banner17

İslam'ı yaşamanın tam zamanıdır!

Radyodan sesi ile tanıdığımız Mehmet Kamil Gelgör ile konuştuk.

İslam'ı yaşamanın tam zamanıdır!

 

Halil’ür-Rahman’ın şehri Urfa nice güzel insanlar yetiştirmiştir. Kuşkusuz ki güzellik; “Ben Müslümanım” diyebilmekle, İslam’ın tadını alabilmekle alakalı bir konudur. İslam’ın tadını alanlar ise İbrahim olup zahir ve batın putlarını temizleyenlerdir.

Geçtiğimiz günlerde on yedi yaşındaki bir gencin heyecanı ile İslam’ı yaşama azminde olan bir abimizle yani Mehmet Kamil Gelgör Ağabey’le tanıştım. Kendisi ile Kısıklı’daki meşhur bir kuru fasulyecide buluştuk. Sağ olsun İbrahim Aleyhisselam’ın sünneti üzere sofrada yalnız başına oturmak istememiş ve bizi de davet etmiş…

Yemeklerimizi yedikten sonra Mehmet Kamil Ağabey’in az ilerdeki ofisine geçtik. Orada akşam namazları kılındı. Yatsıya kadar da sohbet ettik. Hayatın anlamından, İslam’ı yaşamanın lezzetine kadar bir çok konuyu konuştuk….

Sizi kısaca tanıyabilir miyiz?

1965 Urfa Siverek doğumluyum. İlk gençlik yıllarımı Diyarbakır’da geçirdim. Orada acıyı çeken bedel ödeyen ailelerden biri olarak 1979 yılında İstanbul’a geldik. Burada Fenerbahçe ve Suadiye liselerinde okuduktan sonra İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesini bitirdim. 1990 yılında hafize bir hanımefendiyle evlendim ve böylece evimizde Kur’an’ın etkisi daha dinamik olmaya başladı. Rabbim üçü kız ikisi erkek beş evlat lütfetti.  Özel FM’de haftada bir gün İyi Şeyler adlı bir program yapıyorum.

Radyoculuk hayatınızın neresinde duruyor?

Bizim yapacağımız işler nam olsun diye olmamalı. Bu hayatın bir yolculuk olduğunu bilenler için, her saniyemizden hesaba çekileceğimizi bilenler için hayat ıskalanacak bir şey değildir. İçi doldurulması gereken bir nimettir, bir kaynaktır. Bu duygularla Allah’a bir dua etmiştim. “Allah’ım herkesin bir patronu var beni de sen kendi hizmetinde istihdam et” diye… Böyle düşünürken bir gün Özel FM’den bir teklif geldi. “Ben bu işten anlamam” falan dedimse de kendimizi mikrofonun başında bulduk. İlk radyo programımızı Hüdayi Vakfı’ndan Âdem Ergül Bey ile yaptık. Sonra her gün bir STK temsilcisi ile programı yapmaya devam ettik. Şuan haftada bir devam eden bir programa dönüştü. Bu işi de rızasına muvafık olacak bir amel olur umuduyla icra etmeye çalışıyorum.

Sizce hayatın gayesi nedir?

Hayatın gayesi en başta ekmek kazanmak değildir. Bugünkü insanlara sorsak; “hangi duyguyla sabah evden çıkıyorsun” diye. Derler ki “ekmek kavgası veriyoruz.” Bütün bu kainatı dizayn eden, her şeyi yoktan var eden o Sani-i Zül Celâl hazretleri, o alemlerin Rabbi olan Allah yani her şeyi terbiye eden, güneşe, aya, dünyaya yörüngeler takdir eden kürreden zerreye kadar her şeyi düzenleyen Cenab-ı Allah kullarını dünyaya ekmek kazansınlar diye göndermiş olabilir mi? Tabi ki biz bir şeyler yapacağız, çalışacağız, öğretmenlik yapacağız, emlak satacağız, yazı yazacağız, lokantacılık yapacağız ama asıl işimiz bu değil. Biz şeriat-ı garra-i Muhammediyi hakkıyla anlayıp da kodlarını çözersek işte o zaman bu hayatı da, öteki hayatı da daha iyi anlarız. Hedef olarak sadece ekmek kazanmak çok anlamsız geliyor bana. Esaslı idealler konulmalı insanların önüne…

Sizce İslam’ı yaşamak kolay mıdır?...

İslam’ı yaşamak kolaydır, zor değildir, lezzetlidir, anlamlıdır fakat bedelsiz hiçbir şey olmaz. En basit bir şeyin dahi bir bedeli varken karşılığında cennet olan bir şeyin nasıl bir bedeli olmaz? Bedeli ödenmeyen hiçbir şey kıymetli değildir zaten. İnsanoğlunun öyle bir fıtratı vardır ki bir şeyin bedelini ödediğiniz zaman, canınız yandığı zaman, uykusuz kaldığınız zaman o şey sizde daha derinden bir yer eder. Hani güncel bir tabir vardır “içselleştirme” diye. Bedelini ödemediğiniz, derdini çekmediğiniz bir şeyi içselleştiremezsiniz. İlginç bir zamanda yaşıyoruz. Her şeyin kolay, hazır ve bol bulunduğu bir zamandayız. İnsanlara sadece yeme, içme ve tüketmeleri öngörüldüğü bir zaman… Bu karmaşık zaman diliminde “ben kimim, niye varım, niye yaşıyorum” sorularını kendimize sorabilirsek bu sorular bizi fıtratımıza yaklaştıracaktır. Bu koşullar altında bile olsa kendimizle tanışmanın, Kur’an’la tanışmanın ve Rabbimizle tanışmanın tam zamanıdır bence… İslam’ı yaşamanın heyecanını yaşamalıyız ve bunu çevremize ve bilhassa çocuklarımıza da yaşatmalıyız. Ben İslam’a âşık öyle güzel hocalar tanıyorum ki sürekli bir koşuşturmaca içerisindeler. Nureddin Yıldız Hoca’dan duyduğum; Şehid İmam Hasan el Benna’ya ait  güzel bir söz var, diyor ki: “İşimiz vaktimizden çok”.

Peki, Müslümanlar olarak nereden başlamalıyız işe?

Şüpheleri, tereddütleri izale ederek başlamalıyız işe… Tereddütlerle dolu, şüphelerle dolu bu çağda bu tereddütlerden kurtulmanın tek çaresi “laraybe fiyh” olan Kur’an’a sarılmaktır. Çünkü ona yapışırsak o kopmaz bir kulptur. O bizi her zaman doğruya iletir, bize hiçbir zaman yalan söylemez. İşte bizi o sağlam kulpa tutunmaya götüren her türlü vesile, yani kitaplar, hoca efendiler veya başka vesileler bizi doğru bir yöne götürür. Ama kitabımızla aramıza duvarlar örülmüşse, “sen anlamazsın, sen bilmezsin sen bundan daha mı iyi bileceksin” deniliyorsa ortada büyük bir yanlış vardır. Bu sözlerimin modernist bir söylem olarak yorumlanmasını istemem. Çünkü ben sonuna kadar geleneğimize bağlıyım, Ehl-i sünnet vel cemaatin bir üyesiyim, fıkıhta İmam-ı Azam’ın mezhebini taklit ediyorum. Bu asla bir şeyleri sorgulamayacağımız anlamına gelmez. Hem gelenek benim başımın tacıdır, hem büyüklere, âlimlere tamamen hürmet ederim hem de Kur’an-ı Kerim’e muhatap olarak onu anlamaya, Rasulullah’ın(sav) hayat izlerini takib etmeye çalışırım.. Zaten bundan başka çıkar yolumuz da yok…

İslam’ı yaşarken üzerine vurgu yaptığınız kavramlar hangileri?

Yani “bu hayattan ne anladınız” derseniz bana, size derim ki benim dünyam iki temel kavram etrafında döner. Birincisi rahmet! Ben Rahman’ın kuluyum. Morali bozulan depresyonlara giren insan “Bir” olan Rahman’ı tefekkür etmeye başlarsa bütün meseleleri çözer. Hayatın sırrı merhamettir. Zaten ipucu besmelede verilmiştir. “Merhamet” Er-Rahman’dan gelir. Benim anladığım kadarıyla hayatın bir diğer kodu da “vermek”tir. Hiç almaktan bahseden bir ayet okudunuz mu? Kur’an hep vermekten bahseder.  

“Ben” ve “cemaat” kavramları hakkında ne düşünüyorsunuz?

Elinde güç bulunduranlar, dünya egemenleri “ben” kavramını keşfettiler ve bütün hesaplarını “ben” kavramı üzerinden yürütüyorlar. İnsanları cemaatten çıkartıp da “ben”e dönüştürdüğünüz zaman onlara artık bazı şeyleri daha çabuk kabul ettirirsiniz. Cemaat yapısı çelik bir zırh gibidir her türlü yanlış akıma cemaat olarak, ümmet olarak karşı koyabilirsiniz. Ama “ben” olduğunuzda, kapitalist dünyanın bir tüketicisi olmaktan öteye geçemezsiniz. Yusuf Kerimoğlu’nun Kelimeler ve Kavramlar kitabı meşhurdur. Siz onların kelime ve kavramlarını değiştirirseniz  aslında o insanı da değiştirmiş olursunuz. “Cemaat” kavramını alıp “ben” kavramını koyanlar bunu çok iyi bilmektedir. Şu an bu “ben” kavramı insanlığı büyük bir felaketin eşiğine getirmiş durumdalar.  Oysa Kur’an’ın bir “isar” kavramı vardır, yani kardeşini kendine tercih etmek… Yani “Hüseyin” olup canıyla bedel ödemek…

Vakit ayırdığınız için teşekkür ederiz.

Aydın Başar konuştu

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Güncelleme Tarihi: 08 Ocak 2012, 00:21
YORUM EKLE
banner8

banner19

banner20