banner17

Kaç senemiz başörtüsüne gitti!

Değerli fikir adamı Abdurrahman Arslan müslümanın modernleşme meselelerine ilginç noktalardan önemli tespitlerde bulunuyor!

Kaç senemiz başörtüsüne gitti!

Bu referandumda dikkatimi çeken şey, bu bağlamda bir özgürlük şekli. Aynı  anda da pozitif bir ayrımcılıktan bahsediliyor. Bundan sonra bu şöyle olacak; bir şeyin bir kısmı bizim lehimize, bir kısmı ise bizim asla kabul etmeyeceğimiz şeyler olacak. Müslümanlar bundan şikâyetçi değil, bunu kabul edelim. Ona göre bir pozisyon alalım ya da ona göre bir zihinsel inşaya girişelim. Referandum

Aslında kadınlar ile ilgili meselede Avrupa Müktesebatı ile ilgili birtakım değişiklikler yapıldı; bu, o zaman olmuştu. Baktım, Müslümanlar hiç tepki vermiyorlar. Hatta ve hatta bir avukat arkadaş bana şunu söyledi: Geçenlerde aralıklarla iki kadın geldi büroya. Dediler ki, yanlış anlamayın, biz kocalarımızdan boşanmak istemiyoruz. Fakat, kocamızın bu mal varlığı var, acaba ayrılırsak ne kadarı bize düşer, merak ettim. Dikkat ederseniz, ‘ayrılırsa ne olacak’ diye soruyorlar. Dolayısıyla bu, kadına bir yerden sonra güvence verir artık.

Niye okuyoruz/okutuyoruz ki o zaman?

Arkadaşlar; zihinsel olarak bu noktadayız. O zaman ben, ‘niye okutuyoruz’ diye soruyorum. Niye bu adamlar elalemin parasını alıp bunları Avusturya’ya falan gönderiyorlar. Hanımlarını hacca götürürken İslam fıkhı müsaade etmiyor diyenler, kızlarını oraya gönderiyorlar. Bu Kemalizm’le olan bu kavga nereye kadar bizi yolumuzdan saptıracak böyle. Dikkat edin bakın, onların yasakladıklarını yapmayı marifet görüyoruz. Böyle bir toplumun kişiliği gelişir mi? Böyle bir insandan Müslüman bir kişilik bekleyebilir misiniz? Söyleyince düşman oluyorlar. Ama olmaz böyle bir kişilik. Bir kadın meselesini böyle algılarsak ne olur? Başını kapatıp çıkıp orada askerliğe küfretmeyi marifet bilirken, aynı kızımız homoseksüellik üzerine sayfalarca yazı yazmayı marifet sanıyor. Edep, edep… Edep yok… Nasıl olur böyle bir şey. Allah’ın kitabında lanetlediği bir şeyi, nasıl siz demokratik bir hak kategorisine alabilirsiniz? Niye; çünkü akşama kadar onlarla düşüp kalkıyorsunuz zaten. Düşüncemizin, zihnimizin kıblesi yok. Peki, ne olacak, niye o zaman bu kadar çocuklarımızı okutuyoruz? Eğer netice böyle gidecekse biz neyin iddiasındayız?

Abdurrahman Arslan

Kaç senedir enerjimiz, başörtüsüne gitti. Sonuç; nasıl bir başörtü ortaya çıkıyor? Ne olacak bu işin sonu? Benim kaç tane arkadaşımın kızları başlarını örtmüyorlar. Biz nerede yanlış yaptık, ne yapacağız; bunları konuşmak durumundayız. Seneler önce arkadaşlar dediler ki Selahaddin Eş diye biri var, ona gideceğiz, gelmek ister misin? Selahaddin Ağabey, o zaman Milli Gazete’de yazıyordu. Evine gittik, küçük bir kız geldi, daha iki-üç yaşlarında, başını kapatmışlar. Daha bu işlerde yeniyim, şok olmuştum. Gidinceye kadar orada konuşulanların hiçbiri zihnimde kalmadı; kafam oraya takıldı. Yıllar sonra anladım ki, çok güzel bir terbiyeymiş bu. Siz onun başını örteceksiniz, alışkanlık haline gelecek. O ‘şuurluluk’ denilen şey de neyse(?); yahu namaz bir alışkanlıktır/ bir tekrardır. Bu hangi zihnin adamıdır? Benle konuştuğu zaman Kur’an’ın yarısını ezbere okuyor? Ne olur bu zihinden? Öfkeleniyorum, çünkü Allah’ın dini bu; felsefe konuşmuyoruz.

Nur Serter başörtülü CHP üyesine rozet takıyorMüslümanlar bu laubaliliği nereden öğrendiler? Müslüman olmak Kur’an’ı, Allah’ın kelamını hafife alma hakkını mı veriyor size? Kemalistler yapınca kızıyoruz da, sen niye ciddiye almıyorsun?

Efendim bu gelenekmiş, bunu atayım… Zaten bir şey bir yerden sonra gelenek oluyor. Senin elinde Kur’an ve sünnet vardır; ama sen diyorsun ki ben bunları da atayım ki rahat edeyim. Her zaman gelenek, toplumun rahat etmesine manidir. Protestanlık, en büyük değişim olarak geleneği yok etti. Biz kilise geleneğini kabul etmiyoruz dedi Luther… Böylece geleneği reddetti. Bunu reddetmese İncil’i kendi bildiği şekilde yorumlayamayacak. Bu geleneğin böyle bir tarafı vardır. Tabii ki kimse, Muaviye’nin koyduğu siyasi geleneği kabul etmez, tasvip etmez, bunu kast etmiyoruz.

Peki, ne oldu, bunu modernizm bunlara söyletiyor. Düşünmedik bile üzerinde. Tamam, çocuklarımızı okuttuk, herkesi okuttuk. Peki, bu okumaların bize İslam’ın ilimlerinin gelişmesi hususunda ne katkıları oldu? Elhamdulillah iyi-kötü konuşuyoruz, ama İslam’ın geleneği içerisinden konuşuyor muyuz; konuşmuyoruz. Neo-liberalizm, demokratik haklar falan filan… Demokratik haklar içerisinde homoseksüellerin de hakları var. Peki, biz ne yapacağız; “e biz ona karşıyız”. Kardeşim, bu paradigmatik bir meseledir.”

Sohbetimiz dönüp dolaşıp bir yerde kilitleniyordu: Modern Dünyada Müslüman Olmak. Acaba Müslümanlar, bunca samimiyetsizlikler arasında nasıl mücadele edeceklerdi ki modernizm belasıyla. Var mıydı  bunun bir yönetimi, yoksa kökten bir şeyleri sorgulamamız mı gerekmekteydi?

“Meseleyi biraz daha temele indirmemiz lazım, ‘okumak ne kadar meşrudur’. Müslümanların geçmişte bu modern dünyayı bilen adamları yoktu; zaten şimdi çok oldu. Çıkıyorlar ortaya; bence bundan da ortaya çıkan netice çok iç açıcı değil ise; o zaman yeni alternatifler aramamız gerekiyor diye düşünüyorum. Yani şimdi doktorlar çoktur; bakıyorum doktorlar en çok bizim Müslümanları sömürüyor. Adam yer arıyor ki Nişantaşı’na, Şişli’ye kapak atsın. Laikler de öyle yapardı, benim eski tanıdıklarım vardı, bütün amaçları oralarda yazıhane açmaktı. Böylece muayene ücretleri artacak ve daha çok kazanacaklar. Maalesef bizimkiler de öyle. Nitekim böyle örnekleri doktorlar için, öğretmenler için, mühendisler için veya bütün okumuşlar için verebiliriz. Peki, bu adamların potansiyel müşterileri kim; Müslümanlar… Niye peki bu adamlar haftanın bir-iki günü fakirleri muayene yapmazlar. Niye zeki olan çocukları bedava almazlar?Üniversitede başörtüsü eylemi

Ücretsiz muayene mümkün

Ben lisedeydim, Van’da askerlik görevi yapan bir doktor muayenehane açmıştı ve orada ‘cumartesi bedava muayene yapılır’ yazıyordu. İki-üç ay sonra kaldırıldı, ben de çok merak ettim. Lise 2’deyim, istisnasız günde iki defa okula giderken ve gelirken bakıyorum. Baktım Van’daki doktorlar birleşmişler; piyasayı bozuyor demişler ve kapandı orası. Ya Müslümanlar niye böyle yapıyorlar? Bu şuuru değiştirmemiz lazım. Belediye ve belediyeciliğin görevi hayatı kolaylaştırmaktır. Ben bunu Recai Bey’in yüzüne söyledim. Biz dedi, iyi bir belediyecilik yaptık, çöpleri kaldırdık. Özür diliyorum dedim; belediyecilik çöp kaldırmak değildir. Belediyecilik, şehrin tasarımıdır; hayatın kolaylaştırılmasıdır. Ben nasıl yapabilirim de bu ulaşımı kolaylaştırıp, on liradan beş liraya indirebilirim. Bu hayat zorlaşmışsa, biz kulların hatası var demektir burada. Adam ister kâfir olsun, ister Müslüman; bu adamın hayatını zorlaştırmayın. Yoksa gidip hırsızlık yapacak… Allah’ın yarattığı yeryüzünde ev sahibi olmayan kullarını ev sahibi yapmaktır belediyecilik… Peki, biz niye hiç bunlara isyan etmiyoruz. İşte yoksullar adına isyandır bu.

Müslüman zihin entelektüelmiş; ne çıktı bundan? Aman CHP almasın da bizim alalım. Çıkan bu olmadı mı? Ben de işin içine dâhilim. Ben de bir sene boyunca kültürel faaliyet yaptım Tarık Zafer Tunaya’da. Bunlara hizmet için gittim; sırf Kemalistlerin inadına. Şimdi bakıyorum; bu karşılıklı güreşleşmeymiş. Bu bizim meselemiz değil; bu güreşleşmeden bir şey sadır olmaz. Yeniden düşünelim önce diyorum. Yeniden her meselemizi düşünelim; nedir belediyecilik? Belediyecilik hayatı kolaylaştırmaktır. Bu doğalgazı yarı yarıya indirebiliyor musun, bu otobüslerin fiyatlarını indirebiliyor musun; işte o zaman belediyecilik budur… Hayat ve toplum ekonomize olunca; ortaya bu çıkıyor. Oturup bunları düşünmeliyiz. Bütün bunları yaşadık; “bundan sonra ne yapabiliriz” sorusu üzerinde odaklanmalıyız.

Akif Emre ve AliyaHer soru verilecek cevabı önceden belirler  

Dolayısıyla burada sahici sorular sormadık/soramadık. Bazı şeyleri de bilmediğimizden soramadık. Şimdi bazı şeyleri yaşıyoruz; bence yeniden sorabiliriz. 50 yıl önceki Müslüman’ın düşündüğü şu idi: Bir doktorumuz yok, bir doktorumuz olsun. O zannediyordu ki doktor olduğunda o gün kendisi gibi bir Müslüman olacak. Muhammed Nureddin de böyle düşünüyor. Akif Emre de vardı; abi dedi, otuz-kırk sene önceki düşüncelerimiz bunlar… Gerçekten öyle dedim… Gannuşi de aynı… Lütfen o özgürlüğü tadıp da bir yerlere gelen insanlar olarak bizim değiştirdiğimiz değişimle de ilgilenin. Bir Malezya geçiriyor bu değişimi, bir de Türkiye… Bizim geçirdiğimiz değişimi iyi gözlemleyin. Çünkü bu, ümmet için ciddi biçimde problemdir. Yani, bu bir tecrübe idi. Bundan ders çıkartalım. Geldik bu noktaya; 28 Şubat’tan sonraki süreç…

28 Şubat Çok fazla büyütülüyor         

Hani derler ya, portakalın üzerinde yürüyen karınca dermiş ki ‘ya bu ne büyük bir alan’. Şimdi Müslümanlar da Türkiye’yi değiştirmek için yola çıktılar; ama Türkiye’yi değiştirmek için yola çıkanlarla hiç ilgilenmediler. Çünkü niye; onlara dediler ki, siz bunları vurun, bunlar komünisttir, öldüreceksiniz. Hâlbuki Müslümanlar olarak bizler Türkiye’yi değiştirmek isteyenlerin başlarına ne geldiğine bakmalıydık. Böyle bir problem edinmediler. Onlar ötekiydiler çünkü; ilgilenmemesi gerekirdi, araştırmamalıydılar.

Amerikan askerlerini biz denize attığımızda gelip Müslümanlar dövdüler bizi. O gün bugündür düşünüyorum; ya biz ne yaptık? Askerler kayıklarla çıktılar karaya; biz ellerimizdeki sopalarla gittik onları yıktık. Biraz sonra Müslümanlar geldi; ellerinde sopalarla bizleri dövmeye başladılar. Kendimizi zar-zor, şimdi Teknik Üniversite (İTÜ)’nin Gemi Mühendisliği bölümü olan yere (o zaman yurttu orası) attık kendimizi. Ya niye dövdüler bizi ya; Müslümanların aleyhine de bir şey yapmamıştık…

Korkudan kekeme olan insanlar

Müslümanlar bu sistemle doğrudan bir yüzleşme içerisine pek fazla girmedikleri için, 28 Şubat’ı çok büyüttüler. Mesela Bursa’da da birkaç kişiyi gözaltına almışlar. Televizyonda programda şunu diyorlar: “Bizi içeri aldılar. Biz bu ülkenin tanınan ve bilinen adamlarıydık. Bizi gündüz de alabilirlerdi.” Şu Müslüman zibidinin dediklerine bak… He tanınmayanları alsınlar. “Benim arkadaşımın hanımın sütü kesildi” diyor. Ben bu ülkede kekeme olmuş çocuklar bilirim. Hanımını ve kız kardeşini bitişikteki hücreye götürüp, elektrik verip sesini ona dinlettiklerine şahidim. Bir Müslüman utanmaz mı böyle konuşmaya; ben bunu dediğim zaman Müslümanların bir kısmının hoşuna gitmiyor.

Namuslu avukat yoktu

Şu kadarcık vicdanı olan biri böyle konuşmaz. Başkaları zulüm görürken, elektrik görürken; ‘biz bu ülkenin bilinen adamlarıyız, bizi niye aldınız içeri’ diyor. Şuraya baksana; bu adamdan ne köy olur ne kasaba. Bu adamdan Bursa’nın iyi bir kapitalisti olur; o da Müslümanların başına bela olur. Hiç şüpheniz olmasın bundan.Ali Bulaç

Bizim Ali (Bulaç)’yi İçeri almışlar; doğru düzgün para yok, bir şey yok 12 Eylül’de. Buldukları bir avukat var, tabi ben de bilmiyorum Müslümanları. Gittik avukatın yanına bir arkadaşla beraber. Tabi öyle bir şey ki polise de soramıyorsun. Arkadaş -Allah razı olsun- aldı, onunla beraber Gayrettepe’ye gittik. İşkence görenlerin sesini işittik orada, açıkça işittik. Gittiğimiz yerden kimseyi almıyorlardı oraya. Arkadaşın komiser tanıdığı olduğu için gittik oraya. Düşünebiliyor musun? Avukat da İmam-Hatip’den mezun Müslüman birisi. Baktım ki elindeki yüzük platin, beyaz altın, gümüş yüzüğün yerine. Arkadaş anlattı durumu; avukat terbiyesiz bir şekilde, “siz para getirin, bakarız Ali (Bulaç)’nin durumuna”. Şimdi bu, o zamanda Müslüman'ın demesi gereken laf mıydı? Çıktık dışarıya dedim:

“Müslümanların içinde hiç böyle adamlar olur mu?” Yemin ediyorum şimdi bile solcuların arasında böyle adamı bulabilmek zordur. Birçok solcu yayınevine gidin bakın; orada iki üç kişi içeriden çıkmıştır, iş bulamıyordur, onların da ihtiyacı yoktur. Ama nedir; herkese 500 maaş veriyorlarsa, 250 verirler o adama ve orada tutarlar. Bırakın sahip çıkmayı Beyazıt’da beni görenler yüzünü çeviriyordu o zamanlar. İçeri girmiş değilim, Ali girmişti içeri, yine de görmemezlikten geliyorlardı beni. 

Ben de millet tedirgin olmasın diye bir yere gitmiyordum. Sadece Pınar Yayınları vardı, oraya gidiyordum. Tabi Müslümanların başına gelmediği için tedirginlerdi, alışkın değillerdi. Benim (geçmişteki) arkadaşlarım çok girip çıktıkları için, alışmışlardı. Sorguda masaya sigarayı çakmağı koyuyor, gözleri bağlı sorguya çekiyorlar bunları, gözleri bağlı. Bizim çocuklar bir müddet sonra alışmışlar, bir el atıyorlar ve o sorgu sırasında paketten sigarayı çıkarıp koyuyorlar çoraplarının arasına. İş buraya geliyor. Bir yerden sonra dayağı yiye yiye alışıyor. Ama şimdi Müslümanlar ana kuzusu. Türkiye’yi değiştirecekler ama zannediyorlar ki oturarak. Yahu kolay mı, hele o canavar topraktan ayaklarını çıkarsın, gör bakalım. Humeyni’nin İran’da yaptığıdır onu anladığı gün.

Dershanedeyiz, iki tane İranlı çocuk var. Siyaset üzerine konuşacağız, İngilizce siyaset terminolojisini öğrenmek için… Çocuklar dersi bırakıp çıktılar. Dediler; siyaset konuşmanızı istemiyoruz. Çünkü korku var; size o şah döneminin korkusunu anlatmak için söylüyorum. Sonra anladım ki Müslüman takımı tabi… Bağlantısı olan adam çabuk korkar tabi… Normaldir onları anlayabiliyorum. Yani böyle bir şey bu…” 

 

İsmail Duman konuştu

 

Güncelleme Tarihi: 24 Ekim 2010, 02:18
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Yeter Demir Ekinci
Yeter Demir Ekinci - 8 yıl Önce

Hangi örtü icin bunlar??? ne kadar güzel bir baslik bu... sadece sorununumuz, tek engelimiz basörtü gibi bakildi cok zaman... öyle seyler yasadik ve öyle seyler gördükki o mücadelenin icinde yasadiklarimiz bana aynen bu basligi söyletti: hangi örtü icin bunlar?
yasadigimiz gercek problem basörtü problemi degildi aslinda... kücük cihaddan büyük cihada gitme meselesi iste...icinde olmayan anlayamaz...

Bahadır Serhad
Bahadır Serhad - 8 yıl Önce

Evet Salih Mirzabeyoğluda gözaltına alındı İDAM cezasına çarptırıldı Telegram Zihin Kontrolü işkencesine maruz bırakılıyor. Ve niçin hesaplaşmayacakmışız 28 Şubatla. Biraz fikir namusu anlar bunu. Söylüyoruz söyledikte söyleyeceğiz de 28 Şubatın gerçek mağduru Salih Mirzabeyoğludur.

banner8

banner19

banner20