaygısını taşıyorum. Anlattığım kişiyi eksik anlatırsam ona kötülük etmiş olurum. Anlattığım kişi, benim zihnimde yarattığım biri de olabilir. Yine de tanıdığım, gördüğüm birini anlatırken ne kadar sadakatli davranma mecburiyetim varsa zihnimde yarattığım kişiye karşı da en az o kadar sadakat borcum var. Çünkü ben tanışmasam bile onun bir yerlerde şimdi ya da geçmişte yaşamış olmadığından veyahut gelecekte yaşayacak olmayacağından nasıl emin olabilirim ki?

Psikolojiyi iyi derecede kullanıyor ve insan psikolojisini de iyi yansıtıyorsunuz. “Hi(YER)arşi” isimli öykünüzde bu daha da belirginleşiyor: “Gelinlerin konuşması için çok eskimeleri gerekir. Hatta küflenecek kadar eskimeleri… Sonra sözlerine küf siner. Gençliğinin intikamını gençlerden alan bir yaşlıya dönüşürler.” Psikolojiyi yansıtmada bu kadar iyi olmak sadece insanların hâllerini gözlemlemekle mümkün müdür yoksa özel bir ilgiyle psikoloji bilgilerinden de faydalanmak gerekiyor mu?

Bir yazarın psikolojiye ilgi duymaması imkânsız. Bir konu ya da alan ilginizi çekiyorsa, algıda seçicilik dediğimiz hadiseyle zihniniz sürekli sizi eğitir. Bir şeye ilgi duyduğunuzda ona dair öğrenciliğiniz kendiliğinden başlamış olur. İlgilenmek, öğrenmeye başlamaktır zira. Çünkü zihniniz, yolda yürürken dahi ilgili uyarıcılara açıktır. Bununla birlikte siz biraz daha çalışkan bir öğrenci olmayı tercih edip gayret gösterebilirsiniz.

Psikolojiyle ilgili elimden geldiğince sistematik okumalar yaptım. İki yıl boyunca katıldığım seminer programları oldu. İzlemek için film seçerken, beni bu alanda besleyecek filmlerden yana tercih kullandım, hâlâ da öyle… Edebiyatımı beslemeyeceğini düşündüğüm hiçbir filme, eğlence amacıyla vakit ayırmadım. Sinema tutkunu değilim. Az film izlerim ama bittiğinde asla izlediğime pişman olmayacağım filmlere vakit ayırmaya çalışırım. Filmin ilk yarım saatinden sonra sinema salonundan çıktığım zamanlar olmuştur. Öyle bir durumda bilet parasına değil, boşa geçecek vakte acırım. Edebiyatta ise daha çok, bilinç akışını toplumsal çerçevede, kavramlar ve olgular üzerinde kullanan metinleri okumaya, incelemeye çalışıyorum. Kendimi geliştirmek için, psikolojik çıkarımları güçlü, kahramanların şuuraltına eğilen eserleri okumaya gayret ediyorum.

Öykülerinizin genel karakterine baktığımızda, insanların değişken ruh hâllerine ve sahteliklerine değindiğinizi görüyoruz. “İnsanlar kendi hâlleriyle kalabalıklar içinde caddelerde yürürken gözüme çiçekler gibi görünürler. Yeni açmış çiçekler gibi. Ama iki kişi bir araya gelip de sosyalleştikleri an yok mu? Nasıl değişiyorlar, sahteleşip tuhaflaşıyorlar öyle.” Bu cümlelerinizde olumluluk belirtisi olan sosyalleşme kavramını da yergi anlamında kullanıyorsunuz. İnsan yüzlerinden çok çekmek, iyi bir öykü için patlama sebebidir diyebilir miyiz?

Bu alıntı, “Kadavra Terapi” öyküsünden. Aslında orada sosyalleşmeyi yermiyorum. Sosyalleştiklerini zannederken insanların ikiyüzlü, yapmacık ve sahte hâle gelmesinden yakınıyorum. Yazdığım hiçbir öyküde ‘mükemmel’, ‘ideal’ tip çizmedim. Çizmem de… İnsan dediğimiz, çatışmaları ve çelişkileriyle vardır. İnsanı zaten böyle kabul etmek zorundayız. Ahsen-i takvim ile esfele safilin potansiyelini aynı anda içinde taşıyandır insan. İnsan çelişkili davranabilir. Tutarsız olabilir. Fakat ikiyüzlülük dediğimiz olay, bilinçli bir tercihtir ve gayrıahlakidir. İnsan ikiyüzlü davranırken açık vermemek için zekâsını kullanır. İkiyüzlülüğü hiçbir gerekçeyle affedilir hâle getiremeyiz. Toplumda üstlerinin karşısında iki büklüm eğilen insanların, astlarını en çok ezen kişiler olduğunu görürsünüz. Daha kendi işini doğru düzgün yapamayan birinin kapıcıyı ya da çaycıyı azarladığına şahit olursunuz. Bir lokantaya gittiğinde, hayatı boyunca sahip olamadığı statüyü garsonun aracılığıyla sağlamaya çalışan insanlar vardır. Salaş bir mekâna girdiğinde ya da başka yerlerde sürekli ‘ben her şeyin kalitelisinden anlarım ya da ben her şeyin en kalitelisine layığım’ mesajı vermeye çalışan insanlardaki yapmacıklıktan bahsetmiştim “Kadavra Terapi”de. Sürekli kendini ayrı bir yere koymaya çalışanlardan.

Ağır Boşluk modern zamanlara atılmış bir çığlık gibi. Öykülerinizde modernizmin insan ilişkilerini ne hâle getirdiğine yönelik anlatımlarınız dikkat çekici: “İnsanların asosyalleştikçe sarıldıkları ‘sosyal medya’ sebebiyleydi. Genç kızların sürekli profil resmi değiştirdikleri, en güzel resme bir türlü karar veremedikleri, genç kadınlarınsa ‘en mutlu aile benimki’ resmini yarıştırdıkları sosyal paylaşım siteleri. Sokakta hiç görmediğim onca mutlu insanı ana sayfada alt alta dizilmiş görünce dayanamayıp kendimi sokağa atmıştım.” (“Askerlik Arkadaşım Ayşegül’e Mektup”; syf:70) Buradan hareketle öykülerinizin mesaj verme gayesinde olduğunu söyleyebilir miyiz?

Pek çok öyküde kavramları sorguladığıma şahit olmuşsunuzdur. Özellikle ‘doğru nedir?’, ‘yanlış nedir?’ sorularını sorduğumu, bilhassa kitaptaki son öykülerde ‘doğru dediğimiz gerçekten doğru mudur?’, ‘yanlış dediğimiz gerçekten yanlış mıdır?’, ‘gerçek dediğimiz nedir?’ sorgulamasından yana olduğumu fark etmişsinizdir. Bu kadar yoğun sorgulamanın yapıldığı bir kitapta takdir edersiniz ki yazar mesaj verme kaygısında olmayacaktır. Taşları yerinden oynatmaya çalışan, sürekli soru soran bir kitap olduğundan Ağır Boşluk, yapı itibariyle, mesaj verme amacı taşımıyor. Ama sorunuz için çok teşekkür ederim. Açıklama fırsatını bana sundunuz; orada bir çelişkinin altını çizmeye çalışıyorum. Sosyal medyanın giderek çelişkili bir yapıya dönüştüğünü hissediyorum ve hissiyatımı mesaj kaygısı gütmeden yüksek sesle dile getiriyorum.

Birkaç husustan, muhafazakarlık adına değil de çelişki adına bahsetmek isterim. Bizim toplumumuz, evde pişen yemek komşuya koktuğunda kul hakkına girme endişesi taşıyan bir medeniyetten geliyor. Bir ara, dünya görüşü ne olursa olsun insanlar sosyal medyada sürekli yemek ve sofra fotoğrafı paylaşıyordu. Ya da mutlu bir ailen varsa ve gerçekten mutluysan yirmi dört saat neden evin içini naklen yayınla paylaşırsın? Bahsettiğiniz öyküde; toplumu düzeltmek gibi bir amaç da mesaj verme kaygısı da hiç taşımadım ama bazı insanların çelişkili davranışlarının dışarıdaki, onların hiç tanımadığı insanlar için nasıl trajediye neden olduğunu göstermek istedim. Oradaki karakter, ismi olmayan ama Ayşegül’ün arkadaşı olduğunu bildiğimiz karakter, hiç tanımadığı insanların davranışı yüzünden kendini buhranla sokağa atabilmektedir. Orada asıl olan o karakterin nefesinin tıkanması, kendini zor dışarı atma hâlidir. Bir ekran ve hiç tanımadığımız insanlar, çağımızda kişiye bunu yapabilmektedir. Ekran sanaldır ancak karakterin yaşadığı acı gerçektir. Öyküdeki nefes tıkanması ve boğulma duygusunu okuyana hissettirebildiysem işte o zaman çok mutlu olurum. “Sanki orada anlatılan kadın benim” diyen biri çıkarsa işte o zaman kelimelerle ifade edemeyeceğim kadar sevinç yaşarım. Ancak biri çıkar da “Ben bu öyküyü okuduktan sonra artık Facebook’ta daha az profil resmi değiştiriyorum” derse işte o zaman üzülürüm. Çünkü öykümün amacı kimseyi ‘hizaya getirmek’ değildir. Aksi hâlde didaktiklik dediğimiz hatanın içine düşeriz.

Öykü okununca başkasının hayatını ya da o öyküyü yazanın hayatını okuyormuş gibi oluruz. Handan Acar’ın öykülerinde böyle bir sonuca varmak imkânsız gibi. Bambaşka hayatları okuyor, duygular bilindik ama tanımadığımız insanların hayatlarına giriyor gibiyiz. Öykü anlatımınızın bu şekilde olmasının kaynağı nedir, bilinçli bir tercih midir, kendiliğinden mi olmaktadır?

Yazdığım şey anı ya da iç dökme olmamalı. Kurgusu ve vurgusu olmalı. Kurgu, son cümleyi de kapsamalı. O nedenle de öykünün ilk ve son cümlesinin evvela yazılması gerektiğini düşünürüm. Son cümle akışa bırakılmamalı.

Öykücülüğünüze katkısı olan yazarlar ve kitaplar hangileridir? Öykücülüğünüzü besleyen, “Benim ustamdır.” dediğiniz üstad kimdir?

Öykücülüğümüzün, ister severek ister tanımak maksadıyla okuyalım, her metinden (edebiyat metni olması da şart değil) beslendiğine inanıyorum. Kötü bir metinden bile ‘böyle yazmamalıyım’ şeklinde besleniriz. Her görüntüden, her sesten beslendiğimiz gibi… Çok severek, hatta büyülenerek okuduğum yazarları saymak isterim size: Stefan Zweig, Goethe, Wolfgang Borchert, Antoine de Saint-Exupéry, Jerome David Salinger, Kafka, Jorge Luis Borges, Marcel Aymé, Dino Buzzati, Mehmet Rauf, Ömer Seyfettin, Sabahattin Ali, Sait Faik, Ahmet Hamdi Tanpınar, Tahsin Yücel, Sevim Burak, Oğuz Atay, Rasim Özdenören, Selçuk Baran, Ayhan Bozfırat.

Öykülerinizde insanı yargılamaktan sakınıyor, insanı anlamaya, ona saygı duymaya çalışıyorsunuz. “Konsomatris” isimli öykünüzde bu durum zirveleşiyor. Handan Acar Yıldız, gerçek hayatta da böyle midir? Bu hâli öykülerine mi yansımıştır?

Evet, yargılamaktan da yargıdan da uzak durmaya çalışıyorum. Özelikle de başkasıyla aynı sınamadan geçmediysem… ‘Öyleyim’ dediğimde de yargıda bulunmuş olurum. ‘Öyle olmaya çalışıyorum.’ diyeyim en iyisi. Yazarken de yargılamamaya çalışıyorum.

Öykülerinizde zayıf olanı koruyorsunuz. “Kudret’in Yükü” öyküsünde açık bir şekilde okuyoruz bu durumu. Hayat haklı ile haksız, güçlü ile güçsüzün mücadelesi… Bu mücadeleden güç alıyor, bu gücü öyküleştiriyorsunuz diyebilir miyiz?

Bu sorunuz, öykü yazma gerekçesi ile çok yakından ilgili. Öykünün bir yazılma gerekçesi olmalı. Bu gerekçe de sadece yazarı bağlayan, öznel, okuyandan kopuk olmamalı. ‘Hak’ dediğimiz mefhum ise bir öykü için yeterli gerekçedir. Güçlü bir gerekçedir. Hem öznel hem de nesnel, hem aynı hem de gayrı bir gerekçedir. Güçlü ile güçsüzün mücadelesi vardır. Ancak güçsüzün elindeki en büyük silah masumluğudur. Güçsüzün koruyabileceği en büyük zenginlik ilkedir. İlkeyi kaybettiğinizde gerçekten fakir ve kendine zulmeden olursunuz. “Kudretin Yükü”nde bir mazlumluk bir de mazlum kadının eşi açısından ilkeyi kaybetme konusu işlenmiştir. Anne mazlumdur ama ilkeyi kaybetmemek için direnir; baba mazlumken, ilkesini kaybederek zalim durumuna düşer öyküde.

Bir öykünün kaliteli olması, nitelikli olması neye bağlıdır? Bu kriterler neye göre belirlenir? Aşırı duygusallık ya da öykülerde yazarın kendini fazla belli etmesi öykünün kalitesine zarar verir mi?

Parmak iziniz, ses tonunuz, ten renginiz nasıl size özgü, nevi şahsınıza münhasır ise kaleminizin de öyle olması gerektiğine inanıyorum. O kadar çok yazı yazan insan var ki, kalıcı olmak adına en başta iki şeye ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum: Özgünlük ve dil.

Özgünlük ifadesinin sıra dışılıkla çok karıştırıldığı kanaatindeyim. Özgünlük, sıra dışılıktan daha önemli benim gözümde. Bir de dil… İnsan vücudunun içinde kan ne ise, metinde de dil odur. Bir şair, cümlelerini/dizesini nasıl titizlikle seçiyorsa öykücü de cümle kurarken o kadar titiz olmalı. Burada lirizme boğulmuş öykülerden bahsetmiyorum. Kurgusu ve vurgusu olmayan, lirizme boğulmuş bir metinden söz etmiyorum elbette. Naçizane benim bir öyküyü okurken beklentim budur.

Cevaplarınız için Dünya Bizim ailesi adına teşekkür ederim.

Asıl ben teşekkür ederim, bu sohbet ortamını oluşturduğunuz için.

 

Hatice Ebrar Akbulut konuştu

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 11:02
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20