banner17

İsmet Özel: Verilmiş kararların yedeğinde şiir yazılamıyor

İsmet Özel: “Modern şiir deyince; obası dağılmış, kendinin olmayan, ama herkesin olan, böylelikle hiç kimsenin olmayan bir ülkeye sürgün edilmiş, adı çağrıldığı zaman hangi yana bakacağını bir türlü kestiremeyen tek ‘insanın’ şiirini anlıyorum.”

İsmet Özel: Verilmiş kararların yedeğinde şiir yazılamıyor

Mustafa Kutlu’nun, TYB Kültür ve Sanat Yıllığı için (1984) İsmet Özel ile “Cumhuriyet Devri Türk Şiiri” üzerine yaptığı söyleşiyi iktibas ediyoruz:

Tanzimat, Meşrutiyet gibi esasen siyasi, ancak kültürel ve edebi boyutları olan dönemler edebiyat tarihimiz için de bazı adlandırmaları temel teşkil ediyor.

Batı tesirinde gelişen Türk şiiri boyunca "Cumhuriyet devri Türk şiiri" tabiri böyle bir tasnife, adlandırmaya uygun mudur? Bu devrin şiiri edebi açıdan bir bağımsızlığı, yeniliği ve bütünlüğü barındırıyor mu?

Türkiye için neyin ne kadar siyasi, neyin ne kadar kültürel ve edebi olduğunu ayırt etmek son derece güç. Her önemli siyasi değişikliğin edebiyat alanında öylesine belirgin izlerine rastlıyoruz ki, batı tesirinde oluşan Türk edebiyatını onun siyasi zemininden kopuk olarak değerlendirmek bizi uydurma bir düşünce dünyasına kolaylıkla sürükleyebilir. Belki yeryüzünde yürürlükte olan sistemin manivelasını elinde tutan veya manipülasyonundan sorumlu olan ülkelerde kültürün, insan anlayışının, bilime bakış tarzının, giderek yaşama biçiminin siyasi yapıya etkisinden, kültürün siyaset karşısındaki öncelikli öneminden söz edebilir. Ama yalnız Türkiye'de değil, Batı'nın güdümündeki bütün ülkelerde edebiyat, sanat, felsefe ancak siyasi kadroların yedeğinde hayat bulabildikleri için;  siyasi dönemlerin, düşünsel ve edebi dönemlere isim babalığı yapmasında bir uygunluk vardır.

Türk edebiyatında ise durum daha net: Bir Tanzimat aydınından, Meşrutiyet aydınından nasıl söz edebiliyorsak, "aydın marifeti" olduğu şüphe götürmeyen edebiyat için de aynı yakıştırmaları yapabiliriz. Cumhuriyet aydını varsa, cumhuriyet edebiyatı, cumhuriyet şiiri de vardır. Üstelik Cumhuriyet döneminin yalnız "mazruf"u ile değil, "zarf"ı ile de yepyeni bir dönem sayılmayı gözetmiş olması bizi böyle bir adlandırmaya mecbur bırakır. Elbette Cumhuriyet şiiri "ex nihilo" doğmuş değil. Yine de bu şiirin soldan sağa seyreden bir yazı ile kâğıt üzerinde duruşu, şapka giyen insanlar tarafından okunuşu ve doğduğu yıllarda aydınların sıfırdan başlama iştiyakı içinde bulunuşu, bu şiiri bütün öteki dönemlere oranla daha bağımsız, daha yeni ve bütünlük sahibi kılmaya yeter. Bu biçime ilişkin ama özü de belirleyen farkların yanı sıra önemli bir soru karşımıza çıkıyor: Acaba Cumhuriyet şiiri Tanzimat'tan bu yana süren Batılılaşma çabaları içinde nasıl özgün bir yere sahip? Derece derece artan batılı olma eyleminin yalnızca bir uğrağı mı, yoksa zihniyet açısından "bambaşka" mı? Gözlemleyebildiğimiz olgular bizi Cumhuriyet döneminin şiiriyle de, başka edimleriyle de hem bir zincirin parçası olduğunu, hem de zincirden koptuğu yeni bir zincirin ilk halkasının oluştuğuna ikna etmeye yetecek zenginliktedir.

Eğer Türk insanının Batı medeniyeti ile yüzleşmesi, ona kendini uyarlaması ve yeni şartlarda var olmakta direnmesi açısından bakarsak Cumhuriyet döneminin şiiriyle de diğer kültürel tavırlarıyla da bir devamlılık içinde olduğunu anlarız. Ama eğer "yeni bir siyasi bilinç seçimi" noktasından kalkarak olayı anlamaya çalışırsak, Cumhuriyet’in öncesiz bir dönem olduğu, Cumhuriyet şiirinin de bağımsız ve yepyeni bir şiir sayılması gerektiği sonucuna varırız.

Bütün dünyada olduğu gibi yaşadığımız topraklarda da belirleyici olay Batı Avrupa'da doğmuş bulunan Burjuva-Kapitalist-Teknolojik-Hümanist Medeniyet'in kendi gücüne empoze etmesinden ibarettir. Biz bu saldırıya ilk ağızda bir "alternatif medeniyet" yaratma çabasıyla karşı koymaya giriştik. Lâle Devrini "mütekebbir bir müdafaa" olarak anlamak mümkündür. Ne var ki, sonraki tepkilerimiz her aşamada "alternatif" olma gücünü biraz daha yitiren bir sentez arayışı biçiminde devam etmiştir. Bu bakımdan II. Mahmut devrimleri, Tanzimat, Meşrutiyet ve II. Abdülhamid dönemi birer öneri, bağımsız bir çözüm yoludur, ancak bu diğerlerinden ayıran özellik "alternatif" olma iddiasının bütünü ile terkedilmesidir. Meseleyi bu ikili anlamı ile kavrarsak Cumhuriyet şiirinin şair Nedim'le hem hiçbir ilgisi yoktur, hem Cumhuriyet şiirinin kökleri Nedim'e kadar uzatılabilir.

Modern şiir deyince ne düşünüyorsun? Klasik ve modern ayrımı şiirimiz ve konumuz olan "Cumhuriyet devri Türk şiiri" için ne gibi manalar taşıyor.

Modern şiir deyince; obası dağılmış, kendinin olmayan, ama herkesin olan, böylelikle hiç kimsenin olmayan bir ülkeye sürgün edilmiş, adı çağrıldığı zaman hangi yana bakacağını bir türlü kestiremeyen tek "insanın" şiirini anlıyorum. Modern şair sahte meselelerle boğuşan birisidir. Türkiye'de modern şiir hümanist değerlerin toplumsal çevrede tam ve kesin egemenlik kurduğu zamanda, 1954-1959 yıllarında doğmuştur. Bu aynı zamanda gelenekten kesin kopuş anlamına gelir. Türkiye'de modern şiir doğduğu zaman karşısında "klasik" bir şiir yoktu. Tam tersine modern şairler Garip akımının "naylon" modernizmini aşarak, şartlarla şiir arasındaki ilintiyi gerçek, sahici, olması gereken bağlamda ele aldılar. Böylece Cumhuriyet devri Türk şiiri başlangıcında arayışını modern şiirle noktaladı.

Türk şiiri açısından gelenek, özellikle İslâmî inanç ve düşünce çerçevesinde oluştu. Ben bu çerçeveye Âşık edebiyatını, Divan edebiyatını kattığım gibi, bin yıllık anonim Halk edebiyatı verimlerini de katıyorum. Geleneğin muhtevasında bütün Doğu-İslâm toplumlarının yöneldiği esaslar var. Biçim ortaklıkları mimariden mûsıkîye kadar ve pek tabiî edebiyat alanında görülüyor. "Cumhuriyet devri Türk şiiri" bu geleneğin mirasından ne kadar pay aldı? Nasıl aldı? Kimler eliyle aldı?

Cumhuriyet şiirinin "gelenek"le olan ilişkisi oldukça karmaşık. Her şeyden önce Cumhuriyet'in kültürel açıdan yeni bir başlangıç olmaya özendiğini göz önünde tutmalıyız. Bu başlangıcın iki temel eğilimi göze çarpıyordu: Biri Yahya Kemal'in, diğeri Ahmet Kutsi Tecer'inkiydi. Yahya Kemal'e göre dayanak noktamız geçmişimizi görkemli kılan başarılar olmalıydı. Türkleri millet, Türkiye'yi vatan yapan eserler ile bu eserlerin yaratılmasına ön ayak olan ruh ve inanç değerleri çağın gerektirdiği yorumla, bakış açısıyla "esas" alınmalıydı. Ahmet Kutsi ise halk kültürünün "esas" alınması, ya da halk edebiyatına hayat veren değerlerin araştırılmasını öngörüyordu. Bu kasıtlı, kuramsal, benim son zamanlarda çokça dilime doladığım kelimeyle söylersek; intellectuel tutum yeni, güçlü, doyurucu bir şiirin doğmasına yetmedi. Edebiyat açısından önemi ne olursa olsun Yahya Kemal kısır bir şiire emek vermiş oldu. Ahmet Kutsi ise ister istemez yüzeyde kaldı. Ama her ikisinin ruhlarından bir şeyler taşıyan Ziya Osman Saba, hem kolları kendinden sonraki şiire uzanabilen, hem de derinliği olan bir şiir koydu ortaya.

Hececi şairler ise gelenekle tam uyum içindeydiler denebilir. Önce bunlar Meşrutiyet milliyetçiliğinin devamı idiler. Böylece biçimde de meşrutiyet yıllarından hız kazanmış ölçülere bağlı kaldılar. Öz olarak taşıdıkları duygusallık, söyleyişe olan düşkünlükleri onların ancak devraldıklarını sürdürebilen ve ârızen (Ömer Bedrettin'de olduğu gibi) şiiri yakalayabilecek bir deyiş kolaylığına mahkûm etti.

Mesela artık Âşık edebiyatının gerçekten devam etmediği söyleniyor, "Cumhuriyet devri Türk şiiri" devam ediyor mu? Yoksa birileri ile bir yerde bitti mi?

Birinci sorunun cevabında sözünü ettiğimiz ayrım göz önüne alınarak Cumhuriyet devri Türk şiirinin hem bittiği, hem de devam ettiği veya edeceği söylenebilir. Eğer Cumhuriyet şiirini bağımsız bir çözüm yolu ideolojisinin bir türevi olarak anlarsak Cumhuriyet şiiri bitmiştir. Çünkü bu öneri geçerliliğini kendi geliştirdiği dinamik unsurların egemenliğine devretmiştir. Ama Türkiye'nin sentez arayışı bitmedi, bu arayış olgunluk noktasına vardığında ise yeni bir şiir bütün önceki sentez arayışlarından izler taşıyarak belirecektir. Bu da yalnız Cumhuriyet devri Türk şiirinin değil, Batı medeniyetiyle yüzleşme gereğini duyan şiirin devamıdır.

Cumhuriyet şiiri 1960'larda bitti. Sebebi şu: Türkiye nasıl Cumhuriyet kurulurken kendine kültürel bir tanıtım getirme ihtiyacına düştü ise, 1960'dan sonra da aynı ihtiyaç ızdırap verecek kadar muaccelen kendini hissettirdi. Artık Cumhuriyet aydını dediğimiz zaman günümüz aydınını kastetmediğimizi açıklıkla biliyoruz. Aydınlar ülkemizde bugün ya mensup oldukları ideolojik kampın sözcüsü olarak karşımıza çıkıyor, yahut ideolojik kampların nitelikleri üzerine yaptığı ikna edici yorumları dolayısıyla aydın olma kimliğine kavuşmuş insanlara rastlıyoruz. Şiirin de şimdiden bu gelişmeye koşut bir görünüş kazandığı besbelli. Bugün Cumhuriyet sonrası postmodern dönemdeyiz. Nedir bu şiir? Temsilcileri kimlerdir? Bu şiir güçlü örneklerini vermiş midir? Sesini bulmuş mudur? Belki bu sorunların cevabı önümüzdeki birkaç yılda verilebilecek. Olursa bunu şiire, intellectuel damgasını vuran, piyasamızdaki peltek şiirin vesayetini tanımayan gençler yapabilecek.

1950-60 arasında belli bir süre Türk şiirinde esaslı bir atılımın vuku bulduğunu belirtmiştin. Bu değerlendirmene esas teşkil eden unsurları, hatırlayabilirsen bazı mısraları, şiirleri, isimleri işaret edebilir misin?

Ben 1950-60 arasında demiyorum. 1954-59 yıllarını özellikle ayırıyorum. Bu yıllarda Türk şiiri modern şiirin mantık alanına girdi. Sözünü ettiğim atılımı gerçekleştiren bazı şairlerden çok bazı şiirlerdi. Önemine, atılımcı gücüne inandığım şiirlerin birkaçı şunlar: Dalga (Cemal Süreya), Balkon ( Sezai Karakoç), İntihar anlaşması (Ülkü Tamer), Tel cambazının kendi başına söylediği şiirdir (Turgut Uyar), Fayton (Ece Ayhan), Masa da masaymış ha (Edip Cansever). Saydıklarımın yanı sıra anılacaklarda vardır elbet. Bu şiirde açılan ufuk henüz aşılabilmiş değil. Andığım şairlerin bağımsızca kurdukları şiir dünyalarını, Türk şiiri içindeki yerlerini, neyi başarıp neyi başaramadıklarını söz konusu etmiyorum. Dikkati çekmek istediğim 1960 yılından önce, işaret ettiğim frekansta yazılan şiirlerin ülkemizin o günlerde yaşadığı zihnî dönüşümün esas çizgisini tam zamanında fark edebilmiş ve sonrası için de üretken bir ortam hazırlamış olmasıdır. 1970 yılında böyle düşünemiyordum. Tam tersi bir kanaate sahiptim. Yaptığım yanlış, bu eğilimdeki şiirin atılımcı özelliği ile sonradan sürüklendiği yerdeki özelliklerini birbirine karıştırmamla ilgiliydi. Yani leğendeki kirli suyu dökerken içinde yıkanmış bebeği de fırlatmak gibi bir şey.

"Bireyin hayatında da, toplumların hayatında da şiir 'critique' dönemlerin sanatıdır? demiştin. Konumuz olan "Cumhuriyet devri"nin bu dönemleri ile bildiğimiz akımları "Garip şiiri, ikinci yeni vb." arasında ne gibi bir ilişki var?

"Crise" (Bunalım) ve "critigue" (eleştirel) kelimeleri akrabadır. Her ikisinin de kökünde Yunanca "krinein" (yargıya varmak) kelimesi var. Şiirin ortaya çıkması için yargıya varmayı gerektirecek bir ortamın doğması zorunlu, verilmiş kararların yedeğinde şiir yazılamıyor. Şiirin kendisi bir karar, bir yargı, yargılama olarak beliriyor. Yani şiir bir bilinmezlik durumunun uzantısı değil. Biliyorsunuz, fakat bildiğinizi geçerli saymaca dille ortaya koyamıyorsunuz. Şiire başvuruyorsunuz. İki unsurun bir arada bulunmadığı zamanda şiirin yeri yok: Kesin, tereddütsüz inanılmış bir bilgi, bu bilgiyle çatışma halinde olan çevre. Bireyin hayatındaki "critigue" dönem kendilik bilgisinin ya da bilincinin yükseldiği zamanlardır. Bu sıradan insanlar için çoğunlukla ilk gençlik yıllarıdır, ama şairler bu bilincin meseleleriyle bütün ömürleri boyunca cebelleşirler. Toplumların hayatındaki "critigue" dönemi sezmekte şaire kalmıştır.

Türkiye için "critigue" dönem Cumhuriyet öncesiydi. Fikret-Âkif-Nazım çemberinin doğuşu bundandır. Garip şiirini bunalım ve eleştiri yanıyla fazlaca ısmarlama, fazlaca sentetik buluyorum. Bu şiirin ürünlerinden çok gerekçeleri "reel"dir. Ama onu izleyen 1954-59 atılımı bunalımın derinliğini vurgulayacak, eleştirinin şiddetini hissettirecek imkanlara sahipti. Bununla birlikte bu atılım da büyük şiire, Fikret- Âkif-Nazım çemberinin kapsayıcılığına ulaşamadı.

Yapabildiği (ki bunu kimse küçümseyemez) Cumhuriyet devri Türk şiirinin âzamî sınırlarının ne olduğunu göstermek, bir bakıma onu bitirmek oldu.

Bu yıl Cumhuriyet devri Türk şiirinin önemli isimlerinden Necip Fazıl Kısakürek'i kaybettik. Bu ünlü şairin devrin şiirine katkıları neler olmuştur?

Kanımca Necip Fazıl, Chateaubriand'ın yaptığını yapmak istedi. Şiiriyle de, ideolojik tutumuyla da nasıl etkili olduğunu hepimiz biliyoruz. Ama "katkı" söz konusu olunca Necip Fazıl'ın Cumhuriyet şiiri içindeki öneminin geniş boyutlarda göz önüne alınabileceğini söyleyemem, Biçim açısından heceye olan bağımlılığı onu çağdaşlarından ayırt etmemizi güçleştiriyor. Başarılı şiirlerindeki korku, hafakan, cinnet havasının etkilerini irili ufaklı birçok şairde görebiliyoruz. Cumhuriyet’in ilk yılları göz önüne alındığında kullandığı sade Türkçe ile birçoklarının ilerisinde yer aldığına şüphe yok.

1960'dan bu yana Türkiye oldukça çalkantılı bir dönem yaşıyor. Siyasi, iktisadi, içtimai ve kültürel bakımdan hayli değişiklik var. Bütün bunlar edebi hayatımız ve özel olarak şiirimiz için de bir mana ifade etmeli değil mi? Açıkçası devrin içindeki şiirin yönelişleri manalı mı? Atılımları yeterli mi?

Daha mahmurluğu üzerimizden atamadık. Sözünü ettiğin çalkantıdan ötürü biraz bulantı var. Ama kafamızı ortaya buraya çarptığımız için "nerede olduğumuzu" sanırım daha sağlam "belleyeceğiz". Bir iki yazıyla günümüz Türk şiirinin genç bir sesi olmadığını, atılımdan uzakta bulunduğunu belirtmiştim. Bunun korkulacak bir yanı yok. Ucuz başarı peşinde olanlar korksun tabii. Ama bu büyük şiirin, büyük şairlerin beklentisi içindeyim. Çünkü Türk toplumu var olma savaşının ateş hattına çok yakın. Tehlike büyük, umut da büyük.

Kaynak: TYB Türkiye Kültür Sanat Yılllığı, 1984.

Güncelleme Tarihi: 29 Ekim 2018, 17:18
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20