banner17

İsmail Bilgin'e kitaplarını sorduk

İsmail Bilgin ile, son kitabı ‘Osmanlılar Geliyor’ ve yazarlık serüvenini konuştuk..

İsmail Bilgin'e kitaplarını sorduk

 

Mühendis ve akademisyen olmasına rağmen, İsmail Bilgin, tarihle ilgilenen ve bu alanda ciddi eserler kaleme alan bir isim. Yazı hayatına hikâye ile başlamış. Ardından da çok zor olan bir sahada bu yolculuğuna tarihî romanlarla devam etmiş. Bilgin, eserlerini kaleme alırken, sadece Çanakkale ile ilgilenmemiş; yakın tarihimizde facia olarak anlatılan  Balkanlar ve Sarıkamış’ı da inceleyerek bize roman olarak sunmuştur.

Ayrıca günümüzde hiç konuşulmayan Medine Müdafaası ve Fahrettin Paşa’yı bize yeniden hatırlatan bir eser yazmış. Bununla da yetinmemiş. Geleceğimizi inşa edecek olan gençlerimize, sit-com anlayışında, televizyonlarda yer alan dizileri tarih zannetmemeleri gerektiğine işaret ederek, İbni Sina, Biruni, Piri Reis, Harizmi, Cabir Bin Hayyam, Mimar Sinan, Ali Kuşcu  Cezeri, Akşemsettin ve Erzurumlu İbrahim Hakkı gibi bilginlerimizin de var olduğunu hatırlatmış. Ayrıca Kurtuluş Savaşı’nda kahramanlık gösterenleri, yirmi kitap ile gençlerimize anlatmıştır.

Zaman zaman bir araya geldiğimizde, sohbetimiz özellikle iki asırdır değişmeden gündemimizde yer alan hususlara işaret ederek, gelecek üzerinde yoğunlaşır. Her defasında, tekrar bir araya gelmek için kapıyı açık bırakarak ayrılırız.İsmail Bilgin

İsmail Bilgin ile bir süre önce buluştuğumuzda, bana yeni kitabını uzattı.  Timaş Yayınları arasında yer alan ve 5.9.2012 tarihinde şahsıma imzalanan bu kitabın adı: “Osmanlılar Geliyor - Horasan’dan Söğüt’e Kutlu Göç”

Kitap, sahasında bir ilk olma özelliğini, Osmanlı İmparatorluğu’nun kuruluş öncesini ele alması ile ortaya koyuyor. Ve Kayı Boyu’nun Söğüt’e gelene dek meşakkatli yolculuğunu, kaynaklara dayanarak bize anlatıyor. Dede Korkut diliyle bu yolculuğu bize anlatan kitabın arka kapağında yer alan şu satırları özellikle sizlerle paylaşmak istedim: “Kalemiyle bu topraklar uğruna  mücadele vermiş  atalarımızın hislerine tercüman olan İsmail Bilgin, okuyucularını  bu defa  Osmanlı Devleti’nin kuruluşuna misafir ediyor. Osmanlılar Geliyor, asırlar boyu yaşayan bir medeniyet ağacının filizlendiği yılları, yolları, yerleri anlatan, her şeyin başladığı  Kayı Boyu’nun hikâyesini dile getiren destansı bir tarihin  romanı…”

İlk hikâyeden son kitaba dek, İsmail Bilgin’le yaptığımız sohbeti ilginize sunuyorum.

Yazmak ve paylaşmak beni mutlu ediyor

Siz mühendis kökenli bir akademisyensiniz. Edebiyatla haşır neşir olma durumu nereden ileri geliyor?

Teşekkür ederim. Bana en sık sorulan suallerin başında geliyor bu konu… Efendim çocukluğumdan beri okuma ve yazmaya karşı merakım, hevesim vardı. Bu özelliğimi öğretmenlerim de tespit etmiş ve beni teşvik etmişlerdi. İyi kompozisyon yazardım. Yazılarım okul panosuna asılırdı. Bu beni yazmaya ve okumaya karşı özendirirdi. Yazın bostan beklerken, bir başıma tarlada yatıp kalkarken dahi pek çok kitabım baş ucumda dizili dururdu. Bu özellik hâlâ devam ediyor: Bugün bile baş ucumda daima kitap bulunur. Sonraları harçlıklarımı biriktirip kitap almaya, düzenli ve sürekli kitap okumaya başladım. Yazdığım denemeleri dergilere yollamaya başladım. Okuyucu köşelerinde değerlendirmeler olurdu. Bu böyle bir süre devam etti.

İş dışında bugün de dâhil, hep okumak ve yazmakla meşgulüm. Aslında bir Allah vergisi… Kabiliyet diye düşünüyorum. Kaldı ki yine bana sorarlar; “yazı eğitimi aldın mı” veya “bir yazarın yönlendirmesinde mi çalıştınız” diye. Hayır, hiçbirisi değil, tamamen kendi kendime ve çok okumanın neticesinde yazıya başladım. Bardağın damla damla dolup taşması gibi bir şey… Yazmak ve yazdıklarımı paylaşmak beni mesut ediyor. En sıkıntılı, en dertli anlarımı hep yazmayla, okumayla atlatmışımdır. Benim için okumak kendini aramak, yazmak da kendini bulmaktır. Çok sevdiğim bir söz vardır; “bulanlar da aslında hep aramaya devam edenlerdir.” Yani yolculuğumuz, kendini arama ve kendini bulma, sağlığımız elverdiğince devam edecek inşallah…

Yanılmıyorsam ilk hikâyeniz “Beyaz Güvercin” yayınlandığında ne hissettiğinizi hatırlıyor musunuz?

Evet. Hiç unutmadım ki… O anki yaşadığım heyecanı, sevinci asla unutamam. Defalarca okumuştum kendi yazdığım hikâyeyi… İlk defa geniş bir yayın organında (Türkiye Çocuk dergisinde) yazım çıkıyordu. “İnsanın cebinde parası olunca yürüyüşü bile değişiyor” derler ya. Benim de o günlerde yürüyüşüm bile değişmişti. Bu hikâyeye ressam Samim Utkun’un çizdiği çok güzel bir güvercin resmi vardı. Bekir Hazar hikâyede bol tasvir olduğundan söz etmiş, aslında daha heyecanlı olması için bu tasvirlerin azaltılması gerektiğini da belirtmişti. O zaman kendisi derginin spor sayfasını hazırlıyordu. Sıtkı Kazancı. Muammer Erkul ve siz dergide çalışıyordunuz. İyi bir kadro ve dergiydi.

Rahmetli Yalçın Özer bizim köyümüzde askerlik yapıyordu. Onunla tanıştım. Yazılarımı gösterdim. Bana kitap listesi verdi. Onların bazılarını okudum ve onun tavsiyesi üzerine Türkiye Çocuk’a gittim. Kısa bir dönem de amatörce çalıştım.

İlk sevincimi sizinle paylaşmıştım. İşte bu gibi anlar insanı yazıya bağlayan, heves ettiren, hırsını bileyen anlardır. Kaldı ki o dönemde bu kadar çok yayın organı yoktu. İletişim sınırlıydı. Şimdi insan kendini internette, hani sanal âlem diyorlar ya, kolay ifade edebiliyor.

İlk kitabınız Hasret Hikâyeleri… Biraz bahseder misiniz?

Bu kitabın hikâyesi oldukça ilginç… Türk Edebiyatı  dergisinin klasik hale gelen Ömer Seyfettin Hikâye yarışmasında, 2000 yılındaki depremi anlattığım, “Ne Oluyor Dendiği Zaman” adıyla bir hikâye yazmış ve birinciliğe layık görülmüştüm. O günlerdeki sevincimi tarif etmek imkânsızdı. Bir gün Mustafa Kutlu Hoca ile Divanyolu’nda karşılaştım. Kendimi tanıttım. “O hikâyeyi sen mi yazdın?” dedi ve beni tebrik etti. Tabii benim yürüyüşüm yine değişti. Eve nasıl geldim bilmiyorum… O günlerde Türkiye gazetesinde Mehmet Nuri Yardım röportaj yapmıştı benimle. Daha sonra kitap çıkarma teklifi yapıldı. Ancak kitap hacmini dolduracak kadar hikâyem yoktu. Türk Edebiyatı dergisinde yayınlanmış üç-beş hikâyemi derledim. Daha sonra, kısa sürede bulunduğum yörede çocukluk yıllarımdan hareketle bazı otantik hikâyeler yazdım. Ve kitap bu şekilde oluştu.

Hikâyeler bir köy yerindeki insanların dayanışmasını, gelenek ve göreneklerini, bazen mizahi bazen de samimi bir üslupla anlatmaktaydı.

Bu arada hikâyelerimi yayınlamaya değer gören, dergide yayınlanmasını sağlayan merhum Ahmet Kabaklı’ya  bu vesileyle Allah’tan rahmet, o zamanki yazı işleri müdürü Gazi Altun’a uzun ömür dilerim. El yazısıyla yazdığım (bir daktilom bile yoktu), postayla gönderdiğim hikâyeler dergide yayınlandı. Hiç aracısız… Bu, insanın kendine güven duymasını sağlıyor.

İsmail BilginSarıkamış saçlarımı beyazlattı

Yine yakın tarihimizde çok önemli yeri olan ve tartışılan Sarıkamış... Neden Sarıkamış?

Neden Sarıkamış mı?.. Çok bilinmediği, hatırlanmak istenmediği, tekdüze bilgi ve adeta sloganlaşmış bilgilerin tekrarlandığı  bir Sarıkamış vardı. Ben de öyle biliyordum. Ama açıkçası araştırmaya başlayınca yine Çanakkale konusunda olduğu gibi bilgi kirliliği olduğunu gördüm.

Yeri gelmişken Sarıkamış’ı gündeme taşıyan, bu uğurda büyük özveri ile çalışan, bana destek olan, düzenleyecekleri geziye davet eden sayın Hocam Prof. Dr. Bingür Sönmez’e bir kez daha müteşekkir olduğumu belirtmek isterim. Sabaha dek hastanedeki odasında bana olayı anlatan,  kaynaklar gösteren, veren hocamın kitabımda emeği çoktur. Bir kez daha teşekkür ederim.

Sarıkamış bir yenilgi. Hezimet düzeyinde…  Çok yürek burkan sahneler yaşanmış. Bunları kitabımda anlattım. Ama saçlarımı beyazlatan kitap oldu Sarıkamış-Beyaz Hüzün… Yenilgi de olsa, bir kırık ümide tutunarak, her türlü imkânsızlık içinde Sarıkamış’a yürüyenleri, çarpışanları, donan askerlerimizin hatırasını yaşatmalıyız diye düşünüyordum. Onlar birer kahraman… Sadece düşmana karşı değil, soğuğa, dağlara bile meydan okuyan kahramanlar…

Kitabı yazarken onlarca kaynak incelediniz. Sarıkamış başarısız bir harekât mı?

İncelediğim kadarı ile 28 Aralık 1914 tarihinde Sarıkamış’ın üst mahallesi ele geçiriliyor. Ancak takviye gelmiyor. Bunun tam aksine Ruslar kolayca demiryolundan takviye getiriyorlar. Sizin ise Ankara’dan sonra demiryolunuz bile yok. Kağıt üzerinde çok iyi hazırlanmış bir plan olarak bahsedilir Sarıkamış Harekâtı’ndan. Ama kağıt üzerinde…

Maalesef Sarıkamış başarısız olunan bir harekâttır. “Öyle olsaydı, böyle olsaydı” demek bundan sonra beyhudedir. Çünkü tarihte olanlar değerlendirilir. İhtimaller, varsayımlar değil…

Sarıkamış’ta başarılı gece taarruzları yapılıyor, çarpışmalar yaşanıyor. Yani doksan bin kişi tek kurşun atmadan dondu demek çok klişe bir söz… Öyle değil…

Zafer ve yenilgi tarihin iki gerçeği

Hatalar, eksiklerden söz açılmışken… Gördüğüm kadarıyla siz tarihimizin hep zaferlerini değil, yenilgilerini de ele almışsınız. Önce Sarıkamış, ardından Balkanlar. Elveda Balkanlar çalışmanızla neyi anlatmak istediniz? O günkü şartlarda imparatorluk içinde Balkanların önemi nedir?

Milletlerin tarihinde sadece zaferler, sadece yenilgiler yok. Ancak zaferlerimizden nasıl övünç duyuyor ve kutluyorsak, yenilgilerimizden de ders çıkarmamız lazım. Bu yüzden yenilgilerin sebepleri incelenmelidir. Balkan Harbi’nde çok kısa bir zamanda Çatalca’ya kadar çekilmişiz. Elbette yenilgide askerî konular önemlidir. Ama daha önce pek çok siyasi yanlış da yapılmıştır. Bu tür olaylara bir nebze olsun dikkat çekebilmek, o yenilginin ardından yollara düşen muhacirlerin durumunu, hallerini ve neler çektiklerini anlatmak istedim. Ben de bir muhacir torunuyum.

Balkanlar, Osmanlı Döneminde hep önemli rol oynamıştır. Verimli toprakları Osmanlı İmparatorluğu’nu beslemiştir. Osmanlı’nın bu topraklardaki eserlerinin pek çoğu, onca yıkıma karşın ayaktadır. Osmanlı Balkanları önemsemiştir. Ancak daha sonra pek çok nedenden dolayı Balkanlar’daki hâkimiyet kaybedilmeye başlanmıştır. Ortadoğu’da olduğu gibi Balkanlarda da onlarca devlet kurulmuştur.  Ancak tarih içinde her iki bölgede çıkar çatışmaları, isyanlar, savaşlar hep sürüp gitmiştir. İmparatorluğun son zamanlarında da Balkanlar tam bir cadı kazanına dönmüştü. Sonunda da elimizden çıktı.

Balkanlardan Medine Müdafaası’na.. Günümüzde çok bilinmeyen, konuşulmayan Medine Müdafaası’nı ve Fahrettin Paşa’yı bize anlatır mısınız?

Fahrettin Paşayı anlatmak için sayfalar dolusu yazmak ve pek çok şeyi anlatmak gerekir. Efendim Şerif Hüseyin ayaklanır. Cemal Paşa kendisini Medine’ye teftiş görevi altında yollar. Paşa gider, oradaki komutayı alır ve asilerle çarpışır. Bir süre sonra tek bağlantıları olan tren hattı da düşer. Medine’de mahsur kalırlar. Yiyecekleri tükenir. Ardından kıtlık başlar. Paşa görevdeyken pek çok imar faaliyeti gerçekleştirir. Mondros Ateşkes anlaşması imzalanır. Görevi bırakması  istenir. Bırakmaz. İstanbul’dan bir yüzbaşı yollarlar. Onu hapsettirir. “Teslim olun” demesini önlemek için... Sonra padişahın iradesini ister. Haydar Molla iradeyi getirir. “Düşmanın eline geçmiş İstanbul’daki padişahın iradesi geçersizdir” der. Medine’yi savunmaya devam eder. Ravza-yı Mutahhara’da dua eder. Efendimizin kabrinin temizliğini bizzat yapar. Ardından isyancılarla ateşkes olur. Ancak o bu anlaşmayı imzalamaz. Kefenini giyerek her sabah Efendimizin hizmetine koşar. Teslim olması beklenirken Efendimize sığınır. Ayağı ucunda yatıp kalkmaya başlar. Ancak sonra ne yazık ki bazı subayların bir komplosu ile teslim olmak zorunda bırakılır.

Bu müdafaada bir çekirge yeme konusu bahsedilir. Bize gerçeğini anlatır mısınız?İsmail Bilgin

Evet. Buna bazıları inanmak istemiyor. Konferans verirken “çekirge de yenir mi” deniyor. Efendim yiyecek tükenmiştir. Ancak paşa daha önce yerli halkın çekirge toplayıp yediklerini görür. Zorda kalınca çekirge yerler. Çekirgenin nasıl yeneceğine dair dinî kitaplardan alıntılar yapar. Nasıl pişirileceğini tarif eder. “Çekirgenin serçe kuşundan ne farkı var” diyerek askerleri ile çekirge yer.

Şunu da merak ediyorum, Türklüğün şerefini, gururunu yansıtan ve koruyan, Müslümanların kutsal saydığı Medine şehrini her şeye rağmen savunma iradesini gösteren bir kahramanımız neden tanınmıyor, çok ilginç… Ruhu şad olsun…

Fahrettin Paşa’nın şanlı Peygamberimize kabri başında o beldeden ayrılması ile ilgili bir  arzı, bir  yalvarışı…

Peygamber efendimizin huzurundayken derdest edilip dışarı çıkarılırken Efendimizin başı ucuna kılıcını bırakır ve gözyaşları içinde, “Efendimiz, ben gitmiyorum lakin zorla götürüyorlar. Şahit olun der.”

Kahramanlarımız tanıtılmıyor

Onca tarihî romandan sonra gençlere yönelik çalışmalar yapıyorsunuz. Neden gençler? Bu alanda yaptığınız çalışmalardan bahseder misiniz?

Bildiğiniz gibi UNESCO tarafından 2011 yılı  Evliya Çelebi yılı ilan edildi. Ben 2004’te bir dizi halinde yirmi kitaplık Evliya Çelebi’nin Maceraları’nı yazdım. İstedim ki çocuklar/gençler Evliya Çelebi’yi tanısın. Merak etsin. Sinbad’ın maceraları yerine onun maceralarını bilsin. Onun çizgi filmleri olsun diledim. Kendi değerlerimizi bilelim. Tanıyalım. Sahip çıkalım. Bu, “diğerlerini bilmeyelim” anlamında değil. Kendi geçmişimizle, ondan alınan derslerle gelecek inşa edilebilir. Neden örümcek adam resimli çantalar sırtlarda taşınıyor da Seyid Onbaşı’nın, o yüzlerce kiloluk mermiyi sırtlayan kahramanımızın resimleri taşınmıyor. Neden Çinliler Seyid Onbaşı’nın oyuncaklarını yapıyor da, biz yapmıyoruz?

Yahya Çavuş’un bir oyuncağı neden yok? Ya da Şerife Bacı’nın?.. Hayal ürünü kahramanların yerine bizdeki gerçek kahramanlarımızı (sadece asker kahramanlarımızı değil) koymadıkça, tanıtmadıkça büyük yarınlar için hayal kuramayız.  Bir başka ifadeyle, maddi kalkınma ile kültürel kalkınmayı  birlikte yürütemezsek, taklitten öteye geçmeyiz.

Yine on kitaplık Büyük Türk Bilginleri” dizisi hazırladım. Gençler kendilerine özgüven duysun, bir zamanlar bizim de neler yaptığımızı görsünler istedim (“Hep hamasi yazıyorsun” diyenlerin dikkatini çekerim.) Nasıl bilimsel çalışma yapılır, evreleriyle bir hikâye üslubunda anlattım.

Yakın tarihimizle ilgili bunca çalışmadan sonra Osmanlı tarihine yöneldiğinizi görüyorum.  Son kitabınızın adı Osmanlılar Geliyor - Horasan’dan Söğüt’e Kutlu Göç Kitapta Kayı Boyu’nun Söğüt’e kadar göçünü anlatmaktasınız. Neden bu konuyu ele alma ihtiyacını hissettiniz?

Birinci Dünya Savaşında koca Osmanlı çınarını kökünden sökmek isteyenler ancak dallarını budaklarını  kesebildiler. İşte o çınar fidanının nasıl ve ne zahmetle Söğüt’e dikildiğini anlatmak istedim. Bunun yanında hep bilindik yükseliş  döneminin padişahları anlatılır oldu. Bir de haklı olarak, Osmanlı Devleti Osman Gazi ile başlatılır. Ancak fidanı taşıyan, ona sahip çıkan, onun için toprak arayan bir Kayı Boyu var. Ertuğrul Gazi var. Ona sahip çıkan anası Hayme Ana var. Onların da gündeme gelmesi gerektiğini düşündüm.

Osman Gazi ve Orhan Gazi’yi de yazıp (eğer son kitap okuyucumdan teveccüh görürse) Osmanlı padişahları ile ilgili fasla nokta koymak isterim.

Son zamanlarda dünya kamuoyunda da “Osmanlılar geliyor” diye bir düşünce var. Sizin kitabınızın adı da “Osmanlılar Geliyor”. Bu konuda ne diyorsunuz?

“Osmanlılar geliyor” deyince Batılılar, “eyvah yine Türkler geliyor” diyor. Bu, tarihteki korkunun, ezilmişliğin, endişenin bir tezahürüdür. Bu, Batının genlerine sirayet etmiştir. Ne zaman ki Türkiye kalkınmasına hız verse, bir başına hareket etmeye çalışsa, zenginleşse hemen gönüllerinde ve beyinlerindeki o tortu gün  ışığına çıkıyor. “Osmanlılar geliyor” diyor. Avrupa, sömürgecilikle, kan ve gözyaşı üzerinden refaha ulaştı. Ama Osmanlı, Batının anlayamayacağı bir gönül medeniyetine sahipti. İsmail BilginBu yönümüzü bizler de kendimize çok az anlattık. Bugün kültürel, sosyal, ekonomik işbirliği içinde Osmanlı havzasıyla ilgilenmek kadar doğal bir şey olamaz. Bu, bazılarını korkutsa da, endişeye de düşürse önüne geçilemeyecek bir vakıadır. Su mutlaka yatağını bulur. Bugünkü Ortadoğu’da, Balkanlarda çatışma sürüp gidecektir. Ancak Osmanlı bu iki bölgeyi büyük bir maharetle yönetmiştir. “Osmanlı sömürgecidir” diyenler tarihe ve günümüze bir daha baksınlar.

Benim “Osmanlılar Geliyor” demem ise onlara ne çağrıştırır bilemem. Torunları elbet bir gün tüccar olarak, doktor olarak, avukat olarak, insanlığın muzdarip olduğu konulara çözüm bularak, ötekileştirmeden kardeş olarak gelecektir. Kitapta göç sonucunda burayı yurt edinen insanlara, ne gibi düşüncelerle, hangi anlayışla, kimler tarafından yol gösterildiğini anlatmaya çalışayım dedim.

Dede Korkut dili unutulmamalı

Kitapta bir üslup değişikliği dikkat çekiyor. Bu değişikliğin, tercihin sebebi nedir?

Tespitiniz çok doğru. Efendim bu kitabın yazımı esnasında ancak yüz bin kişiden yedisinde rastlanılacak ender, ciddi bir karaciğer rahatsızlığı geçiriyordum. (Tedavim halen devam ediyor. Okuyucularımdan dua beklerim.) Hastalık esnasında, o zor anlarda insanın psikolojisinde, düşüncelerinde vb. pek çok değişimler ve hassasiyet oluyor. Üslup başta hastalıktan dolayı değişti, daha sonra da “neden bir Dede Korkut gibi, olayları görmüş geçirmiş bir bilgenin ağzından anlatmayayım” diye düşündüm. “O üslubun yaşatılması hususunda bir zerre de olsa katkım olur mu” dedim. Bakalım, elbette takdir okuyucunun. Ben de açıkçası merak ediyorum.

Sona gelirken, genel olarak kitaplarınız belgesel roman mı? Yoksa nasıl değerlendirmemiz gerekiyor?

Çalışmalarım bir bitirme tezine konu oldu. Orada “tarihî roman türü” deniyor kitaplarım için. Klasik, insanı merkeze alan, hislerini düşüncelerini öne çıkaran roman tipi değil. Bunu iyi biliyorum. Tam aksine olayları başlangıcından gelişimine ve neticelenmesine dek inceleyen, bu zaman dilimi içerisindeki insanları anlatan, doğru sırayla dile getiren, yer yer alıntılarla süslenen (bunu bazı bilgilerin doğru olduğunu belirtmek için yapmak gereği doğuyor) kitaplar. Ama hangi kategoriye giriyor, inanın ben de bilmiyorum. Bu iş konunun uzmanlarına ait…

Ben bu kitaplarla aslında dikkat çekmek, akıllara not düşürmek istiyorum. Kitaplarımın tek iddialı yönü budur. Yoksa üslup, kurgu, anlatım vb. konularda daha iyi yazmak istememe rağmen elimizden gelen budur demek lazım. Kendi kendine ve alaylı olunca bu kadar oluyor. Ama daha iyi, daha güzel yazma gayretimiz ölene dek sürecek.

Tarihî konuları ele alan bir yazar olarak, yeterince tarihimizi biliyor muyuz, bu konuda ne dersiniz? Gençlere yönelik bu anlamda bir şuur oluşturmak için ne yapılabilir?

Tarihimizi yeteri kadar biliyor muyuz? Elbette ki hayır. Tarihimizi öğrenmek zorundayız. Yoksa olaylar hep tekerrür eder. Bugün Ortadoğu’da olup bitenler buna birer misaldir.

Bugün iletişim imkânları çok fazla. Görsel malzeme ve teknik aletler çok fazla. Eskiden bu kadar bol malzeme yoktu. Bu konuda anlatacak çok şey var. Özetlersek, okullarda eskiden anlatıldığı gibi kuru, tatsız bir tarih eğitimi yerine gelecek neslin ilgisini çekecek, sevecek, ilgi duyacak metodlar bulmalıyız. Diziler, filmler, cdler, geziler, konferanslar vb. şimdilerde yapılmaya başlandı. Okullardaki tarih anlatımı da mutlaka değişmelidir.

Size tarihçi diyebilir miyiz?

Efendim ben bir tarihçi değilim. Hiçbir yerde de “tarihçiyim” demedim. Diyenleri de düzelttim. Tarih bir metodolojisi olan akademik bir dal. Halil İnalcık, İlber Ortaylı, Feridun Emecen, Murat Bardakçı (her ne kadar kendisi gazeteciyim dese de) vd. birer tarihçidir. Çünkü  arşivden yararlanır. Belge bulur. Belgeye göre konuşur ve yazar. Belge toplar. Bir metodoloji ile çalışır. Benim yaptığım, tarihçilerin ortaya koyduğu konuları ele alıp iyi araştırarak (akademisyen ve mühendis olmamın burada çok faydasını gördüm) hikâye ve roman ile, konuya, olayın gerçekliğine ve doğruluğuna sadık kalarak anlatmaktır. Siz buna aktarma deyin, ne derseniz deyin. Değerli okuyucularım şunu bilmelidirler ki bir kitabı yazarken pek çok kaynaktan yararlanılmaktadır. Zahmetli bir süreç sonunda yazılmaktadır. Hayal ürünü değillerdir. Elbette ki bazı eksiklikler, hatalar, yanlışlıklar olabilir. Bundan dolayı kitaplarım belli bir zaman diliminden sonra ele alınıp yeniden gözden geçirilecektir.

Alaylı olmama rağmen kitaplarıma teveccüh gösteren, ilgi duyan, okuyan ve tavsiye eden herkese teşekkür ediyorum. Onların himmet ve destekleri bizim çalışma azmimizi arttırmaktadır. Her birine ayrı ayrı saygılarımı sunuyorum.

 

Hüseyin Sarıkoç konuştu

Güncelleme Tarihi: 13 Mayıs 2016, 11:26
banner12
YORUM EKLE
banner8

banner20