Kadının edilgenliği aşkta neye dönüşür?

Ali Haydar Haksal ile yeni romanı ‘Anzelha ile İbrahim’ ve aşk üzerine konuştuk.

Kadının edilgenliği aşkta neye dönüşür?

 

 

Ali Haydar Haksal modern dünyada kafamızda önemli soru işaretleri bırakacak bir kitaba daha imza atmış. Anzelha İle İbrahim’i okuduktan sonra bugünümüzün en önemli sorunlarından aşksızlık, sevgisizlik, bağlanamamazlık gibi insanların korktuğu duyguları, kendi düşüncemizde tekrar sorgulamamıza vesile olacak önemli ve bir o kadar da akıcı bir eser Anzelha ile İbrahim. Kapital bir rejimin her çarkının, her duygusunun sahte olduğu bir dünyada ihtiyacımız olan duyguları korkmadan fıtratımızdan çekip gün yüzüne çıkarıyor Ali Haydar Haksal.Ali Haydar Haksal Anzelha ile İbrahim

Bunu yaparken de aslında bize ayna tutuyor ve kentteki insan olarak yansıtıyor bizleri kitabına. Bizi, kentteki insanı bizden daha iyi anlatıyor. İbrahim kendi iç dünyasında fırtınalar içerisinde. Kenttekiler tarafından da mancınıkla ateşe atılıyor. Hâlbuki güllerin içerisinde fakat bunu atanlar ne bilir. O Anzelha’sının özlemi ile yanıp tutuşurken onun aşkına sahip olduğu için de Yaradanına şükretmekte, O’nu büyük bir huzurla zikretmekte.

Yeni romanı üzerine bir söyleşi gerçekleştirdik Ali Haydar Haksal ile…

Romandaki İbrahim karakterini kenttekilerin anlayamadığını görüyoruz. Gerçek hayatta da toplumumuzun aşkı anlayamaması gibi mi bu da acaba?

Biz aşkı vasıtalarla yaşıyoruz. Cenab-ı Hakk somut bir varlık olarak gözümüzün önünde değil. Elle dokunamıyoruz, gözlerimizle göremiyoruz. Yaratmış olduğu her nesnede, her durumda, her olayda, her varlıkta Cenab-ı Hakk’ı hissediyoruz, var olduğunu biliyoruz. Tabii Kur’an’ın varlığı, peygamberin tanıklığı da bizim için yeterlidir.

İnsan olarak Cenab-ı Hakk’a olan aşkımızı söylediğimizde çok soyut bir kavram olarak ifade etmek durumunda kalıyoruz. Oysaki biz, Allah’a olan aşkımıza vesileler üzerinden giderek varıyoruz. Peygamber Efendimize aşığız diyelim, sevgiliye aşığız, sevgili de sevgilisine âşık, Cenab-ı Hakk kendi sevgilisine âşık… Bu, silsile şeklinde ilerliyor. Sevgi halkadan halkaya geçiyor.

Dolayısıyla iç içe geçen böyle bir aşk yapısı var. Burada da en somut veri olarak da insanın birbirine çok yakın olabileceği iki şey; erkek ile kadın olgusunu göz önünde bulundurmak gerekiyor. Şimdi erkeğin erkeğe tasavvufî bağlamda, düşünsel bağlamda baktığınızda, dostluk bağlılığı vardır, ona çok yakın olma durumu var, fakat o yakınlığın da sınırları var. Oysa kadına olan aşk çok somut, çok daha ileri bir adım oluyor. Yani birebir bir insanın bir erkekle teması, münasebeti, ilişkisi olmayacak kadar bir yakınlık. Burada O’na bir yakınlıkta kendimizi hissederiz. Burada biz kendimizi Cenab-ı Hakk’a doğru götüren bir takım güzellikler, bir takım unsurlar, bir takım hisler vasıtasıyla hissedebiliriz. İnsanlık tarihinde de başlangıçtan günümüze kadar ilahi aşka giden yolun bu çizgide olduğunu düşünüyoruz. Böyle bir imgedir aşk…

Tabiî İbrahim’in imgesi bir peygamber ismidir, sıfatıdır, varlığıdır, somutudur. İbrahim’in bizim kendi ruh dünyamızda çok özel bir yeri var. Sevgili Efendimiz, İbrahim Efendimizin soyundan olduğunu ifade eder. Neden İbrahim, Hz Âdem değil de… Diğer peygamberler değil de daha çok Hz İbrahim öne çıkartılıyor. Hz Süleyman ile Belkıs arasında bir yakınlaşmanın, bir aşkın varlığını görüyoruz, işte o soyut dünyada çok uzakta olan bir varlığın bir takım ilahi güçler tarafından, cinler tarafından alınıp huzura getirilmesi, insanların kavrayamayacağı bir durum. Belkıs’ın dahi bir takım insanların kavrayamayacağı bir dünyası olduğunu görüyoruz. Züleyha da bir kavram olarak Hz Yusuf ile özdeşleşen bir durum. Bu ikisi arasında dünya ile ahiret arasındaki çizgiyi kavramak bakımından iki farklı unsuru, İbrahim İle Züleyha’yı bir araya getirdik. Dolayısıyla İbrahim’in bugünün insan anlayışında, kavrayışında çok fazla olmayışı doğal. Bugünün insanı, kent hayatı, modern hayat ile o günki hayat arasında çok büyük farklar var.

Kitabı biraz okumaya başlayınca diğer bir hissedilen de Efendimiz ile Hz Hatice’nin sevgisi…

Elbette o da var. Biz bu romanı yazarken kendi iç dünyamıza bir bütünsellik ile baktık. Bir soyutlamaya gittik. Doğrudan doğruya işte az önceki söylemek istediğim, başlangıçta İbrahim ile o başlangıç imgesi böyle tebessüm ettirebilecek bir imgeyle başlıyor. Urfa yöresinde bir vaiz efendi vaaz kürsüsünde İbrahim aleyhisselamın mancınıkla ateşe atılış hadisesini betimlerken, onu bugünün algısı içerisinde tanımlamaya çalışıyor. Orada diyor ki vaiz efendinin anlatışında “Hz İbrahim mancınığa gerildikten sonra büyük bir ateş yakılıyor ve bu ateşin ortasına doğru atılıyor.” Bugünün insanının kavrayabileceği bir şekilde “Ortasına atıldığında ateşler suya, balığa dönüşmeye başladı. Hz İbrahim orada kalktı, üzerindeki külleri silkeledi ve yürümeye başladı. Yürüyünce Nemrut’a döndü “Nasııl?” diye soruyor, Nemrut’ta “Belii” diye cevap veriyor. Ben senin peygamber olduğunu biliyorum demek istiyor. Hz İbrahim’de “O halde ey kafir iman etsene!..” dediğinde Nemrut da “Peki ben iman edersem bu ahmakları kim yönetecek?” şeklinde anlatıyor. Romanın başlangıç imgesi bu ve birdenbire bu modern hayattaki İbrahim’e dönüşüyor. Modern hayatta yaşayan İbrahim’i bugünki hayattan soyutlayıp farklı bir İbrahim portresi olarak sunmaya çalıştık.

Hz İbrahim’in güle kavuşmasını da şöyle mi yorumlamalıyız: İnsan dünyaya geliyor, üzerindeki külleri silkeleyip yoluna devam ediyor ve sevdiğini bulduğu zaman da her yeri gül bahçesi sarıyor.

Burada tabiî ki hayatın çok keskin bir çizgisi var. Zaman zaman bunu ben de işliyorum yazılarımda ve düşüncelerimde. İnsan kılıcın keskin yüzünde duruyor, çok dikkatli yol almak ve yürümek zorunda. Hz Adem ile başlayan bir olay. Trajedi Müslümanın hayatında olur mu olmaz mı diye de tartışılıyor. Trajedi bir Müslümanın bir peygamberin hayatında da var. Burada trajik bir oluş ile karşı karşıyayız. Hz İbrahim’in ateşe atılması trajik bir olaydır. Burada biz iki sonuç elde ediyoruz. Hem hayra yorulma sonucu var hem de bir ateşe atılış, ateşten kurtuluş olayı var ve burada bir Nemrut olayı da var. Bu sadece Hz. Adem ile Hz. Havva arasında geçen, haram edilen bir nesnenin veya bir günahın işleniş anındaki cezalandırma olayı olarak da düşünülebilinir. Veya Hz. Yusuf’un Züleyha tarafından kralın Ali Haydar Haksalsarayında gömleğinin sırtından yırtılması olayında da benzer bir durum var. Bunlar her insanın yaşayabileceği durumlar. Dolayısıyla bu keskin taraftan insanın kendini kurtarabilmesi durumu bugünün insanı için de en önemli olan nokta.

Bu zamanda aşkın ve sevginin bu kadar basite indirgenmesinin nedenleri ne olabilir peki?

Şu yaşadığımız dönemde ciddî manada bir kırılma yaşanıyor biz Müslümanlar açısından. Müslümanların ciddi bir biçimde sekülerleştiğini görüyoruz.  Nasıl devletle din işleri birbirinden ayrılıyorsa insan hayatında da, sekülerizm dediğimiz şeyde, dünya ile ahiret işlerinin birbirinden ayrılması noktası dediğimiz sürece doğru götürülüyor. Bu, Batı düşüncesinin insanlara abandığı bir durum. İnsan tekleri de böyle bir duruma doğru yol alıyorlar. Ben günah işliyorum diyor, bu günah benim nefsimi ilgilendirir, sizi ilgilendirmez diyor. Ben günah da işlerim, hayır da işlerim diyor. Burada ince bir nokta var. Bu ince noktayı bizim ciddî anlamda kavramamız gerekiyor. Yoksa bunun altından kalkamayız. Mesela Hz. Peygamber kendi kızlarını Ebu Leheb’in çocuklarına veriyor. Hem Ümmü Gülsüm’ü hem de Rukiye’yi veriyor. Ebu Leheb Müslümanlara zulmettikten sonra bununla ilgili sure inince onlar şiddetini arttırıyorlar. Sevgili Efendimizin kızlarını boşuyorlar. Mekke geleneğinde bir kadının boşanması, bir nişandan vazgeçilmesi ağır bir durumdur. Hz. Osman Peygamberimizin kızlarının Ebu Leheb’in oğullarına verildiğini duyuyor ve çok üzülüyor. Ebu Leheb’in oğullarının Sevgili Efendimizin kızları Rukiye ile Ümmü Gülsüm’ü boşamaları Müslümanlar üzerinde olumsuz bir etki uyandırmıyor, hatta seviniliyor. Cenab-ı Hakk lütfediyor, Peygamberimiz de kendi kızlarını gelişmeler sürecinde Hz Osman’a veriyor. Bir gün onların evine gelirken Hz Rukiye, Hz Osman’ın saçlarını tarıyor, hizmet ediyor. Bu Peygamber efendimizi çok mutlu ediyor. Burada insanların birbirine olan sevgisi, muhabbeti, aşkı dünyevî bir algı içerisinde düşünülmemeli.

Dolayısıyla bugünün insanının hayata bakışı, sevgisi, aşkı seküler anlamda farklı bir düzlemde gelişiyor. Yani insanların birbirine olan bağlılık çizgilerinde ciddi anlamda kırılmalar yaşıyor. Bu da ancak sekülerizm ile izah edilebilir. İnsanlar artık kendi benlerini yaşıyorlar. Kadını da böyledir, erkeği de böyledir. Aile kurumu dediğimiz sistem çöküyor.  İnsanların birbirlerine karşı olan sevgisi, muhabbeti çöküyor. İnsanlar kendilerini ilahi aşka götürecek edimlerden giderek yoksunlaşıyor. Dolayısıyla, aşkın bugünki anlamda zaafa uğraması bu gibi sorunlarla karşı karşıya kalması ile açıklanabilir.

Peki, aşkın böyle bir ortamda hâlâ yaşayabilmesinin sebebi nedir?

Bu aşk mıdır peki? Böyle sormak lâzım. Tabii kesinlikle vardır; bu kapitalist dünyada olsun, Hıristiyanlık dünyasında olsun birbirine aşk ile bağlı olan, bir ömür boyu beraber geçiren insanlar olması kaçınılmaz. Fakat yakın zamandan beri bu durum çok daha farklı bir sürece girdi. Az önce de söylemeye çalıştığım; devletler yönetiminde de, tekil insan hayatlarında da sekülerizm insanı bencilleştirmeye götürüyor, benmerkezciliğe götürüyor. Sadece kendi nefsi üzerinden hareket ettiriyor. Bunu artık bir bağlılık, bir aşk, bir yuva, bir aile olarak düşünmüyor, sadece kendi heyecanı ve hevesi olarak düşünüyor. Bunu da kısa süre için düşünebiliyor. Yani bir kadını sevdiğini söylüyor, sonra ondan vazgeçip başkasına âşık oluyor. Bunu ancak cinsellikle ifade edebiliriz. Cinsellik de bu ilahi aşka götüren edimler, aşamalar ile değil insanın birbirini tüketmesi noktasına sürüklüyor. Dolayısıyla birbirinden de koparıyor. Modern hayata alışan insanlar tek olarak yaşamayı arzu ediyorlar. Bir odası, bir mutfağı olan küçük bir daire. Çok odalı, çok insanlı bir hayat olarak düşünülmüyor. Bizim burada Anzelha ile İbrahim romanımızda yapmaya çalıştığımız, bu modern hayatın içerisinde insanı ondan kurtarıp somut aşktan veya somut dünyadan metafizik dünyaya, kendi dünyamıza doğru bir yükselişe götürmek. Oradaki dağ da onu tasvir ediyor. Kentin gürültüsünden koparıp huzura götürmek. Dağ bir yükseliş metaforudur.

Anzelha’nın, İbrahim’in aksine, kafası daha çok soru işaretleri ile dolu gibi. Anzelha’nın kafasındaki soru işaretlerinin ve bu durumun gerçek hayattaki karşılığı ne?

Bu pek hoşa gitmeyecek bir ifade olabilir fakat gerçekte de böyledir, kadın her zaman edilgendir. Erkek ise etkendir. Bu hayatımızın gerçeği. İnsan doğasında olan da bu. Bu edilgenlik ve aşk noktasında daha çok sevilen, âşık olunan, daha çok bağlanılan, güzelliği temsil eden kadındır. Cenab-ı Hakk ona daha farklı bir özellik ihsan etmiştir. Mesela Hz Ümmü Gülsüm vefat ettiği zaman Hz Osman çok üzülüyor ve ağlıyor. Peygamberimiz de ona, “Ey Osman üzülme, ağlama. Eğer benim yüz tane kızım olsaydı ve hepsi ölseydi ben sonuncusunu yine de sana verirdim” diyor. Bu, güzellik, bir ihsan ve bir tercih. Bunu lütuf olarak da görmek gerekiyor. Kaldı ki kadın erkeğe daha çok sığınıyor. Erkeğin kendine daha hâkim, daha güçlü olarak da yaratıldığı aşikâr.

Kitapta saatçinin aşkı ise daha farklı bir şekilde tezahür ediyor, Anzelha’yı bir sahiplenme duygusu gibi…

Şunu göz ardı edemeyiz. İnsan yaratılış itibari ile, belli bir çerçeve içerisinde, nikâh düşmeyen insanlar içerisindeki her insan birbirini sevebilir. Bu da hayatın bir gerçeği. Burada tabii bir kader olgusu da var. Kaderin insanı götürdüğü bir süreç de var. Biz onun ötesini çok fazla kurcalayamıyoruz. Ama içinde yürümekte olduğumuz bir yol bulunuyor. İnsan sevdiğini kıskanır. Anzelha, güzellik timsali bir yaratılışa sahip. Orada saatçi dediğimiz o portre iyi bir usta, evli bir adam. Oysa İbrahim de evli değil, Anzelha da evli değil. Ama bunları kader birbirine yakınlaştırıyor ve onlar birbirini tamamlayan iki ayrı unsur şeklinde beliriyorlar. Orada saatçi bir sevgi hissediyor. Fakat saatçinin sınırları var. O sınırların ötesine geçemiyor. Geçemeyişinin nedenlerini bugünki dünya koşulları da gösteriyor. Birden fazla evliliğin zor olduğu bir ortam. Burada biz o aşkı, güzelliğe olan bir sevgi olarak da gösteriyoruz. Ama o sevginin de sınırları var.

Modern zamandaki aşk tasvirini sizin ağzınızdan kısaca duymak istiyoruz.

Günümüzde en çok ihtiyaç duyulanlar sevgi, aşk ve bağlanış… Bunlar en önemli ihtiyaç. İnsan sevgisiz yaşayamaz. Yaşayanların hâline bakarak onlar için yaşıyorlar denemez. İnsan insanın sığınağı. Her zaman için sevgiye muhtaç. Bu sevgi insanı mutlak olana götürüyor. Bir Müslüman için bu böyledir.

Her dönemin bir modern anı vardır, 19. yüzyılın da bir modern anı vardır, 17. yüzyılın da, vd. Ama bugünki dünyada insan çok iç içe geçti. Kültürler çok iç içe geçti. Dünyalar çok iç içe geçti. Günler bile neredeyse artık birbirine karışmış bir durumda. Dolayısıyla bizim burada aşk algılayışını anlatmamızın temel nedeni ise bu dünya içerisinde anıt bir aşk portresi çizmeye çalışma gayretimizdir. Bunu ifade etmeye çalıştık.

 

Abdurrahman Oğuz sordu

Güncelleme Tarihi: 13 Mayıs 2016, 10:57
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13