banner17

İsmet Özel bana sorumluluğumu hatırlattı

Tahsin Yılmaz ile bir Cumartesi günü Fatih-Şehzadebaşı Camii’nin avlusunda keyifli bir sohbet gerçekleştirdik..

İsmet Özel bana sorumluluğumu hatırlattı

 

Tahsin Yılmaz Bey’le ilk defa ESKADER’in Cağaloğlu’ndaki binasında tanıştık. İkimiz de ESKADER’in sohbetlerine katılmaya çalışıyoruz. Bir Cumartesi günü Fatih-Şehzadebaşı Camii’nin avlusunda keyifli bir sohbet gerçekleştirdik. Okuyucularımızın da keyif alacağına inanıyorum.

Çocukluğunuza gidecek olursak şahsî anlamda kendi çocukluğunuzu ve genel manada toplumumuzu anlatabilir misiniz?

Ben Almanya’da doğmuşum. Bir gurbetçi çocuğuyum. Annem ile babam bir yaşımı geçerken senelik izne geldiklerinde (benden iki yaş büyük bir de ablam var, rahmetli oldu, dedemlerin memleketten İstanbul’a geçtikleri sene) rahmetli Kezban Ninem (o dosdoğru bir kadındı, yani kursağından bir parmak ucu kadar haram geçmiş değildir, kendi emeğiyle kazanmadığını yemezdi) dedem, dayım, dayımın hanımı aynı zamanda halam, dayımın iki tane çocuğu, üç teyzem, küçük dayımdan oluşan bir hâneydi. Ninem köyden kopmuşluğun verdiği ürpertiyle anneme ve babama şöyle söylüyor: “Siz gurbette çalışıyorsunuz, çocukları bana bırakın, hem size mâni olacak şey kalmaz, hem ben onlara bakarım, çocuklar için göndereceğiniz üç beş kuruş da bizim açlıktan korkmamıza karşı bir güvence olur.” Toplumda kolera salgını var. Ninemin de apandist ameliyatı olması gerekiyor. Dedem elinde avucunda ne varsa başını sokacak bir yere harcamış. Hasıl-ı kelam benim çocukluğum hiç hesapta olmayan şeylerle geçiyor.Tahsin Yılmaz

On beş yaşıma kadar ninemin evinde kaldım. Ben nineme dört-beş yaşıma kadar “anne” demişim. Annemler seneden seneye izne geldiklerinde ve bana “Oğlum” dediğinde ben onu tokatlarmışım. Ben bir de ninemin ilk erkek torunuyum. Hem annesiz babasız oluşum, hem de ilk erkek torun oluşum ninemden ölçülemeyecek derecede bir muhabbet görmeme sebep oldu. Çocukluğuma ilişkin doğru düzgün hatırladığım bir şey yok. Ama enteresan şeyler hatırlıyorum. “Yav sen o yaşta bunları nasıl hatırlıyorsun?” diyorlar. Mesela ben ninemin apar topar apandist ameliyatına götürüldüğünü hatırlıyorum ki iki yaşına girmemiştim daha. Evin ortasında oturmuş, ninemin götürüldüğünü izliyor ve ağlıyordum. Tabii ninem olduğunu nereden çıkarıyorum? Sonraki malumatla ekleye ekleye “demek ki o telaşede ninemdi” diye çıkarsamada bulunuyorum. Yoksa o yaşta gördüğüm birinin ninem olduğunu nereden hatırlayayım.

Çocukluğumun geçtiği mahalle köyden şehre göç edenlerin oturduğu bir mahalleydi. Elektrik yok, su yok. Burası bayağı mahalle haline geldikten sonra belediye şebeke suyu bağlamış. Bir de insanların kendilerinin bulup çıkardıkları sular var. Yollar kara taş, toprağın üzerine gömülmüş bildiğiniz kara taş. Taş ocaklarından iri kıyım kopartılmış taşlar var. Tam ezberimde olsa o manzarayı anlatan bir şiirim var, onu okurdum. Bütün evler çocukların evleriydi. Yani benim evim, senin evin gibi bir ayrım yoktu. Benim bahçem, senin bahçen gibi bir ayrım yoktu. Tenzile, Pakize, Semiha ve Satı teyzelerin suyunu, çorbasını içerdik. Dursun Amca’nın gülleri bizim için çok önemliydi. Benim için daha önemliydi. Okula giderken öğretmene götürmeyi isterdik, koparttırmazdı, kıyamazdı onlara. Bahçesindeki kayısılar yere düşer, akardı. Bir tanesini tutup ne kendisi yer, ne de başkasına yedirirdi. O dalında seyretmeyi seven bir adamdı. İş Bankası Beykoz şubesinde müdürdü.

Herhalde zeki bir çocuktum. Okuldan geldiğim zaman ben dersimi yapar, dışarıya öyle çıkardım. Oyuncaklarımızı kendimiz yapardık. Tahtadan kılıçlar yapardık, kılıçlar da gerçek kılıç gibiydi, ağzını verirdik, kanadını açardık, kabzasını yapardık. Bizim mahalle bir koruluğun eteğindeydi. Bahardan sonbahara kadar zamanımız mevsimine göre muşmula, kestane, fıstık, böğürtleni toplamakla geçerdi. Çocukluğum çok doluydu. Ortaokula başladığımız sene ben büyüdüğümü hissettim. Adem Kandemir Hoca’nın talebesi oldum. Adem Kandemir bir edebiyat hocası. Kendisi ‘56 doğumlu. 50’den sonra dünyaya gelmiş hocaların içinde bir tanedir. Benim hocam olduğu için şeref duyuyorum ama bunu benim hocam olduğu için söylemiyorum. Seneler geçtikten sonra biz anlıyoruz ki çocukken o adamcağızı sebepsiz yere dolu olarak görüyor değilmişiz. Millî Gazete’de yazarmış, Yeni Devir’de yazıları çıkarmış...

Şunu söylemeden geçmeyeyim: 1976 senesinde 8 yaşındaydım. Ben o sene çocukluktan çıktım. O senenin bende çok etkisi olduğunu görüyorum. Ben o sene en son teknoloji taşıma vasıtalarının hepsine bindim. İstanbul’un dışına o sene çıktım. O sene Avrupa’da dört memleket gördüm. O sene ders kitaplarında resmini gördüğümüz şeylerin hepsinin neyimize yarar bir şey olduğunu, nasıl bir şey olduğunu ve neye benzer bir şey olduğunu bizzat gördüm. Bu büyük bir tevafuk. Aynı sene mülk edinmenin ne demek olduğunu gördüm. 1976 senesinde bizim şu anda oturduğumuz evin inşaatı başladı. Sanayileşme politikaları sebebiyle köyde özellikle aç bırakılmış insanlar mahsullerinin para etmezliğini yaşamaları karşısında kendi başlarının çaresine bakmak için büyük şehirlere gideceklerini bilen adamlar bu tezgahı kurmuşlar ve mevsimlik işçi olarak dört büyük şehre göçmüşler. Genç, yeni evlenmiş, üç, beş yaşındaki çocukları okul çağına gelene kadar kışın şehirde, yazın ya meyvesi, ya tarlasının tırpanı, hasadını yapmak için köye giden insanlar. Bu İstanbul, Ankara ve Adana için böyledir. İzmir’in ve Bursa’nın İstanbul ve Ankara’dan farklı özellikleri var. Bunlar zaten tarım mahsullerinin ya işlendiği, ya da ihraç edildiği şehirler. İyi kötü sanayileri var ve arka planındaki toprak mahsullerine dayanan bir sanayi. Ama İstanbul ve Ankara onlardan farklı. Tam mevsimlik işçilerin çoluğu çocuğu okul vaktine geldiği vakit taşıma suyla değirmen döndürmenin anlamsızlığını görenlerin sayısı artıyor ve “Artık başımızı sokacak ev yapalım, çoluk çocuk da okul vaktine geldi, dolayısıyla onlar okula giderken biz de okula gittikleri yerde olalım, çalıştığımız yerde de okula gitsinler” derler. Millet böylece kendi evini yapma derdine düşmüş. Hani bugün kentsel dönüşüm, insan sağlığına uygun olmayan evlerin yıkımından söz ediyorlar ya. Bu yıkımdan söz edenler gerçi bu çelişkinin mimarı değiller. Bu çelişkiyi inşa edenlerin günahlarını dile getirmiyorlar, kabul de ediyorlar.

Böyle şehir olur mu? Bir itfaiye arabası yola sığmıyor. İzmir ve Bursa’ya sanayi geldikten sonra İstanbul ve Ankara’nın başına gelenler onların da başına geldi. Samsun’un başına gelen hâlâ aynı şeyler. Samsun’un başına ne geldiyse 90’dan sonra gelmiştir. Bu sözünü ettiğimiz hadise ‘50 ve ‘60 yılları arasında oldu. İstanbul’un kepaze edilmesi çok övdükleri Demokrat Parti’nin işidir. Yeni ev açma işini köydeki gibi yapabileceklerini zannettiler ve sukut-u hayale uğradılar. Yani ne demek bu? Köylük yerde Mehmet Said evin büyük oğluysa avluda bir odalık yere sokulur. Gelin odası gibi. Ama ikinci oğul evlendiğinde ya birinciye, ya da ikinciye ev açılması gerekir. O da ne demek? Ayrı bir yeri ev olarak halletmek demek. Malumdur, şuraları ev yapılabilir, o ev yapılabilir yerler niza konusu olmuyorsa sorun yok. Ama az biraz itiraz eden varsa köyün ihtiyar heyeti ya da ihtiyar heyeti mesabesinde bir karar vericiler heyeti “Mehmet Said’in evini nereye yapalım?” diye otururlar. Mehmet Said’in babası susar. Kendisi tarafından sadece talep dile getirilmiştir. Mehmet Said’in evinin yerini belirlerler. Belirleyemezlerse ne olur? Bu iş kaymakama götürülür. Yani çeşme üstüne, yola, meraya, koruya, mezara, ormana ev yapılmaz. Bunların haricinde yer varsa sorun yok. Yer var da sorun çıkarılıyor ya da bu söylediğimiz yerlerin dışında ev yoksa o zaman bu iş hükümet tarafından halledilir. Şehirde böyle olmadı. Şehir de bunu denedi ama kaymakam düz duvar, hiç cevap vermiyor. İmar planı yapılmamış. Yolu, izi belli değil. Millet bu meseleyle karşı karşıyayken gözü kara adamlar hazine arazisini çevirmişler, parsel parsel satıyorlar. Vakıf arazilerini çevirip parsel parsel satıyorlar. Belediye arazilerini çevirmişler, parsel parsel satıyorlar. Ormanı kesip orman açmışlar, parsel parsel satıyorlar. “Paramı verip alayım bari.” deyip almış. Gönlü de biliyor ki bu iş temiz değil. Tapusu var mı, yok mu, tapusu olsa bile adam eksen adam bitecek yere ev yapılır mı? Bahçe yapılacak yere ev yapılır mı? Ama orası satılıyor. Hükümet de orada duruyor. Bu adam herhalde eşkıya başı değil. Kaymakam orada duruyorken bu işi yapıyorsa sessizlikle tanımlanmış bir plan var demektir. Bu planın aslı, esası nedir sorgulamaya ne vakti, ne mecali var, öğrenmeye kalksa açılacak yolda yürümeye görgüsü yetmez, bilmez ve ondan sonra gecekondu dediğimiz başa bela olan şey peyda olur. Sadece sanayileşme politikası yüzünden İstanbul’da fabrika yapılır, fabrika tam kapasite çalışsa fabrika 1000 tane işçiyi çalıştırmak ihtiyacında olan bir fabrikadır. O fabrikada memur takımının lojmanı yapılır. Orada çalışacak adamların evinin yapılmasını isteyen yok. Evinin nereye yapılacağının belirlenmesini isteyen var, bu bile belirlenmez. O günün toplumu böyle bir toplumdu. Başını sokacak ev derdinde insanların olduğu bir devir, başka hiçbir derdi yok. Ne zamana kadar böyle bir toplum? Ben böyle bir toplumun içinde doğdum, daha doğrusu geldim. Ama bu durum 1950’lerden beri böyle. Çocukluğum özelde ve genelde böyle özetlenebilir.

Tahsin YılmazDP’ye bakışınız olumsuz galiba?

DP, bu memleketin başında bugün hangi belalar varsa, bunlar 100 taneyse 80 tanesi onun eseridir. Ben bunu şöyle açıklayayım: Bugün deniyor ki “millet DP’yi başımıza idareciler olarak seçelim” dedi diye söylüyorlar ‘46 ve ‘50 seçimlerini. Hayır. O iki seçimin ve sonraki seçimlerin tek bir anlamı vardır: “Beni CHP yönetmesin.” İkinci bir amblem olarak başkası çıksaydı ona da mühür vuracaktı. Mademki yönetimle ilgili bana bir soru soruluyor ve ilk defa soruluyor, “Ben bu hakkımı kullanacağım.” demiştir ve tercihi de “Falanca beni yönetsin.” şeklinde değil. Böyle okuyanlar keyif bağışlıyorlar, keser gibi kendilerine yontuyorlar.

Yazı hayatına nasıl başladınız? Muhtemelen sizin de hayatınızda bir edebiyat öğretmeni vardır.

Hayır, edebiyat öğretmenimin direkt bir etkisi olduğunu seçemiyorum ama bende çok emeği var. Her geçen sene, her karşılaştığım yeni hadiseler Adem Kandemir’in bize nelerin tohumunu ektiğini fark etmeme sebep oluyor. Ben ilk yazımı 85 senesinde, lise son sınıfta yazdım. 19 Mayıs törenlerine biz okul olarak katılmamıştık. Ama 19 Mayıs sebebiyle günün anlam ve önemine binaen okulda sadece sabah bir program yapılacağını söylediler. Lisedeki edebiyat öğretmenimiz (Daha sonra İtalyan Lisesi’nde Türk yöneticisi olarak çalıştığını biliyorum) Mehmet Diken de müthiş bir adamdı. Lise son sınıfta Ramazan Bey isminde yeni bir edebiyat öğretmenimiz vardı. Ramazan Bey son sınıf öğrencileriyle bir ünsiyet hâsıl etmeye çalışıyor. Çünkü bir gerideki öğrencilerle ilişkisinin yatırımını bizim üzerimizden yapacak, bunu seçebiliyorduk. Bizim arkadaşların çoğu buna pas vermiyordu. “Gidiciyiz zaten, bize ileride fatura kesemeyecek.” düşüncesindeydiler. Ama ben öyle yapmadım. Özel bir işbölümü de yapmış değiliz ama aynı ortamı üç beş sene beraber paylaşmış olan insanlar birbirlerine hangi görevi zaten bıraktıklarını hissederler, hiss-i kable’l-vukû bilirler bunu. Yani sofrayı kim kuracak, bellidir. Ya da bir teklif yapılacaksa ilk teklifi kim yapacak, bellidir. Ramazan Bey’le iyi ilişkiler kurma işi bana kaldı. Ramazan Bey 19 Mayıs programı nedeniyle bir konuşma programı yapılacağını söyledi. “Kim hazırlamak ister?” diye sordu. Hüsniye ile Özlem aynı anda “Tahsin hazırlar.” dediler. Benim ilk yazım odur. 1910 yılından 1922 yılına kadar olan sergüzeştimizi bir hafta sonunda, iki gecede oturup yazdım. Pazartesi günü götürüp verdim. Yazıyı beğendiler.

Bir sonraki pazartesi 19 Mayıs programı yapılacak. Ben o yazdığım yazıyı arkadaşların içtimaı karşısında Pazartesi sabahı okudum. Bütün öğretmenler beni kulağımdan, gözümden, burnumdan öptüler. Ramazan Bey gerçekten beğendiğini belli etti. Hatta “Bu yazıyı sen mi yazdın?” şeklinde soranlar da oldu. Bunu sorarken hayretlerini ifade ediyorlar yoksa bir savcılık yaptıkları yok. Ben o yazının bazı parçalarını daha sonra Millî Eğitim’in yayınladığı ders kitaplarında gördüm. Benim ilk yazım budur. 2005 yılında 2000-2005 yılları arasında kaleme aldıklarımı kitaplaştırdım. Bu yazılar hiçbir yerde yayınlamadığım yazılardır. Birkaç tanesi belki yayınlanmıştı. Ama bir hevesle yazılıp gönderilmiş değil. 2005 yılında iki tane kitap yayınladım. Fakat ben 1993 yılından itibaren hep yazdım. Aksiyona yönelik yazılardı. 2005’ten sonra yazdığım ve yayınlanmaya hazır 5 tane kitap var. Onları bildiğiniz klasik yolla yayınlamayı düşünmüyorum. Zaten dijital mecrada parça parça yayınlıyorum. Bazen gazetelere, dergilere gönderdiğim oluyor. Zaman, Yeni Şafak, rahmetli Mehmet Sucu hayattayken Cumhuriyet’te yayınladım. Her yazı zaten ilk yazıdır. İlk yazım 1985 yılında yazdığım ve bizim seferberlik sergüzeştimizi anlatan yazıdır.

Sizi yazı konusunda en çok teşvik eden kim oldu?

Beni yazı konusunda öven değil hep yeren oldu. Hiçbir zaman övüldüğümü hatırlamıyorum. Arkadaşlarım zaten yazmasam da beni sevdikleri için yeri gelince önümden veya arkamdan övüyorlar. Onları bu sorunun cevabı olarak zikretmeye gerek yok. Ama “Vay be, iyi” diyerek teşvik edecek cümleleri ben hiç duymadım. Yazdıklarımın hepsi bugün rastgelenler tarafından kullanılıyor. Yayınladığım kitaplardan birisi Rusyalı bir general olan Carl Von Klaviç’in (Berlin Harp Akademisi’nin komutanı, Rektörü) Savaş Üzerine isimli bir kitabı vardır. Gerçekten savaşı en iyi takdim eden kitap olarak kabul edilir. Ahbap-çavuş ilişkisi, keyif bağışlama sebepleri falan değildir. Bu takdir değerli bir takdirdir. İçi dolu bir eserdir o.

Ben bu kitabı ilk defa pazarlama mesleğine uyarladım. Yönetim mesleğine, mühendislik mesleğine, iş idaresinde teşebbüse çok uyarlanmış bir adamdır o. Pazarlamaya ilk defa uyarlayan kişi benim. Ben 2005’te onun ilk cildini yayınlamıştım. İkinci cildi için hazırladığım müsveddeleri hazırlayıp topladıkça bilgiyönetimi.org diye bir internet sitesi vardı, şimdi çalışmıyor, kapalı, orada parça parça yayınladım. Carl Von Klaviç’in savunma prensiplerini karşı pazarlama kavramı altında dönüştürdüğüm yazılar bunlar. Onlar şu an Süleyman Demirel, İnönü ve Gazi Üniversitelerinde öğretim üyesi olan birçok insanın öğrencilerine temel çalışma kaynağı olarak verdiği eserlerdir. Ama hiçbir insan “Bu ne güzel yazıymış.” diye de övmedi. Hatta yerdiler. “Bu ne biçim dil ya. Yazıyorsan okumasını beklediğin insanların anlayacağı dilde yaz.” eleştirisini aldım.

Bir bütün olarak en önemsediğiniz eseriniz hangisi?

“Fikre Fıkralar”. O bugün roman boyu bir kitaba basılsa 350 sayfa hacme sahip bir eser. Ben orada hani bazı adamlara “selamün aleyküm kör kadı” denir ya, “dur ya ne diyeceksen bismillah de” tekdirine uğrayan insanım. “Selamün aleyküm kör kadı” diyen Doğrucu Davut tarzında yazdığım şeyler bunlar. Ama 1993’ten bu yana 19 senelik, özelde Türkiye, genelde Müslüman ahvalinin doğurduklarını tahlil ettiğim birer sayfalık makalelerden oluşan bir kitap bu. Dijital mecrada şu anda yayında. İyi ki o çalışmayı yapmışım.

Rûberû görüşme imkânı bulduğunuz insanlardan sizi en çok etkileyen kimdir?Adem Kandemir

Adem Kandemir’i az önce zikrettik. Bunun yanı sıra İsmet Özel. İsmet Özel kendinden bir başkasının bahsetmesine ihtiyaç duymayacağımız kadar ortada bir insan aslında. Ortada derken ortalıkta değil. Ne yapıyorsa meydanda. Eğer bugün bir mürit halkası teşekkül ettirmeye niyet edebilecek bir adam olsaydı Türkiye’de son kurulan cemaatin şeyhi olurdu. Ama insanın insana iltica etmesi onun gözünde istismar edilecek bir şey değil. “Kalb kalbe karşıdır”, “kalbten kalbe giden yol vardır”, “iyiler iyileri arar, bulurlar” şeklindeki sözleri Karadeniz’de de, Hatay’da da, İzmir’de de, Urfa’da da duyarsınız. Ben bunu Sofya’da bile duydum. Bu ilişkiyi, bu değeri istismar etmemeye özellikle dikkat eden bir insan. İkirciliği, sevilmezliği, kabalığı vesaireliği konusunda yapılan eleştirilerin hepsi buna dayanır. Bu eleştirileri göğüslüyorsa sözünü ettiğim dikkatten dolayıdır. Ben İsmet Özel’den çok istifade ettim. Allahraziolsun.wordpres.com ismiyle açtığım bir portalde yedi tane insanın Allah’ın razılığını kazanmasına dua ettiğimi yazdım. Niye o adam? Niye ben o adamdan Allah razı olsun diye dua ediyorum? Üçüncü faslında da bu adamdan daha neler beklemeliyiz? Bu adamın üzerine düşen şu görevler vardır diye âcizâne kanaatimi de sunduğum bu üç alt başlıkta kaleme aldığım yazılardı bunlar. İsmet Özel’den ben düşünmeyi öğrendiğim adam diye bahsediyorum. Adem Kandemir bana Türkçe’yi öğreten adamdır.

İsmet Özel’in meydanda olduğu halde kendi verdiği görüntüsünün tersinde telakki edilen yönünü açıklama gereği duyduğum için bunları söylüyorum. Yani neden beni etkiliyor? Her şeyiyle etkiliyor çünkü “Ben ne yapıp ettiysem dikkatler Kur’an’a yönelsin diye yaptım.” diyor. Buna rağmen kendini beğenmiş adam diye iftiraya uğruyor. Ama bu adama “İslam mezarlarda ve kitaplarda demek ki.” dediği için kimse çıkışamıyor. Bu ne demek? “Arkadaş! Müslümanım diyorsan ayağını denk al.” diyen birisi. “Siyasal İslam, İslam’ın siyasal alandaki yapıp edebildiği şans bitmiştir.” diye yazdığı yazıydı bu. “Sen ne diyorsun!” diye kimse çıkışamadı. En dolu yazıyı Mehmet Şevket Eygi yazdı. Millî Gazete’deki Cuma Mektuplarının son yazısıdır bu. Mehmet Şevket Eygi’nin yazısı İsmet Özel’e hak veren bir yazıydı. Bu kadar ağır söylemese iyi olurdu ama adam doğru söylüyor. İsmet Özel’in bütün yazdıkları beni etkilemiştir. Yazılarından çok şey öğrendim. Her yazısı benim en azından birkaç tane kitap okumama sebep olmuştur.

Dua ettiğiniz 7 tane adamdan bahsettiniz. İsmet Özel’in dışındakiler kimler?

Adem Kandemir’i söyledim. Tarihçi Mustafa Akdağ’ın eserleriyle tanıştığımda kendileri ölmüşlerdi. Mustafa Akdağ bugün yaşasaydı Türkiye’deki tek tarihçinin o olduğunu söyleyecektim. Tarihçi diye anılan insanlara ben sadece tarih muharriri diyebilirim. Yayınladıkları da tarih gazeteciliğidir. Onlar da tarih muhabirliği yapıyorlar. Çünkü tarihimizle iletişim kurmamıza yarayan hiçbir şey söylemiyorlar. Tam aksine iletişimimize engel olan yazılardır çoğu. Diğerleri de Sabri Ülgener, Kâtip Çelebi, Evliya Çelebi, Adnan Mazmanoğlu.

Yazılarınızın ve kitaplarınızın toplumda tesiri oldu mu, bunu bizzat müşahede ettiniz mi?

İsmet Özel, Üç MeseleYazılarımın ve kitaplarımın değil benim tutumumdaki ısrarımın meyvelerini aldığımı görüyorum. O meyveler de bana yarıyor. Kime nasıl yaradığını ölçmekle ilgili herhangi bir şeyim olmadı, olması da gerekmiyor. Olursa da yanlış olur herhalde. Yani “bu adam bir şeyler söylemeye çalışıyor, bir şeylere işaret ediyor” diye etrafımdan fark edildiğim günlerde bana kucak açıldığını görmedim. Ama 93’ten bu tarafa Allah’a çok şükür, iyi ki bunları söylemişim, iyi ki bunları yazmışım, iyi ki bu işi yapmışım diyorum. Çünkü –açıkça söyleyeyim- bunlar bana İsmet Özel’in yazdıklarından edindiğim terbiyedir diye başlıklandırarak söyleyeyim. Ben yapmasam bir başkası yapmayacaktı diyebileceğim işleri yaptım ben. Elim yetmiyorsa zaten yapılanlardan birini yapayım. Ama gözüm görüyor arkadaş. Allah bana burada bir çelişkiyi, bir eksiği fark etmeme yarayacak, fark etmemi becerebilecek bir göz verdiyse ben onunla uğraşmalıyım. Sırtımı dönersem mesulüm. İsmet Özel bana bu sorumluluğu hissettiren bir insandı. Onun ilk eseri Üç Mesele: Teknik, Medeniyet ve Yabancılaşma’yı ben 93’te okudum. Kendisiyle 2004’te tanıştım. Yani eserlerini okuduktan 11 yıl sonra tanıştım. Yazılarımın bana tesiri kendi kendime getirdiğim ilkeler olması dolayısıyla terbiyemde devam etmemi sağladığını söyleyebilirim. Böyle bir tesir öncelikle bana oldu. Allah razı olsun bunu gören gözler de hakkımı teslim ettiler. Yani “Tahsin! Allah senden razı olsun.” diyenler oldu. Demek ki bunu söyleyen insanlar bende bir şey var mı diye bakmaya önem vermişler. Demek ki onlarla aramızda bir ünsiyet hâsıl olmuş. Kaç kişidir bunlar? Çok kişi değildir. Bildiğim çok kişi değildir. Ama geçende Nurettin Durman’ın sohbetinden sonra Nurettin Ağabey dedi ki: “ Yazılarını falanca yerde gördüm.” Ben bir yıldır “Şu Demek Oluyor ki” başlığı altında yazıyorum. Nurettin Ağabey Milat Gazetesi’ndekileri de görmüş. Bir ortak tanışımızın mekânında görmüş ve arkamdan konuşmuşlar. Nurettin Ağabey “Bravo! İyi, sevindim.” demiş. Ziyaret ettiği kişi “Ondan beklediklerimizden az.” demiş. Bunu söyleyen arkadaşımızdan hiç böyle övücü bir söz işitmemiştim. Demek ki biz öldükten sonra arkamızdan “Allah razı olsun.” diyecek birkaç kişi var.

Yayıncılarınızla münasebetleriniz nasıldır?

Hiç iyi değil, ben kendim yayınlıyorum. Kendi yayıncım benim.

 

Mehmet Said Fidan konuştu

Güncelleme Tarihi: 14 Eylül 2012, 09:57
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
serkan
serkan - 6 yıl Önce

güzel demiş"DP, bu memleketin başında bugün hangi belalar varsa, bunlar 100 taneyse 80 tanesi onun eseridir. Ben bunu şöyle açıklayayım: Bugün deniyor ki “millet DP’yi başımıza idareciler olarak seçelim” dedi diye söylüyorlar ‘46 ve ‘50 seçimlerini. Hayır. O iki seçimin ve sonraki seçimlerin tek bir anlamı vardır: “Beni CHP yönetmesin.” "

alperen
alperen - 6 yıl Önce

Cok istifadeli bir mulakat olmus..tebrik ederim....

banner8

banner20