banner17

İsmail Kara: Seferden vazgeçen her şey tekrara, gerilemeye ve tükenmeye mahkumdur

 “Yaşadığımız dünya hemen ve bugün, burada netice vermeyen varlıklara, düşüncelere ve eylemlere açık sayılmaz, onlara prim veren bir dünya değil. Onun için zafere, hemen ele geçirmeye odaklıdır, sefere ise kapalı veya mesafelidir.” Prof. Dr. İsmail Kara Hoca ile yeni kitabı “Zafer Değil Sefer”i konuştuk.

İsmail Kara: Seferden vazgeçen her şey tekrara, gerilemeye ve tükenmeye mahkumdur

İhtisas sahası çağdaş Türk düşüncesi ve çağdaş İslâm düşüncesi olan Prof. Dr. İsmail Kara Hoca’nın bu alanda verdiği eserlerin yeri doldurulamaz. Bu sebeple İsmail Kara kitapları sözkonusu literatürde örnek alınacak, izinden gidilecek çalışmalardır. Ayrıca Hocanın örnek alınacak hususiyetlerinden biri de çalışma disiplini ve gayreti. Kendisi velut bir kalem. Temmuz 2018’de çıkan İsyan Ahlâkı Peşinde: Nurettin Topçu Albümü’nü henüz hazmetmişken, Kasım ayının ilk haftasında yeni bir kitabı daha selamladı bizleri: Zafer Değil Sefer.

Zafer Değil Sefer, farklı zamanlarda kaleme alınmış yazılardan meydana geliyor. İçindeki birkaç başlığa öncesinden aşina olunca, kitabı kısa sürede okuyup bitirebileceğimi düşündüm. Ancak tasnif, tadil ve eklemelerle Hoca, omurgaları aynı kalsa da, yazıların hepsini adeta yeniden kaleme almış.

Kitapta yer alan yazıların yüzü bir taraftan düşünce ve felsefeye bir taraftan da edebiyata dönük. Bu yüzdendir ki yakın tarihimize damgasını vuran düşünce hareketleri; günümüzün çeşitli siyasi, sosyal ve dini meseleleri; şahıslar; kitaplar ve yine önemli simaların kaleme aldığı mektuplar üzerine yapılan değerlendirmeleri içeren yazılar, hem tefekkür dünyamızı yeni bilgilerle sarsıyor hem de damağımızda edebi anlamda leziz bir tat bırakıyor. Aynı anda biçim, dil ve konu üzerine dikkat kesilmeniz gerekebiliyor. Yol açıcı metinler çünkü.

Okurken bende zaman zaman derinlikli bir hatırat etkisi de yapan Zafer Değil Sefer kitabı üzerine İsmail Kara Hocamızla oldukça ufuk açıcı bir sohbet gerçekleştirdik.

                                                                         ***

Hocam kitap hayırlı olsun. Sohbetimize kitabınızın adıyla başlamak isterim müsaadenizle. Neden “Zafer Değil Sefer”?

Hiç şüphesiz öncelikle bir tercih var burada. Sonra neyin peşinde olmaya, neyin izini sürmeye dair bir ima, bir vurgu belki. Yaşadığımız dünya hemen ve bugün, burada netice vermeyen varlıklara, düşüncelere ve eylemlere açık sayılmaz, onlara prim veren bir dünya değil. Onun için zafere, hemen ele geçirmeye odaklıdır, sefere ise kapalı veya mesafelidir. Sefer varsa o da zafere odaklıdır diyebiliriz. Biliyoruz ki tek başına zafer galibiyetle, üstün gelmekle, tahakkümle hatta haksızken haklı çıkmakla çabuk buluşur. Büyük müstebitlerin ve tiranların seferi unutan zafer sarhoşları arasından çıktığı rahatlıkla söylenebilir.

Elbette bu kadar değil. İlmî ve fikrî bir çaba aralarda zaferlerle taçlansa bile sefer ahlâklıdır, öyle olmalıdır. Etkilerini zaman içinde gösterecek veya her zaman için bir anlamı, belki farklı bir yorumu olacaktır. “İlmin pratik bir amacı yoktur” cümlesini de bu istikamette anlamak mümkün. Sanat da öyledir herhalde. Seferden vazgeçen her şey tekrara ve gerilemeye, tükenmeye mahkumdur. Belki de bu yüzden ülkemizde akademisyenler yükseldikçe müstebitleşiyor, tembelleşiyor, fikir ve sanat adamları çabuk ahkâm kesmeye başlıyor yahut davayı satıyor. Hâlbuki ilim ve fikir yolu talebe olmaktan vaz geçmemeyi, yeni bilgiye, yeni yoruma ve bir yukarıya açık olmayı ister. Ayrıca zafer var zafer var. Yolda olan biri için ulaşılan her merhale, her zafer o andan itibaren aşılması gereken, artık geride kalan bir şeydir. Sûfilerin bir sözü var; hasenâtu’l-ebrâr seyyiâtu’l-mukarrebîn diye. Yani ebrar mertebesinde olanlar için en iyi duruma, en büyük sevaba işaret eden bir hal mukarreb mertebesinde olan için aşağıda, günah mesabesindedir. Bunu anlamaya çalışmak lazım. Dilimizde “oldum delisi” diye bir deyim var. Olanla yetinen, oldum diyen, konformizme yatan hiçbir şey olmadığı için deliye çıkacaktır.

Ahlâk ve tasavvufta sonsuzluğa, kemâle doğru daimi yolculuk esastır. Mutlak zaferi olmayan bir sefer yani.

Deneme türüne girebilecek metinler yazmayı önemsediğiniz anlaşılıyor yazılarınızdan. Bir araştırmacı için bu normal ve tasvip edilecek yahut tavsiye edilecek bir şey midir?

Deneme yazarlığı üst bir yazarlık seviyesidir, Türkçede Ahmet Haşim, Yahya Kemal, Abdülhak Şinasi, Tanpınar gibi büyük üstadları var. Bunların yanında benimki olsa olsa deneme yazarlığı denemesi olabilir. Onu yapmaya çalıştığımı söyleyebilirim; severek, emek vererek.

Şöyle düşünüyorum, yazma ile uğraşan bir insan aynı meseleyi farklı yazım tarzlarıyla yazabilmelidir. Başka bir şekilde söylersem farklı yazma tarzlarına aşina olan bir insan diyelim ki akademik metinlerini kuru ve soğuk metinler olmaktan çıkararak daha vasıflı bir şekilde yazabilir. Ülkemizdeki eğitim kademeleri maalesef bu farklı yazma alışkanlıklarını öğreten, teşvik eden, besleyen bir karakterde değil. Doğru dürüst Türkçe eğitimi bile veremiyoruz, nerede kaldı farklı yazma alışkanlıkları... Tez yazma aşamasına gelene kadar doğrudürüst hiçbir metin yazmamış oluyor talebelerimizin çoğu.

Onun için yeni yetişen akademisyenlerimizin önemli bir kısmı hocası veya arkadaşları için yahut annesi babası için dili ve üslubu itibariyle iyi, vasıflı bir portre veya vefeyat yazısı yazamıyor, hatırat yahut seyahat metni kaleme alamıyor. Bana sorarsanız ders kitaplarımızın kaliteli olmayışının sebeplerinden biri de budur.

Bu problemi yayıncılıkla uğraşmam sayesinde erken farkettim. Koca kitaplar yazan hocaların iyi arka kapak yazısı yazamadıklarını gördüm. Edebiyat Fakültesi hocalarından birinin iki paragraflık arka kapak yazısı için yarım paket sigara, birkaç bardak çay, birden çok müsvedde kâğıdı tükettiğini gördüğümde çok şaşırmıştım.

İlmî ve fikrî bir çaba aralarda zaferlerle taçlansa bile sefer ahlâklıdır

Zafer Değil Sefer’e dönersek, kitap daha önce farklı mecralarda yayınlanan yazılardan meydana geliyor. Kitaba girecek yazıları seçerken tercihlerinizi belirleyen saikler nelerdi? Ve bunları nasıl tasnif ettiniz?

Sık tekrarladığım bir şey; kitapların da bir kaderi var. Deneme, portre, günlük ve hatırat türü metinler yazmayı çok önemseyip sevmeme rağmen araştırma türü çalışmalarım bunlara istediğim kadar vakit ayırmama el vermiyor. Fakat yazdığım bu tür yazıların giderek kitap olacak şekilde akmasını bir şekilde gözetiyorum. Böyle düşünmek kitaplaşmadan çok önce kitap fikrinin doğmasıyla ve büyümeye başlamasıyla neticeleniyor. Dolayısıyla yazıların kitaplaşması aşamasında kurgu açısından pek zorluk çekmediğimi söyleyebilirim, kitap için emek verdiğim şey yazıların yeniden gözden geçirilmesi, zaman içinde kenarlarına köşelerine yazdığım, eklediğim yeni bilgi ve notların girilmesi, dil ve üslubunun iyileştirilmesi, olabildiğince bölümlerin ve kitabın bütünlüğünün sağlanması gibi işçiliklerdir.

Uzun portre denemelerinden oluşan Sözü Dilde Hayali Gözde’yi de sayarsak bu beşinci deneme kitabım. Hemen hepsi böyle vücut buldu.

“Kahraman Kitap” başlığını taşıyan yazınızdan Fuad Köprülü’nün öğrencilik yıllarınızda sizde derin izler bıraktığı anlaşılıyor. “Kahraman” olarak nitelendirilen kitap da Köprülü’nün Türk Edebiyatında İlk Mutasavvıflar’ı. Kitaba böyle bir paye biçilmesinin sebeb-i hikmeti nedir?

Köprülü’nün şahsından çok eserlerinden etkilendim. O büyük kitabın benim payeme ihtiyacı yok. Fakat yazının telif hikâyesinde biri bana, biri dışarıya ait iki sebep var. NTV Yayınları’ndan çıkan Sizin Kahramanınız Kim? başlıklı bir kitap var. 40 yazardan kahraman kişisini yazmasını istemişlerdi. Benden de istediler. Benim kahraman kişim bir tane değil ama size bir kahraman kitap yazısı yazabilirim dedim. Bir müddet tereddütten sonra kabul ettiler, ben de yazdım. Dış hikâyesi bu. İç hikâyesi ise daha içli ve içten. Yazıda onu anlatıyorum. Ümitsiz bir gün, park gibi bir yer, buruşuk bir gazete... Yani namüsait şartlar. Fakat kahraman kitap tesadüfü oradan çıkıp yükseliyor.

Deneme yazılarınızda şahsi hatıralarınızla Türkiye’nin meselelerini güzel ilişkilendiriyorsunuz. “Harf, Nokta ve Keşideye Dair Hususi Birkaç Söz” yazınızda öğrencilik yıllarınızda geleneksel sanatlara ve özel olarak da hat ve musikiye ilgi duyduğunuzu ifade ediyorsunuz. Fakat...

Aramakla Bulunmaz’la bu kitabın ilk bölümleri şahsi tecrübelerle, hayatın tesadüfleri ile hissiyatın, arayışların içiçe olduğu denemelerdir. Meselâ yağmur duasını veya Kadir gecesi gök kapısının açılışını anlatıyorum. Sefer metinleri yani. Onun için de bu bölümler “Bir İzin Peşinde” ve “Birkaç Adım” başlıklarını taşıyorlar. Benim hâlâ takip ettiğim veya beni takip eden izleri okuyucuya açıyorum.

Bahsettiğiniz yazı da öyle. Orada yaşadıklarım kadar, belki onlardan daha fazla eğitim sistemimizle, İmam Hatip Okullarındaki eğitimle ilgili iç tenkitler de var. Birçok şeyimi borçlu olduğum İstanbul İmam Hatip Okulu’ndan 1973’te mezun oldum. İmam Hatip Okullarının en iyisi o okuldu o zaman. Ama Yavuz Selim Camisi ve külliyesi, Fatih Camisi ve külliyesi, Mihrimah Sultan Camisi ve külliyesi okulumuza yürüme mesafesinde olmasına rağmen hiçbir hocamız bizi buralara götürüp ne olduğunu anlatmadı. Sonradan farkettim ki ilgi alanları dahilinde değildi ve derin bilgileri de yoktu. Burnumuzun dibindeki devasa dinî âbidelerden, sanat eserlerinden, felsefî ve estetik çözümlerden haberdarlığımız hissi seviyeden düzenli bilgi ve anlama seviyesine çıkmamıştı fakat Türkiye’yi, dini ve dünyayı kurtaracaktık. Hangi bilgi ve farkındalık düzeyiyle?

Bu okulların programına sanat tarihi ve müzik dersleri doğru ve yerinde bir kararla konmuştu. Fakat resim dersiyle birlikte en boş geçen dersler bunlardı. Korkarım hâlâ bunlardır. O yazıda bunları sorguluyor ve eksik gedik de olsa bu sahalarla ilgilerimi dışardan nasıl geliştirdiğimi bir hattatı vesile ederek anlatıyorum. Yine de hat ve dinî musiki sahalarının canlanmasında İmam Hatip Okullarının katkısının önemli olduğunu ilave etmemiz lazım.

İmam Hatip Okulu ve İlahiyat talebeleri, Diyanet mensupları yanıbaşlarında olan bu büyük yapı manzumeleriyle, farklı cami ve külliye tarzlarıyla, iç ve dış hususiyetleriyle, sanat ve estetik yönleriyle bir miktar ciddiyetle ilgilenseydiler herhalde Türkiye’deki camilerin manzarası bugünkü gibi olmazdı.

Ahlâk ve tasavvufta sonsuzluğa, kemâle doğru daimi yolculuk esastır

Haddime değil elbette ama kitapta en çok beğendiğim yazı başlıklarından biri “Bilmem, Nasıl Vasfeylesem Seni” oldu. Sizin sorunuzu yöneltmek isterim size:  Kendisine âşık olmakla malûl insanoğlu niçin başkasının hal tercümelerini yazmak konusunda bu kadar göz nuru döküp dirsek çürütsün?

Evet, üzerinde düşündüğüm ve izini sürdüğüm bir sorudur bu. Bunun kadar ilgilendiğim bir diğer soru büyük ve çeşitli bir biyografi geleneğine hatta geleneklerine sahip olmamıza rağmen bugün Türkiye’de niçin biyografi ve monografi yazarlığı canlı ve iyi bir seviyede değil?

Sorunuza dönersek, cevaplarımdan biri şu: İnsan başkalarını anlatarak, başkaları üzerinden kendisini anlatmak istemektedir. Bunun da binbir türlü yolu var. Tanpınar büyük biyograflarımızdan İbnülemin için böyle bir tesbit yapıyor biliyorsunuz. Bir husus daha var; bir kişinin peygamberini, sahabileri, hocasını, şeyhini, kahramanını anlatması sadece kendisini anlatma dürtüsü üzerinden açıklanamaz herhalde, burada kendisinin üstünde olan ve kendisinin de dahil olduğu veya olmak istediği bir üst dünyanın öncülerini anlatma vazifesi ve aşkı da devrededir.

Geçen haftalarda Yargıtay’ın “Andımız” konusundaki girişimi sebebiyle Türkiye’de yine millet, milliyet, ırk ve ümmet konuları üzerine yapılan tartışmalar alevlendi. Kitaptaki “Kimin milletindesin?” yazınız İstiklal Marşı merkezli olarak aslında bu meselelerin arkaplanını ele alıyor. Bugün nerede duruyoruz?

Doğrusunu söylemem gerekirse ne andımız kaldırıldığı zaman sevindim ne de şimdi iade edilme teşebbüslerine üzüldüm. Bana göre esas mesele bu kötü yazılmış metin üzerinden Türk eğitim sisteminin gerçek ve büyük meselelerini örtmek. Böyle medyatik ve vakit kaybettirici işlerle oyalandığımız için doğru dürüst Türkçe bile öğretemeyen bir eğitim sisteminin köklü problemlerini konuşmaya gelemiyoruz.

Millet, milliyet meselelerine gelirsek, burada daha ciddi ve hayati işlerimiz var. “Kimin milletindensin?” yazısında yıllardır çalıştığım bir konu olması dolayısıyla bunların bir kısmına temas ediyorum. Her şeyden önce bu konuda da büyük bir kavram kargaşasının içinde olduğumuzu söylemeliyiz. En basitinden milletle ulus arasında ne fark var, bunu bilmiyoruz. Milliyetçiler kim, ulusçular kim? Bunlardan başka bir de Türkçüler, ırkçılar mı var? Bir müzakere yürütmek için belli değil.

Aktüel siyasi ve ideolojik tartışmalar bir taraftan devam ededursun, ilim ve fikir adamlarının kademe ve kronoloji gözeterek bu kavramların hiç değilse yakın tarihimizdeki hikâyesini, tarif ve anlamlarındaki genişleme ve daralmaları, hiyerarşi bozulmalarını, bunların yakın ve uzak sebeplerini ortaya koymaları lazım. Bu onların vazifesidir. İstiklal Marşı’ndaki temel kavramları bugünkü sarahattan yoksun kelimelerle konuşup tartışırsak acaba İstiklal Marşı’nı konuşmuş olur muyuz?

Eğitim ve kültür dünyamızdan hazin bir manzara: Kütüphaneler

“Kütüphane Fikri Olmayan Bir İlim ve Düşünce, Bir Eğitim Dünyası Olur mu?” yazısı eğitim ve kültür dünyamızın acıklı ve ürpertici ahvalinin özeti gibi. Bu meselelerde niçin mesafe kat edemiyor ve hep boşluğa düşüyoruz?

Evet, bir eğitim sistemi veya bir kültür programlaması düşünün ki kütüphane meselesi olmasın. Kütüphanelerimizin durumu içler acısı. Yeteri kadar korunaklı ve güvenilir değil, hizmetleri sınırlı ve yetersiz, yeni kitap takibi ve alımı düzenli değil, eğitim-öğretim mekanizmalarımız insanlarımızı okumaya, kütüphanelere sevketmiyor. Çoğu üniversitenin kütüphane denmeye layık bir birimi bile yok. Talebeler de okumaktan ziyade ders çalışmak için kütüphanelere geliyorlar. Bütün bunlarla irtibatlı olarak kütüphanelerimizdeki mevcut kitaplar ve arşiv malzemesi de iyi korunmuyor. Alınıyor, çalınıyor, atılıyor, satılıyor. Maalesef böyle.

İlahiyat Fakülteleri üzerine kaleme aldığınız yazılardan birinde “İlahiyat Fakülteleri dinî kurumlar mıdır, laik kurumlar mı” sorusunu yöneltiyorsunuz ve yazının devamında Cumhuriyet ideolojisinin din politikalarını İlahiyatlar ve İmam-Hatip Okulları aracılığıyla tashih ve tadil ettiğini söylüyorsunuz. Bu konuyu biraz açabilir misiniz?

Bu yazılarda din eğitimi ve İlahiyat Fakülteleri üzerinden ele almaya çalıştığım meseleler teferruatla, uygulama ile alakalı problemler değil. Din eğitiminin ve yüksek din eğitimimin ilkeler, kurucu fikirler ve ana çatı etrafında müzakere edilmesi gereken o kadar problemi varken ikide bir “İlahiyatlarda Felsefe dersi okutulsun mu?” sorusuyla karşılaşmak ve bu tür dersleri budayarak bir şeyler yapacağını sanmak gerçekten ümit kırıcı ve kaba bir şey.

İlkeler ve kurucu fikirler tekrar konuşulabilirse İlahiyatlarda da ağırlıkları farklı olan fakülteler ve birimler teşekkül edebilir. Sayısına bereket İlahiyatlar 100 rakamına yaklaşıyor. Bazıları İslâmî ilimlere daha fazla ağırlık veren, bir kısmı din bilimlerine, bu arada felsefeye daha ziyade yönelen, bir kısmı gelenekçi, bazıları modernist, bir ikisi de her ikisini meczetmeye çalışan karakterde olabilir. Bugünkü dünyada tektipçi ve dayatmacı olmamak şartıyla bu temayüllerin önünü kapatmak değil açmak lazım. Onun için “Türkiye’de din eğitimi var mı?”, “İlahiyatlar laik kurumlar mı dini kurumlar mı?” sorularını sorarak ciddi bir müzakere ile yeniden başlayalım diyorum. Hem de çuvaldızı kendimize batırarak, meseleleri bizim dışımızdan kaynaklanan meseleler olarak görmeden...

Kitabınızın bir bölümünde, sizin değerlendirmelerinizle mektuplara yer veriliyor. Her mektup siyasetten felsefeye, dine mühim bir meseleyi gündeme taşıyor. Şemseddin Sami, Mustafa Sabri Efendi, Hüseyin Kâzım Kadri, Hilmi Ziya Ülken, Nurettin Topçu’nun yazdığı mektuplar… Ancak Şeyhülislam Mustafa Sabri Efendi’nin 1924 yılında Rıza Tevfik’e yazdığı uzun iki mektup üzerinde özellikle durmak isterim. Sabri Efendi’nin Şerif Hüseyin’e sığınmasını nasıl yorumlamak gerekir?

Mustafa Sabri Efendi’nin uzun mektubu Osmanlı’dan Cumhuriyet’e geçerken olup bitenlere dair gerçekten kıymetli bir metin. Sabri Efendi’nin sizin bahsettiğiniz ilişkilere kadar uzanan çizgisi ihtiraslı ve başarısız bir siyasi hayattan sonra Sultan Vahdettin’le birlikte İngiliz gemisine binerek İstanbul’u terketmesiyle, payitahttan kaçmasıyla başlıyor. Ben buna ikisi için de İngilizlerden İngilizlere kaçmak ve sığınmak diyorum. Ondan sonrası epeyice bir müddet kendi ellerinde değil gibi. Osmanlılara yani kendilerine isyan etmiş bir kişi olarak Şerif Hüseyin’in yanına bile isteye bir şekilde gittiklerini zannetmiyorum ama neticede gidiyorlar. Hiç hoş bir tablo değil bu. Sabri Efendi’nin de mektubunda anlattığı üzere kısa zamanda bu hapsedildikleri daireden kurtulmak istiyorlar. Ama nasıl? Denize düşen yılana sarılır diye bir atasözümüz var.

“Kabahat İslâm’da değil, Müslümanlarda”

Hüseyin Kâzım Kadri’nin mektubundaki görüşleri değerlendirirken, onun da sıkça kullanıldığı “Kabahat İslâm’da değil, Müslümanlarda” sloganının İslam ile Müslümanlık, İslâm ile Müslümanların tarihi tecrübeleri arasında kategorik bir ayrıma yol verdiğine dikkat çekiyorsunuz. Bunu biraz açar mısınız? Zira bu slogan bugün pek çok kişi için “Müslümanların yaptığı hataların İslâm’a yüklenmemesi gerektiği” gibi bir mesaja karşılık gelmekte...

Dıştan bakınca bu söz doğru gibi gözüküyor. Halbuki çok problemli bir ifade. Şöyle: Batılılar, Oryantalistler kabahat İslamda, aslında dinde diyorlar. Bir başka ifadesi İslam terakkiye manidir. Bu modern Batı düşüncesi, aydınlanma felsefesi ve modern bilimle de uyumlu bir cümle.

Müslüman aydınlar, bu büyük saldırıyı göğüslemek için İslamla Müslümanlığı birdiğerinden ayırıp Müslümanlığı feda ederek İslamı kurtarma istikametinde bir yol tutturuyor, bir siyaset takip ediyorlar. Kaynaklara dönüş hareketi, Gerçek İslam-Tarihi İslam ayırımları da bununla alakalı. Meselenin, sloganın çıkış kaynağı burasıdır. Bu tarihi süreci ve bağlamı hesaba katmadığımız zaman “kabahat Müslümanlarda” diyebilirsiniz ama esas bağlamı da atlamış olursunuz.

İslamla Müslümanlığı, İslamla İslam tarihini kategorik olarak birbirinden ayırdığınız zaman, asr-ı saadeti, ilk yarım asrı istisna ederek İslamı yaşanmamış yahut eksik ve yanlış anlaşılıp öyle yaşanmış tarihdışı, "ideal" bir din haline getirmiş olursunuz. İş buraya intikal ettiğinde mesele zorlaşıyor. Bu yaygın düşüncenin en büyük problemi asr-ı saadet hariç İslam tarihini tasfiye etmesi, o uzun tecrübenin büyük değerini görünmez ve önemsiz hale getirmesidir. Bu yeni ve hayli sıkıntılı bir tarih ve İslam tarihi yorumudur ve Yeni Selefi hareket bunu kolaylıkla yapmaktadır. Bize kolaylıkla kabul ettirmesi de cabası.

Hayli zamandır bu meseleye, bu naif kabule dikkat çekiyorum ama yeteri kadar anlatabilmiş sayılmam. İki yazma kitabını neşrettiğim ama dinî görüşlerinde tam bir Yeni Selefi olan Hüseyin Kâzım’a, daha doğrusu onun da paylaştığı daha genel bir kabule itirazlarım bu noktadadır.

Eserlerinizden öyle anlaşılıyor ki görsel malzemeye de büyük bir merakınız var ve yazılarınızda bunları dikkatle kullanıyorsunuz. Görsel malzeme neden bu kadar önemli sizin için?

Görsel malzemeye olan ilgilerimin sebebi tek değil. Ayrıca her metin ve kitap için görsel kullanmak diye bir arayışım ve tercihim de yok. Fakat vasıflı bir görsel malzemenin, diyelim ki bir fotoğrafın, bir karikatürün, imzalı bir kitabın bazan bir metinden daha iyi bir ifade ve anlatım vasıtası olduğunu söyleyebiliriz. Ayrıca bir fikri kuvvetlendirmek, bir gerçeği farkettirmek için de görsele baş vurabiliriz. Göz hafızası diye bir şey var ve hissiyatı da içinde barındırır. Bunlar metin ağırlıklı görsel kullanımıyla alakalı. Bir de görsel ağırlıklı metinler, eserler var. Bunlarda metin ve altyazılar ikinci derecede bir önemi haizdir, aslolan görseldir. Ben iki türde de çalışmalar yapıyorum. Bu sene yayınlanan Nurettin Topçu Albümü belki görselle metnin dengede gittiği bir çalışma sayılır.

Türkiye’nin ilk “star din adamı”

Yaşar Nuri Öztürk Hocanın ardından kaleme aldığınız yazıda ülkemizin hem siyaseten hem de kültürel olarak bölünmüşlük içinde olduğuna dikkat çekerek bunu “toplumsal şizofreni” olarak tanımlıyorsunuz. Ve dini tartışma biçimlerinin bu yarığı daha da derinleştirdiğini vurguluyorsunuz. Nasıl, diye sormak istiyorum?

Dinin, dini meselelerin görsel medyada yer alış biçimi, anlatımı ve bunun problemleri üzerinde durmak sözkonusu olduğunda merhum Yaşar Nuri Hoca bir tipin, bir tarzın en iyi temsilcisi kabul edilebilir. Özelliklerine bakalım; Trabzon Sürmeneli, kendi ifadesiyle “canavarlar diyarı”ndan, iddialı bir coğrafyadan geliyor. Bir aşamaya geldikten sonra bu yer kendisini taşıyamayacak ve Bağdat üzerinden yeni bir şecere edinmeye çalışacak. Çocuk yaşta hafız oluyor, ardından medrese eğitimi alıyor. Sonra İmam Hatip Okulu, sonra Yüksek İslâm Enstitüsü ve Hukuk Fakültesi. Doktora tezinde tasavvuf sahasında, bir şeyhi, Kuşadalı İbrahim Efendi’yi çalışıyor. Bu sıralarda bir tarikata intisap ediyor ve Ramazanlarda o çevrenin hatimlerini okuyor. Belli bir aşamaya geldikten sonra kendisini tasavvuf mütehassısı değil İslâm Felsefesi uzmanı olarak tavsif etmeyi tercih edecek. Başından itibaren iddialı, gayretli, çalışıp öğrenen, basında, piyasada görünmek, bilinmek isteyen bir yapısı var. İlgi gören yazılar ve kitaplar yazıyor. Tercüman gazetesiyle yazılı medyada yer almaya başlıyor sonra Hürriyet gazetesine yükseliyor.

Bunlar oluyor fakat Yaşar Nuri Öztürk tipolojisini ortaya çıkaran 28 Şubat şartları ve televizyondur. İş buralara intikal ettiğinde bugünkülerin de mübeşşiri olan bir “star din adamı” görmeye başlıyoruz. Modern bir din anlayışı savunan, Yeni Selefiliğe, Kur’an İslâmına yaklaşmış, Cumhuriyet ideolojisinin din anlayışını hatta laikliği benimseyen, Türkçe ibadeti savunan, Ebu Hanife ile Atatürk’ü yanyana getiren, başörtüsünü dini bir emir olarak görmeyen, içinden geldiği cemaatın, başörtülülerin, Kur’an Kursu ve İmam Hatip Okulu çevrelerinin mağduriyetlerine, din eğitiminin tarumar edilmesine aldırmayan bir hoca.

Dinin anlatım biçimi ve “Çıplak Uyarıcı” da var…

Esas mesele o. Televizyon için konunun din veya moda yahut ozon tabakasının delinmesi olması önemli değil. Önemli olan reyting alıp almaması, izleyicilerini eğlendirip eğlendirmemesi. Hocalar ise bunu din meselesi gibi anlıyor ve kendi din anlayışlarını, kendince gerçek İslâmı anlatabilecekleri uygun bir ortam, cemaatı bol bir vaaz kürsüsü olarak düşünüyorlar. Bir de izleyiciler var, müşteriler. Burada bir algı bölünmesi, nerede konuştuğunu tam bilmeme meselesi var. Daha da önemlisi en ciddi din meselelerinin hiçbir kural tanımayan, sıradan bir üslupla tanımsız, meçhul büyük bir kalabalığın karşısında konuşulup tartışılması. Meydan okumalar, ahkâm kesmeler, birbirine tamamen zıt açıklamalar. Bu medyatik hoca tipinin ortaya çıkmasında, peşisıra benzer veya karşı aktörlerin teşekkülünde de Yaşar Nuri’nin payı büyük. Dünyada da benzer örnekleri var, aynı zamanda dine olan ilgiyi artırıyor diyeceksiniz. Deyin, doğru tarafları da var söylediklerinizin, ben ahlâk başta olmak üzere dini alanı zaafa uğratan yönlerine temas ediyorum.

Kitaptaki yazılarda -daha önce yayınlanmış olsa da- yaptığınız ciddi ekleme ve düzenlemelerde aynı zamanda bir hatırat tadı var. Tabiri caizse yazıların içinde yazıların tarihi de yer alıyor. Bazı kısımlara yaptığınız eklemelerden bir günlüğünüz veya hatıratınız olduğunu da öğreniyoruz. İlerde onu da okuma ihtimalimiz ve imkânımız olacak mı? Ya da üzerinde çalıştığınız yeni bir proje var mı?

Günlük tutmak benim için zamanı önemsemek ve kendimi muhasebe etmek demek esas itibariyle. Bu yüzden önemsediğim bir iş olmakla beraber istediğim evsafta günlük tutmak için vaktim hiç müsait olmadı. Onun için olabildiğince ve düzensiz olarak tutuyorum diyebilirim. Hatırat metinleri de öyle. Uzun portre yazılarına biraz daha vakit ayırdığımı söyleyebilirim. Sözü Dilde Hayali Gözde bunun örneklerinden biri. Bir kitap hacminde daha portre yazısı birikti ama iki kapak arasına girebilmek için bir-iki aylık boş bir zamana ihtiyaçları var. Ne zaman bulacaklar bilmiyorum.

Her sene bir araştırma kitabı, bir tane de deneme veya hatırat türüne girebilecek bir kitap yayınlamayı düşünüyor ve planlıyorum. Her birinin yıllardır devam eden dosyaları var, kiminin yarısı veya daha fazlası, kiminin üçte biri yazılmış. Bu sene araştırma kitabı olarak İslâmcıların Siyasi Görüşleri’nin ikinci cildini bitirmeyi planlıyordum ama olmadı, araya Nurettin Topçu Albümü kitabı ve birkaç makale girdi. Zafer Değil Sefer de araştırma kitabını bitirememenin mazeretlerinden sayılır.

Günlüklerin toplu yayınını sağlığımda yapabilir miyim bilmiyorum. O gündemimde değil. Fakat Dergâh dergisinin talepleri istikametinde yayınladığım tadımlık günlük parçaları oluyor.

Hocam lütfedip bize zaman ayırdığınız için müteşekkiriz.

Röportaj: Munise Şimşek

Güncelleme Tarihi: 11 Kasım 2018, 10:24
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Okur
Okur - 2 gün Önce

Söyleşi için teşekkürler, müstefid olduk.

Aysel Bilgi
Aysel Bilgi - 2 gün Önce

Harika bir roportajdi. Ismail Kara Hocamı ilk defa Turkiyede Islamcılık Düşuncesi eseri ile ilahiyat ögrencisiyken tanımıştım. Rabbimhizmetlerinde devamlılık ve başarılar nasib etsin.

banner8

banner19

banner20