banner16

Kalbini Filistin'e Kaptıran Mühtedi: Lauren Booth

''Allah’ın bir lütfu sayesinde o kutsal topraklarda gezdim, hiç tanımadığım insanların araçlarına bindim ve onların ikram ettiği yemekleri yedim. Adeta güzel, nazik ve zarif uzaylıların mekanındaymışım gibi hissettim. 'Nasıl bu kadar muhabbet dolu olabiliyorsunuz? Bu dehşet verici baskı altında mücadele etmenize etken nedir?' diye sorduğum evlerde, ahalinin yanıtı aynıydı. Hepsi aynı Kitab’ı işaret ediyor ve 'Kur’an-ı Kerim' diyordu.''

Kalbini Filistin'e Kaptıran Mühtedi: Lauren Booth

Önce kısa bir yazışma yaptık. Ardından telefonlaşmaya karar verdik. Röportaj talebimi memnuniyetle kabul etti. Çok geçmeden aradım. Telefonu, “Selam, habibti (canım).” diyerek açtı. İslâm’ı kabul eden tüm mühtedilerin Arapça’ya muhabbetini kendinin de duyduğu fark ediliyordu. O kutsal ana kadar hayatı boyunca sahip olduğu tüm önyargılardan kurtulmuş, artık özünü benimsediği bir kültürün parçalarını taşımak istediğini yansıtıyordu. Taşıdığı yüksek özgüven ile kararlı ve güçlü bir sesin yanında samimi cümleleriyle mesafeleri hızlıca kapattı.

Onu en çok etkileyen durumlardan birinin Filistin’de geçirdiği günlerde Filistinli Müslümanların tevazuu ve tevekkülüne tanıklık etmesi olduğunu söyledi. “Doğu kültürlerini bilirsin.” dedim, “Türkiye de o kültürü biraz taşıyor. İnsanlar burada seni kendi kimliğinden önce İngiltere eski Başbakanı Tony Blair’in İslâm’ı seçen baldızı olarak tanıyor.” Şaşırmadı. Blair ile anılmaktan pek hoşlanmadığını söyledi ve ekledi: “Allah bana hidayeti nasip ettiğinde Blair, Müslümanları öldürüyordu.”

Kendini her şeyden önce bir Müslüman, sonra ise bir gazeteci ve aktivist olarak tanımlayan mühtedi Lauren Booth’un geçmişinden ihtida serüvenine, Gazze’de geçirdiği günlerden Avrupa’daki İslâmofobi’ye, Türkiye’nin milli iradesine karşı düzenlenen hain darbe girişiminden kadın direnişine pek çok konuyu konuştuk.

Seni yeni tanıyanlara kendini nasıl tanıtırsın? Lauren kimdir? Çocukluğu, gençliği nasıl geçmiştir?

İnancını geride bırakan Katolik bir baba ve kötü ruhları uzak tutmak için yatak odasının her tarafına haçlar asan doğaüstü inançlara sahip bir anne tarafından büyütüldüm. Babam oyuncu, annem de oyuncu, ayrıca bir model. Ben bir gazeteci, bir yayıncıyım.

Aynı zamanda İslâmofobi, inanç ve hayat üzerine uluslararası konuşmalar yapıyorum. Daha önce aldığım drama eğitimini, Müslüman genç kadınlara topluluk önünde konuşma ve özgüven gibi kişilik gelişim atölyeleri düzenlemek için kullanıyorum. EPUK Birleşik Krallık Eğitim Ortaklığı Medya Akademisi’nin (http://epuk.global) direktörlüğünü yürütüyorum. Burada üst düzey yöneticiler, siyasetçiler ve iş dünyasının önde gelen kişilerine yönelik medya iletişimi konusunda eğitimler düzenliyoruz. Asıl işim kurumları, üst düzey yöneticileri ve siyasetçileri Batı perspektifinden gelen mülakat sorularına etkin cevap verme kabiliyetini geliştirecek şekilde hazırlamak.

Özel hayatına girmemde mahzur var mı? Aile ilişkilerinin pek iyi gitmediğine dair bazı haberler var. Oysa İslâm’ı kabul ettikten sonra özellikle babanla sıra dışı bir yakınlığınız olduğunu da biliyorum.

Annem ve babamla çok uzun bir süre ciddi anlamda sorunlar yaşadım. Maalesef her ikisi de alkolikti ve bu bütün yetişkinlik dönemimi etkiledi. Ancak şunu da söylemeliyim. Allah’ın izniyle her şeyden önce beni İslâm’a yakınlaştıran değerlere sahip olmamı babama borçluyum. Babam, daima işçilerin hakları için savaştı. Siyasetin bencilliğinden uzaktı. Bana azimli olmayı ve aktivizmi öğretti.

Uzun yıllar süren zorluklar ve yabancılığın ardından ben İslâm’ı kabul ettikten sonra annemle gerçekten yakın bir ilişkimiz olmaya başladı. Birbirimizi her zaman görüyoruz ve çok seviyoruz. Hatta şimdilerde gerçekleşmesini dilediği şeyler için “İnşallah” bile diyor. Yeniden evlendim. Kızlarım Alexandra ve Holly ile birlikte İngiltere’nin kuzeyinde yaşıyoruz. Çok şükür kızlarım da 8 ve 10 yaşlarına geldiklerinde İslâm’ı kabul etti ve sonrasında kendi başlarına şehadet getirdiler.

Peki ya üvey annen?

Diğer aile üyeleri hakkında konuşmak istemiyorum.

Bu arada İslâm’ı seçen kişilerin genellikle isimlerini Müslüman isimleriyle değiştirdiklerine rastlarız. Bunu hiç düşündün mü? Mesela senin ülkende en bilinen örneklerden biri Cat Stevens’ın Yusuf İslâm ismini seçmesidir.

Peygamberimiz (s.a.), insanların en güzel isimleri seçmesini tavsiye etmiştir. Ancak ihtida etmeden önceki isimlerini kullanmalarını kötü bir çağrışımı bulunmadığı müddetçe yasaklamamıştır. Mevcut dünya düzeni ve toplumsal ilişkilerde İslâm’ın sadece Araplar ya da Asyalılar için değil de Lauren ve Tony için, Maisy ve Gurter için, Francoise için ve tüm insanlar için var olduğunu göstermenin çok önemli olduğuna inanıyorum. Kızlarım da aynı görüşte ve buna saygı duyuyorum.

Yusuf İslâm’ın hayatından etkilenmiş miydin? Ya da ihtida eden ve seni çok etkileyen kimse var mı?

Yusuf İslam kardeşimle daha önce bir etkinlikte tanışmıştım. Maşallah, çok mütevazı ve nazik davranışlar sergileyen birisi. İslâm’a nasıl rücu ettiğini okudum. Muhteşem bir serüven. Ancak bu kutsal inanca doğru yola çıkan her bir bireyin serüveninin aynı derecede muhteşem olduğunu düşünüyorum. Hayatımda hiç tanımadığım insanlardan da inanılmaz hikâyeler dinledim. Şöhret, Allah (c.c.) ile olan ilişkimizde bir belirleyici değil.

Peki, senin Müslüman oluş hikâyen nasıl? Bazı kaynaklarda PRESS TV için çalıştığın sırada ilk kez İran’da İslâm’a karşı yakınlık duyduğun yazıyor.

Bu doğru değil. Bir başkasının uydurması olabilir.

İslâm’ı ilk kez Filistin’de bulunduğum sırada inanılmaz seviyede cesur, aynı zamanda çilekeş ve cömert Müslümanların arasındayken merak etmeye başladım. 2005’teki seçimlerde muhabir olarak Batı Şeria’daydım. İlk başta çok ürkmüştüm fakat sonra Araplara ve Filistinlilere karşı önyargıda bulunduğum gerçeğiyle yüzleştim. Ancak Allah’ın bir lütfu sayesinde o kutsal topraklarda gezdim, hiç tanımadığım insanların araçlarına bindim ve onların ikram ettiği yemekleri yedim. Adeta güzel, nazik ve zarif uzaylıların mekanındaymışım gibi hissettim. Allah’ın karşıma çıkardığı insanlar olağan dışı bir şekilde daima kibar, sevimli ve sabırlıydı. Öyle ki içimdeki tasavvur yüzünden nahoş ve çirkin hissettim kendimi.

Nasıl bu kadar muhabbet dolu olabiliyorsunuz? Bu dehşet verici baskı altında mücadele etmenize etken nedir?” diye sorduğum evlerde, ahalinin yanıtı aynıydı. Hepsi aynı Kitab’ı işaret ediyor ve “Kur’an-ı Kerim” diyordu.

İsmail Haniye’nin sana Filistin pasaportu takdim ettiğimi gördüm. Yüzünde kocaman bir tebessüm vardı. Arka planından bahseder misin? 

2008’de İsrail’in Gazze’ye uyguladığı deniz ablukasını kırmak amacıyla Özgür Gazze hareketiyle birlikte Gazze’ye geldim. Çocuklarımın doğumundan sonra hayatımın en güzel günü olduğunu söyleyebilirim. 30-40 bin Gazzeli, limanda toplanmıştı. Hatta botlar ve sörf tahtalarıyla denizin üstünde ne yaptığını bilmeyen ama geride bir hikaye bırakmayı başaran biz, 45 çılgın aktivisti selamlıyorlardı. Ablukanın dehşetine dikkat çekme çabamız nedeniyle Filistin’in seçilmiş lideri İsmail Haniye, hepimize Filistin pasaportu takdim etti.

Seyir sırasında İsrail deniz kuvvetlerinin tacizine maruz kalmış olmalısınız.

Navigasyon sistemlerimizin ve uydu telefonlarımızın sinyallerini kestiler. İsrail kuvvetleri bizi sabote etmeye çalıştı ancak başaramadı.

Elindeki Filistin pasaportu bir Filistinli gibi hissetmeni sağladı mı o an için?

Ben zaten kalpten Filistinliyim. Sonsuza dek...

Bunları ifade ediyor olman gerçekten çok duygulu. İslâm serüvenine geri dönelim mi?

Peki. Ramazan ayıydı; o günlerde bana yabancı bir olgu. Bir kaç gün kalıp bazı isimlerle röportaj yapmak istiyordum fakat aynı zamanda İsrail ve Mısır’ın ablukası altındaydım. Her şeyden önce bir insan olarak hayatımda bir hayli belirleyici bir dönem oldu. Kuşatma altında yaşıyordum. Kelimenin tam anlamıyla hem korku hem de umut dolu ama kapana kısılmış insanlarla birlikteydim. O yıllarda 8 ve 5 yaşlarında olan kızlarımdan binlerce kilometre uzaktaydım. Mısırlı yetkililer ve İsrailli Hasbara ajanları, “Filistinlilerle dayanışma içinde olmak istiyordun. O halde bundan sonra burada kalıp onlarla birlikte yaşayacağın için memnun olmalısın.” dediler. Press TV’de işe başlamıştım ve İsrail’in savaş suçlarını haberleştiren bir gazeteci olarak çocuklarımdan ayrı kalmayı zaten göze almıştım.

Tüm bunların dışında kalbime en çok dokunan şey, sarı saçlarım ve vücudumun görünen yerindeki dövmelerimle Ramazan ayında gezdiğim en kırsal bölgelerde bile hiç bir zaman “Haram! Haram!” dendiğini duymamış olmamdı. Aksine her girdiğim yerde “Selam! Selam!” diye karşılandım.

Gazze’den nasıl çıktın?

Elbette çocuklarıma ve eşime kavuşmak için pek çok girişimde bulundum. İngiliz siyasetçilere ve Jimmy Carter İnsan Hakları Merkezi’ne başvurdum. Sonunda bir gün bir telefon geldi ve “Çıkabilirsin.” dediler. Fakat çıkmadan önce Refah’ta bir mülteci kampını ziyaret etmek istedim. Orada tanıştığım bir anne, kelimenin tam anlamıyla hiç bir şeye sahip olmamasına karşın o kadar mutluydu ki... “Zaten karnınız aç ve içecek bir şeyiniz de yok. Ramazan’da niçin oruç tutuyorsunuz?” diye sordum. “Fakirleri anlamak için.” dedi. Subhanallah... Kalbime bir aydınlık geldiğini hissettim ve “Eğer İslâm buysa ben de Müslüman olmalıyım.” dedim. Gözümün önüne tüm günahlarım ve kötülüklerim geldi bir anda. Kibrim, ünlü olmanın getirdiği ve düştüğüm tuzaklar... Fakat görüyordum ki Allah benden vazgeçmemişti. Hiç birimizden vazgeçmez.

Hakikaten insanın tüylerini diken diken eden bir hikaye. Yine de bir noktaya dikkat çekmek isterim. Oruç tutmamızın amacı sadece fakirleri anlamak değildir. Yoksa oruç fakirlere de farz olmazdı.

Bence fakirlik bir ruh hali. Şükür ise Allah’a yaklaştırıyor. Buradaki noktayı kaçırmamak gerekli. Fakirler bile o kadar tevazu sahibi ki o yüzden Allah’a böylesine müteşekkirler ve kendilerini fakir olarak görmüyorlar. Ramazan ayında evinde yiyecek et var mıydı? Yoktu. Komşusunun var mıydı? Yoktu. İki gözü vardı fakat etrafındaki pek çok insan saldırılar sırasında yaralanmış ve kör kalmıştı. Gazze’de binlerce yaralı varken Allah’a şükür onun çocukları sağlıklıydı, sağ idi.

Demek istediğini anlıyorum. Orada olmak, onları tanımak, orada yaşamak lazımdı... Türkiye’de de ekranlarda tanıdığım, gördüğüm Filistinliler “Elhamdülillah” demeyi hiç bırakmazlar. Gazze’de birçok kez bulunan yakın bir gazeteci arkadaşım da çok sık söylerdi. Bizim hiç kabullenemeyeceğimiz, başımıza gelmesini tahmin bile edemeyeceğimiz hallerde bile “Allah ne güzel vekildir. O bize yeter.” derlermiş. Daima bunu söylerlermiş. Bu yüzden Gazze’ye de Gazzelilere de Gazze’nin sesi olanlara da çok hürmet ederiz. İyi ki oradaydın Lauren... Peki, Gazze’de mi ihtida ettin?

Hayır. İslâm’ı tam anlamıyla kabul edene dek iki yıl daha geçti. Daha çok Müslümanla tanışmaya, görüşmeye başladım. 2010’daki Kudüs Günü mitingini takip etmek için İran’a gittim. Yine Ramazan ayındaydı. Bir camide durdum. Abdest aldım ve Filistin için dua ettim. Ardından öyle bir huzur hissettim ki sanki üzerimden bir şelale akıyordu. Yıllar sonra ilk kez, çektiğim kalp sancıları son bulmuştu. Bir daha asla incinmeyeceğimi hissediyordum. Emniyette hissettim. Sanki korunuyordum. O gece camide uyudum. Sonra Londra’ya döndüm. Bir haftanın ardından İslâm’ı kabul etmeye karar verdim.

Memleket... Yıllardır yakın hissettiğin İslâm’ı kabul etmek için tam bir kalp ve zihin ile evinde şehadet getirmek istedin. Yanılıyor muyum?

Pek sayılmaz. Kendimi hazır hissetmem gerekiyordu. Kendimi tamamen adamam gerekiyordu. Tam manasıyla kabul etmeliydim. Ve içimde hiçbir şüphe kalmamalıydı.

Peki, sonra neler yaşadın? Ailenin ve arkadaşlarının tepkileri nasıl oldu? Müslüman olmadan önce ve sonra diye ayıracak olursan hayatına dair neler söylersin?

Müslüman olarak bizim görevimiz dik durmak, bölünmemek, dağılmamaktır. Ben otuzlu yaşlarımdayken biraz ünlüydüm fakat inanılmaz derecede kibirliydim. Hayatımda yeri olan şeyler sadece kendi dış güzelliğim, kendi başarılarım, kendi duygularımdı. Son derece yorucuydu ve saplantı derecesinde bir boyuttaydı. Eşime ne saygı duyuyordum ne de vakit ayırıyordum. Çocuklarımı seviyordum ama onlardan uzakta zaman geçirmek istiyordum. Böylesine bir hayat...

Müslüman olmayı düşündüğümü söylediğimde kızlarım bana üç soru sordu: “1) Bizim annemiz olmaya devam edecek misin? 2) Alkol kullanmayı sürdürecek misin? 3) Ne tarz kıyafetler giyineceksin?” Onlara daha iyi bir anne olacağımı, alkol kullanmayacağımı ve mütevazı kıyafetler giyeceğimi söyledim. Elhamdülillah hepsini kabul ettiler. Hep birlikte aynı dakikada ibadete başladık.

Yani seninle birlikte Müslüman oldular. Ne kadar şanslısın...

Evet. Aile hayatım düzeldi. Sürekli dışarıda gezmekten hoşlanan biriyken bir an evde olmayı sevmeye başladım. Hayatın gerçekten nerede cereyan ettiğini anladım ve bir daha kaçırmak, kaybetmek istemedim. Hissiyatımı yeterince ifade edemem... Hiç kimse ölüm döşeğindeyken, “Keşke patronumu daha çok memnun etseydim. Keşke ofiste daha çok çalışsaydım.” demez. Çoğu insan, “Keşke daha iyi birisi olsaydım, daha çok ibadet etseydim, Allah’ı daha çok sevseydim.” der.

Farklı konulara geçelim. Türkiye’deki darbe girişimiyle ilgili görüşlerini merak ediyorum. Nerede, nasıl öğrendin? Cumhurbaşkanımız Recep Tayyip Erdoğan’ı ve ailesini şahsen tanıyan birisi olarak neler hissettin? Türk halkının mücadelesi ve kahramanlığı hakkında ne düşünüyorsun? Ülkene nasıl yansıdı?

Bir merasimdeydim ve bir anda herkesin telefonu çaldı. Aramalar ve mesajlar geliyordu. “Allahu Ekber. Allah Türkiye’yi korusun. Allah Türkiye’yi ümmet için korusun.” demeye başladı etrafımdakiler. Ağlamaya başladım.

Sonra eve gidip dua ettim ve sabaha kadar haberleri izledim. Beni en çok vuran şey BBC ve Sky News kanallarında Erdoğan’ın ülkeyi terk ettiği, hükümetin düştüğü gibi iddialara yer verilmesiydi. Bir süre sonra sokağa çıkan insanların darbeyi önlediği belli oldu. Editörümü aradım ve “Neden benim Twitter hesabım sizinkinden daha etkin bir haber kanalı?” diye sordum. “Siz ne yapıyorsunuz?” Türkiye’deki arkadaşlarımıaradım ve bana inanılmaz şeylerden bahsettiler. Camilerde direniş için Kuran-ı Kerim okunduğunu söylediler. Tanklara çıkan insanların cesareti... Cumhurbaşkanı’nın insanların karşısına çıkıp beraberlik çağrısı yapması ve kararlılığı... İnanılmaz anlardı. İngiltere’de yaptıklarımız ve Müslüman olduğum için gurur duyuyordum.

Darbe girişiminden önce FETÖ hakkında bilgin var mıydı? Hiç temasın oldu mu?

Evet, 2015 yılında benim kitabımı yayınlamak istediler. Fakat Allah’a şükür maksatlarını ve gerçekte kim olduklarını öğrendim ve ilişiğimi kestim. Zaten genellikle sizlerin de yaklaşması gereken insanlara yaklaşıp ilişki kuruyorlar.

Türkiye’ye sık sık geldiğini biliyorum. Yabancıların çoğu, İstanbul’un kendine âşık eden bir şehir olduğunu söylüyor. Sen ne dersin? Türkiye’yi seviyor musun?

İstanbul’u çok seviyorum. Büyük ihtimalle bana Kordoba’nın müthiş bir örneğini yansıttığı için. Sultanahmet’i ziyaret eden insanlarla konuşmayı seviyorum. Geçen sefer geldiğimde kızlarımla birlikte yirmili yaşlarında olan Kanadalı diplomatik misyonlarla vakit geçirdik. Umarım bir şeyler öğrenmişlerdir ve iyi kalplilerdir.

Üç yıl önce Cumhurbaşkanı Erdoğan’la görüşmen de oldu. Erdoğan’ın özellikle Filistin başta olmak üzere Müslüman ülkelere yönelik yaklaşımını nasıl değerlendiriyorsun?

İsrail’le Türkiye’nin ilişkileri normalleştirme anlaşması çok eleştirildi bazı kesimlerce, biliyorsun. Cumhurbaşkanı Erdoğan, eşimle birlikte beni bir toplantıya davet etmişti. Ankara’daki köşkünde Erdoğan ve kızı Sümeyye ile oturmak büyük şerefti. Hem kendisi hem de ekibi, inanılmaz bir baskı altında ve bu koşullarda uluslararası alanda aktör olma gayretinde. Bir yandan da geleceğe yönelik adımlar planlıyorlar. Takdir ediyorum.

Ben olsam Filistin gibi bir meseleyle baş edebilir miydim? Sanmıyorum. Peygamberimiz (s.a.) de ümmet için gerektiğinde, faydalı olacağını düşündüğünde bazı anlaşmalara müdahil olmuş. Fakat ben böyle bir dönemde böyle bir karar verme sürecinde bulunamazdım.

Bu arada Türkiye’ye geldiğinde bazı üniversitelerde eğitimler de veriyorsun değil mi?

Evet. Gelecek aylarda yine bir üniversitede bir dizi eğitim vereceğim. Katılımcı kitleye göre özel olarak hazırladığım programlar var. Özellikle İngilizce yayın yapan medya organlarının 2016’daki darbe girişimi, İslâm ve Müslümanlara karşı kullandığı dil konusuna odaklanıyorum. Bu konunun çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Türkiye’deki STK çalışmalarını takip ediyor musun? Aktivist yönünle mülteciler için yapmak istediğin işler var mı?

Tabii. Türkiye’nin mültecilere yönelik dayanışma içerisindeki muamelesi dünyaya örnek teşkil ediyor. İnsani yardımda dünya ikincisi. AB’nin bir çok üyesinden ve bağlı kuruluşlarından önde gidiyor. Ayrıca Gaziantep’teki mülteci barınma merkezlerini de ziyaret etmiştim. Son derece temiz, hijyenik, amacına uygun ve etkindi. Orada yaşayanlara gerçekten değer veriliyordu. Ben de Suriyeli ve Türk gençlerin bir arada olduğu grup çalışmalarına katılmayı çok arzu ederdim.

Avrupa’da yaşayan Müslüman bir kadın olarak İslâmofobiyi nasıl değerlendiriyorsun? Müslüman nüfusun çoğalacağına dair inanılmaz bir korku var. Araştırmalar, Avrupalıların 2050’ye kadar Müslümanların kıtayı ele geçireceğine dair demografik olarak mümkün olmayan yaygın bir yanlış kanı olduğunu gösteriyor. İngiltere’deki anket sonuçları mesela, yanılmıyorsam insanlar gerçekte olduğundan 3 ya da 4 kat daha fazla Müslüman nüfusa sahip olduklarını zannediyorlar. Diğer taraftan da Londra’da gerçekleşen terör saldırıları vardı. Fakat Müslümanlara ya da camilere saldırıldığında medya “terör” demekten adeta imtina ediyor.

Son bir iki ay içerisinde İngiltere’deki Müslüman topluluğu gerçekten büyük zorluklar yaşadı. Parklarda kadınlara saldırıldı. Beş kişiye asitli saldırı yapıldı. Camilere saldırıldı. İslam’ın çarpıtılmış bir türünün korumasız ve savunmasız gençlere aşılanmaya çalışıldığını ve bunun üzerinden istismar gerçekleştirildiğini bilmek gerekiyor. Avrupa ülkelerinde gerçekten ekstremizmi yok etmek istiyorsak bunun farkında olmalıyız. Yetkililer, yoksulluk içinde yaşayanlar, suçlu tipler, uyuşturucu bağımlıları, fuhuş yapanlar gibi sicili bozuk kişilerle ilgili hassas olmalı zira bu insanlar kullanılıyor. Araştırılan terör vakalarının çoğunda adli vaka arka planı mevcut. Teröristlerin ortak yönleri var: Suçlular, uyuşturucu kullanıyorlar ve bir cami ya da Müslüman bir toplulukla ya hiç bağları yok ya da pek az yakınlıkları var.

Burada bir şey ortaya çıkıyor; Kur’an-ı Kerim’in bilinmemesi. Batı medyasındaki utanç verici iki yüzlülük ve çifte standart ise Avrupa şehirlerinin daha da bölünmüş ve tehlikeli hale gelmesine neden oluyor.

Peki, kadın meseleleri? Dünyada hâlâ kadınlara yönelik politikalar yeterli, etkin ve iyileştirici sayılmaz. İş başa mı düşüyor?

Kadınları ve gelecek nesilleri güçlendirip cesaretlendirmek bizim görevimiz. Gençlere her zaman şunu söylerim: “Siz gelecek değilsiniz. Siz bugünsünüz.” Kendi imanımızdaki eksiklik, toplumsal inancın zayıf olması, özgüven yetersizliği aslında dünya üzerinde muazzam bir tesirimiz olmasına mani olan tek şey. Dünya gerçekten çaresiz ve bizim sesimize, eylemlerimize hiç olmadığı kadar ihtiyacı var. Kadınları, erkekleri rakip olarak değil de mükemmelliğe giden yolda ortaklar olarak gören bir vizyonla yetiştirmemiz gerekli. Kadınları, hem kariyerini yukarılara taşıyacak hem de insaniyetlerini tepede tutacak şekilde yetiştirmeliyiz.

Bilimevi Kadın dergisinin bu sayısının teması “kadın direnişi”. Sözlerin gerçekten çok etkili ve mesaj doluydu. Türkiye’de cinsiyet eşitliğine karşı cinsiyet adaletini tartışıyoruz. Dünyadaki Müslüman kadınlara dair konuşmak gerekirse; sence ters giden ne? Ve sorunu nasıl düzeltebiliriz?

Biz Müslüman kadınlar olarak her şeyden önce kamuoyu önünde cinsellik objeleri olarak yansıtılmaya karşı çıkıyoruz. Zekâmıza ve başarılarımıza güveniyoruz; eteğimizin boyuna değil. Bir reklamda dendiği gibi “Her şey saç meselesi!” değil. Allah’a karşı tevazu sahibi olmak, güçlü karakterlerin bir özelliğidir. Mesajımız şu: “Bizimle çalışabilirsiniz. Bize güvenebilirsiniz. Gücü güç aşkına değil bu yolda rehberlik etmek için istiyoruz. En iyi iş arkadaşları biziz. Hem ailelerimize bağlıyız hem de topluluklarımıza. Merhamet çölünde açmış çiçek bahçeleriyiz.”

Elbette zorluklarla da karşılaşıyoruz. Gençliğimizin değerleri ya Hollywood’la ya da Bollywood’la yok ediliyor. Sahne ışıkları, lüks ve sosyal rejimin çerçevesini çizdiği unsurlar tarafından kandırılıyorlar. Gençler daha iyisini hak ediyor. Gençler için var olmalıyız. Orada olmalıyız. Ve nesilleri birleştirmek, tutkularını teşvik etmek ve seslerini duyurmak için daha çok çalışmalıyız.

“Kalbini Filistin’e Kaptıran Mühtedi Müslüman: L. Booth”, Bilimevi Kadın dergisi, Temmuz-Ağustos-Eylül 2017, sayı 2.

 

Röportaj: Esra Öztürk

Güncelleme Tarihi: 20 Mart 2018, 18:22
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdullah
Abdullah - 7 ay Önce

Bu güzel yazının dergide kalmaması, dünyabizim'de yer alması iyi olmuş...Teşekkürler...

banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6