banner17

İstediğimi yazamadım!

Şiirin hamuru hüzün, iskeleti yalnızlıktır. Benim şiir algıma daha çok yakışan şeyin hüzünlü temrinler oluşu bir tesadüf değil..

İstediğimi yazamadım!

Türkiye Yazarlar Birliği 2009 şiir kitabı ödülü şair Arif Dülger’in Meğer Aşk İmiş adlı kitabına verildi. Meğer Aşk İmiş, Arif Dülger

Arif Dülger 1963 doğumlu bir şair. Aylık Dergi şairleri arasında adı anılan ve ayrıca birçok dergide şiirleri ve inceleme–deneme yazıları yayımlanan bir değerli şair. Arif Dülger ile daha çok çocukluğu, ilk okumaları eşliğinde şiire ilgisini konuşalım istedik. Özellikle -geç kalmış olsak da- şairimizi aldığı ödülden dolayı kutluyoruz…

Şiirle alakanız nasıl başladı?

Bendeki şiir aşkı nasıl başladı, tam olarak hatırlayamıyorum ama çocukluğumdan beri Teksas-Tommiks benzeri resimli kitaplarla başlayan bir okuma hevesi içindeyim. Ortaokul yıllarından itibaren yoğun bir okuma faaliyeti içinde oldum. Edebiyatın her türünü okumaya çalıştım. 1981 yılında, zamanın düşünce, kültür ve sanat ağırlıklı bir gazetesi olan Yeni Devir Gazetesi’nin Forum köşesinde ilk yazım yayınlandı. Deneme ile edebiyat dünyasına ilk adımımı attım. Dönem, liseye başladığım ilk yıl. Memleketinden, aile ocağından okumak üzere ayrılmış, yatılı mektepte bir acemi çocuğum. Gurbetteyim. Bir takım imkânlardan mahrumiyet, şiir ve edebiyat limanlarına sığınmama yol açtı galiba. Şiirimi gurbette ve gurbetle emzirdim.

Gurbette kurbiyyet var. Acı var ama uzakları yakın etme imkânı da var her zaman. Derinden kopup gelen, lâkin yerinde duramayan, hayatın içine denk düşen, atlastaki tüm acıları paylaşan, dünü anlamaya, bugünü yaşamaya ve yarına hazır olmaya yönelik şiirler yazmaya gayret ediyorum. Geçmiş zaman düşlerinin aranması kadar, şiirimin, ileriye bakan bir yönünün de olduğunu düşünüyorum. Şiirin hamuru hüzün, iskeleti yalnızlıktır. Benim şiir algıma daha çok yakışan şeyin hüzünlü temrinler oluşu bir tesadüf değil. Bu bağlamda şiiri basit bir ritüel, tesadüfen yakalanmış duygu kıpırtıları veya folklorik bir yansıma olarak görmüyorum.

Arif Dülger

Kategorik şiir anlayışlarından ziyade, şiirin benim için önemi ve fonksiyonu ön plândadır. Şiir her şey değildir. Bu hiçbir şey değildir demek de değildir. Şiir insanda var olan özü-kemâlatı yakalayabildiği ve yaşatabildiği oranda güzeldir, vazgeçilmezdir. İnsana zevk veren, huzur ve mutluluk katkısı sağlayan şiirler, şiir anlayışıma mutabık şiirlerdir. Hayatın ne olduğunu, ne olmadığını kavradıkça şiir anlayışımızda değişikliklerin olacağı tabiidir. Ölene kadar bir öğrenme süreci içindedir insanoğlu.

Özellikle çocukluk döneminizi anlatır mısınız?

Kendimi küçüklükten beri “ağırbaşlı, olgun, efendi insan” profiline hapsetmiştim. Çevreme öyle intiba vermişim. Bu yüzden hiçbir zaman kendim gibi olamadım. Hiç çocukluğumu yaşamadım, oyun oynamadım değil. Uçurtma uçurdum, zımzık (misket) oynadım, ağaç tepesinden düştüm, dere tepe gezdim, hayvan otlattım ama hiç sapanla kuş avlamadım, ağız tadıyla hiç kavga etmedim. Hep başkalarının istek ve beklentilerini gözetir-karşılar durumda yaşadım. Toplumsal çevre, mahalle baskısı denilen müdahil havayı teneffüs ettim durdum. Yaşadığım dönem bunu gerektiriyordu zâhir... Bir kere bile olsun gözlerimden yaş gelene kadar güldüğümü, kahkaha ile ortalığı çınlattığımı hatırlamıyorum. Doğduğumda o kadar zayıf ve küçükmüşüm ki ailem nasılsa bu ölecek diye beklemiş, bakmışlar ki hayata biraz tutunmuşum, ömrüm uzun olsun diye duvar diplerine, çalı diplerine koymuşlar, mezarlıkta yatırmışlar beni.

Hastalıklarla büyümüşüm işte. Ömür verince yaradan, yaşanıyor. Neyse, az önce anlattığım gibi bana çevrem tarafından yakıştırılmış bir kişilik baskısıyla belki de başlangıçta bir yalnızlık faaliyeti olan okumaya daldım sanki. Oyuna dalmanın dışında bir şey bu… Ama zamanla okumanın her türlü eylemin, eğlencenin ötesinde, içinde her türlü soruyu barındıran “varoluşsal” bir iş olduğunu anladım. Evden pek dışarı çıkmayan, dışarı çıkayım diye ablalarım tarafından zorla evden kovulan bir çocuktum. Ablalarım öyle söyler, pek evden çıkıp sokaklarda oyun oynamazmışım. Halbuki bir kasaba çocuğuyum, kalabalık bir aileydik, bahçeli evlerde geçti çocukluğum. Mamafih ilkokulun ilk yıllarında mahallede çok az oyun oynadığımı hatırlıyorum. Sonraki yıllar ilk gençlik dâhil hep ciddi roller, ağır abi pozisyonları, herkesin sorumluluğuna ortak olan, dünyanın acılarını yüklenmiş-üstlenmiş “gıcık” biriydim.

Tabii yıllar içinde kendimle yüzleşmeyi, dalga geçmeyi öğrendim. Çocukluğum ve gençliğim kitap tozu yutmakla geçti. Çok pişman değilim, ama hayatı biraz da kitapların dışında, oyunda, insanların arasında, arkadaş dünyasında yaşasaydım hiç de fena olmazdı gibime geliyor. En azından, aşırı duygusallığın verdiği gerginlikler yüzünden düşünsel-duygusal travmaları belki yaşamaz ya da az yaşar; daha canlı, neşeli, paylaşıma dayalı bir dünyam olurdu. Buna rağmen, yaşadıklarımdan, geçirdiğim süreçten hiç pişmanlık duymadım. Demek bunları yaşayacakmışım, demek böyle olacakmış benim kişiliğim.

Okumak, yazmak, şiir vs. benim kişiliğime denk düşmüş olgular… Yanılmıyorsam, Efendimiz (s.a.v)’in bir  mübarek sözü de şöyle: “..Ben ki, hüzün peygamberiyim.” Öyleyse şairlik, duygusallık, evrensel insanî sorumluluk bana uyar, yakışır. İnsanlığın “sûret ile kaş”tan ibaret olmadığını, bilâkis bir “mânâ”ya işaret olduğunu okumasam anlayabilecek miydim? Okumayı “az gülüp çok ağlama”yla kardeş görüyorum. Haddizatında eserlerimiz gözyaşlarımızdır. Gönülden damlayan gözyaşlarımız…

Yazmaya nasıl ve nerede başladınız?

İslamcı aydın ve entelektüellerin yeni bir dünya kurma özlem ve arayışlarının yoğunlaştığı döneme denk gelir benim yazma çabam. 1970’li yılların 80’li yıllara doğru evrildiği zaman aralığı, Yeni Devir Gazetesi’nin de aranılan, okunan bir gazete olduğu yıllardı. Müslümanların bir umutla ayağa kalktığı, kendini yeniden adlandırmaya ve özüne dönmeye çalıştığı yıllar. Türkiye’de yaşayan İslamcı aydınlar da tarihsel kimliklerinin peşindeydiler. Yeni bir şey söylenmesinden, inancın pratize edilmesi önceliğinden ziyade hepimiz “bir ispat” peşindeydik. Rakip ideoloji taraftarlarına karşı üstün gelme duygusu, önce bilgiyle hâkimiyet kurma arzusu bu ispat kaygısının öncülleriydi.

Özellikle 12 Eylül askeri darbe öncesi kaosu adeta içselleştiren gençlik, kavga ortamında tozlanmış hakikati ararken şiddet sarmalı içinde ömrünü heba ediyordu. Böyle bir ortamda yazmak, konuşmak ve haykırmaktan sonra gelen bir eylemdi: Fikirler, önce duvarlarda arz-ı endam ederdi. Çeşitli kesimlerin ideolojilerini yansıtan nefret yüklü, asla duygudaşlık barındırmayan, hegomenik anlayışlar insanları kuşatmıştı. Düşünme ve düşünce memleket sınırları dışına ‘bir kuduz köpek’ gibi sürüldüğünden, başlangıçta “yazma” gibi bir amaç birçok insanda olduğu gibi bende de yoktu.

Yazmak, yıllar sonra rafine bir iş oldu benim için. Şiddet ve kanla şoke edilmiş bir toplumdan, yazma gibi amaç ve sınırları belirlenmiş rafine bir faaliyeti bekleyemezsiniz. İslamcı aydın ve entelektüel tanımlamaları o günlere has, içi doldurulamayan, ancak en başta bir kampa aidiyeti belirlemeye yarayan nitelemelerdi. Anlayacağınız kavram kargaşasının had safhada olduğu, zihinlerin berrak olmadığı bir ortamda yazmaya başladım. İstanbul’da yatılı okuduğum lise yıllarımdaki gurbet acısını, çaresizliğini okuma ile aştığım zamanları da anmalıyım. Çevremi ve insanları kitaplar üzerinden tanıma ve oluşturma durumu ile de karşı karşıya kaldım diyebilirim.

İşte böyle bir ortamda, sanırım, ilk yazım bir deneme havasında Yeni Devir Gazetesinin ‘Forum’ köşesinde 1981 yılında yayımlandı. Atıp tutmanın serbest olduğu, metodolojik bir düşüncenin aranmadığı, belki de öğretilmediği bir dönemde başladığım yazı faaliyetim sonraki yıllarda şiire döndü. Düşünce ve duygu dünyamı, şiir ibresi ile dengelemeye çalıştım. Şiirle ilgilenmeye başladığımda, ne istediğimi de bilmeye başladım.

Sizi yazmaya ve okumaya teşvik edenler oldu mu?

Öncelikle ortaokul yıllarımda memleketim Pınarhisar’da din dersi öğretmenimiz olan Yakup Küçüker Bey’in okuma konusunda teşviklerini hissettim. Şöyle ki: Hâl ve tavırlarıyla okumanın ne kadar büyük bir zenginlik olduğunu Yakup Hocam göstermiştir bana. Allah razı olsun. Daha sonra yazma konusunda usta hikâyecimiz Yaşar Kaplan Ağabey’in ciddi yönlendirme, teşvik ve uyarıları oldu benim üzerimde.

Okuma ve yazmanın ciddiyetini onunla olan edebî ilişkilerim sayesinde kavradım diyebilirim. Okuma ve yazmanın insanı anlamlandıran çok ciddi bir iş olduğunu, büyük ve uzun süreli bir emek gerektirdiğini, dahası hiç azımsanmayacak bir faaliyet olduğunu Yaşar Kaplan’ın ileri titizliği sayesinde öğrendim. Allah ondan da razı olsun, istikamet üzere yaşatsın. Daha sonraları Sezai Karakoç, Pakdil Usta, İsmet Özel gibi sanatçı ve yazarlarımızın yazılarından da “okuma ve yazma”nın esasen kişiliği bezeyen anlamlı bir duruş, sezgi ve kavrayış melekesine dönüştüğünü anlamam pek zor olmadı.

İlk okuduğunuz kitap, şiir, hikâye veya yazı, dergi, gazete neydi acaba?

İlk okuduğum kitaplar muhtemelen çocukluğumun resimli mecmuaları olan Teksas-Tommiks türü kitaplardı. Bir arkadaşımla çanta dolusu Teksas-Tommiks değiş-tokuşu yapardık, öyle hatırlıyorum. Sonra okul dışında, yaz aylarında aile içinde hayvan otlatma görevini üstlendiğim ergenlik yıllarında mahalle camimizin imamının rahle-i tedrisi dışında Hekimoğlu İsmail’in Minyeli Abdullah, Boşluk ve Maznun’u, Şule Yüksel Şenler’in Huzur Sokağı’nı, yanlış hatırlamıyorsam Raif Cilasun’un Oğlum Osman’ı vb. yeşil İslam’ın hidayet romanları sanırım ilk okuduğum kitaplar. Sonra dünya klasikleri, yavaş yavaş İslamî fikir kitapları, tefsir ve mealler, sol jenerikli matbuat... İlk şiiri, hikâyeyi, dergi ya da gazeteyi çok net hatırlamıyorum.

Bir dönem elime ne geçerse okudum, ne bulduysam hatmettim. Askerlik sıkıntısı içinde ise en çok Mona Rosa’yı okudum, ezberledim. Kısaca, okumak kanıma öyle bir girdi ki zamanla bende, birçok okurda olduğu gibi tiryakilik oldu. Okumak, iç dünyam, iç aynam benim. Bu aynaya bakmadan edemiyorum artık.

İlk yazdığınız yazı veya şiir yayınlandığında ne hissettiniz?

İlk yazdığım yazının Yeni Devir’de, ilk şiirimin 1983’te Aylık Dergi’de yayımlandığında dünyalar benim olmuştu. Erken gelen bir başarı sarhoşluğu değildi tattığım mutluluk. Bundan eminim. Bilakis, yaptığımın farkına vardığım anlardı o anlar. Yazılarım ve şiirlerimin yayınlanmasıyla hiç hava atmadım, anlaşılmaz bir gurura kapılmadım. Yazdıkça iyi olanın farkına vardım, iyi olanın peşine düştüm. Şiirin bir kelime avcılığından çok, hikmete râm olmuş bir yolculuk olduğuna inananlardanım. Bu yolun yolcusu çok olmuştur, yolunu şaşıranı da. Ben, yönümü kaybetmeden olgunluk meyvesini tatmak istiyorum. Tüm hedefim, amacım bu. İnsanın yaradılışındaki gaye için ter dökmesi gerekiyor, Yazı ve şiir serüvenimde bu gayeyi ne kadar idrak edebilirsem, kendimi o kadar çok mutlu ve başarılı addedeceğim.

İlk yazım yayınlandığında, 18 yaşındaydım. Çok toydum. İlk şiirim yayımlandığında 20 yaşında ve hâlâ gözü açılmamış bir sığırcık yavrusuydum. Bugüne geldiğimde ise yazı-çizi dünyam 25 yaş daha büyümüş. Şimdilerde yazarken bir şeyleri farklı algılamak, her düşüncenin, her şiirin, hatta her bir mısraın arka planı ile zenginleşmek, bana ilk gençlik heyecanlarımı tekrar yaşatıyor. Hâlâ istediğimi yazamadım gibi geliyor bana. Bu de endişemi arttırıyor. Hayatımın bir gün, mukadder bir şekilde, aniden sona ermesinden değil hayallerimin gerçekleşmemesinden, işlerimin yarım kalacak olmasından korkuyorum.

 

 

 

Nurettin Durman sordu

Güncelleme Tarihi: 27 Nisan 2010, 21:34
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20