banner17

'İslami düğün' ne demek? Bu işler nasıl gelişti?

'İslami düğün' tabiri son yıllarda sıklıkla kullanılmaya başlandı. Bu işler nasıl gelişti, bir ihtiyaçtan mı doğdu? İsabet Organizasyon'dan İsa Efe, Mehmet Erken ve Ümit Aksoy'un konuya dair sorularını cevaplandırdı.

'İslami düğün' ne demek? Bu işler nasıl gelişti?

Evlilik hayatın en ciddi gerçeklerinden bir tanesi. Düğünler ise kısaca, Nikah'ın "insanlara duyurmak" şartının ifası için gerçekleştirilen organizasyonlar. Türkiye Cumhuriyeti kurulup, nikahların şer'i boyutu hakkında şüpheye düşen müslümanlar, yıllar içinde pek çok farklı alternatif geliştirdiler. Türkiye Müslümanları'nın dini nikah-resmi nikah ayrımından alternatif düğün organizasyonlarına kadar, hem devlet düzeninin dayatmasına hem de geleneksel düğün formatlarına karşı geliştirdiği düğünler, "İslami düğün" ismiyle anılır oldu son 30 sene içinde. Dünyabizim olarak, pek çok farklı cephesi ve şekli olan düğün ve özellikle “İslami düğün” mefhumunu masaya yatırmak istedik.

Bu bağlamda yayınlayacağımız ilk yazı, "İslami Düğün Organizasyonu” mottosu ile hizmet veren İsabet Organizasyon'un kurucusu İsa Efe ile yaptığımız röportaj.

2014 yılının Ağustos ayında gerçekleştirdiğimiz bu röportajı, iki parça halinde ilginize sunuyoruz.

İslamî düğün” diye bir tabir var. İnsanlar konuşuyorlar. Bunun üzerinden birincisi organizasyon firmalarıyla konuşmak istedik. İslamî düğün hakkında sizlerle konuşmak istiyoruz.

"İslami düğün"lerle alakalı bir akademik çalışma yapılmadı. Çok ilginçtir bu alan halen tam anlamıyla ele alınmış bir alan değil. Dernekleşme, yahut bir tez gibi çalışmalar henüz yapılmış değil. Biz tamamen bir kültür değişikliği sağlıyoruz aslında. Bir algıyı yıktığımızı düşünüyoruz. Biz ilk olarak İzmir gibi çok kozmopolit bir şehirde bu organizasyonları düzenlemeye başladık. İzmir'in Türkiye'deki toplumsal algısı ortadadır, söylemeye gerek yok. 2006 yılından beri bu organizasyonları yapıyoruz. İzmir'de başladığımızda bu işi yapan tek kuruluştuk ve zaman zaman yadırgandı. Hem kendi içimizde yadırgandı -bizim gibi düşünen insanlar anlamında söylüyorum- hem de karşı tarafta yadırgandı. Fakat şimdi sadece İzmir'de bu şekilde organizasyonlar yapan pek çok grup sayabilirim.

Neden yadırgandı sizce?

Yadırganmasının sebebi, "programların içerisinde Kur'an okunuyor, programların içerisinde sohbet yapılıyor, bundan nasıl bir bedel elde edilebilir, bu bir rant mıdır?” algısı oluştu önce. Bu taraftaki yadırganma kısmı buydu. Kendi içimizdeki insanlarca bile yadırgandı. Diğer tarafta zaten düğün ciddi bir eğlence alanıdır, orayı bari boş bırakın algısı oluştu. Yani siz farklı bir kültürü mü getirmek istiyorsunuz algısı oluştu. Düğün eğlencedir denildi. Biz de bunun meşru bir zeminde olabileceğini, evet eğlencedir ama, bunu kendi sınırlarımız içerisinde çok rahat bir şekilde yapabileceğimizi ortaya koyduk. Şimdi kabul gördü fazlasıyla.

Bu iki eleştiriye ne tür bir cevabınız oldu?

Türkiye %99'u Müslüman olarak tarif edilen bir ülke olduğuna göre mütedeyyin insanların da eğlenmesi gerektiğine inandık. Onlara şunu dedik: “Bu insanlar hayatlarının en güzel gününü sadece camiden çağırdıkları ya da çok iyi ilişkileri varsa ilçe müftülüğünden çağırdıkları bir vaize mi bırakmak zorundalar? Sadece Süleyman Çelebi'nin yazdığı bir mevlid-i şerif'le mi bu düğünler yapılacak? Biz neden yöresel halk oyunlarımızla, neden mehterimizle, zeybeğimizle, Kafkasımızla, Erzurum barak havalarıyla, musikimizle, tiyatromuzla, animasyon ekiplerimizle bunu meşru bir zemin üzerinde yapmayalım?” Yani bunu bir program formatına çeviririz diye düşündük.

Savunmamız da aslında yaptığımız işlerle oldu. Neredeyse her yerden "ya hu böyle program yapılabiliyormuş" denildi. Hatta düğünlerde malum gelen insanların yüzde 90'ı takı takmak için ordadırlar. Yani “takı bölümü başlasın da ben de takımı vereyim, görevimi yerine getireyim ve gideyim algısı” vardır. Bu nedenle genellikle düğünlerin hemen baş kısmına takı töreni koyarlar. Açıkçası düğünü yapan insanlar da aslında bir an önce bu törenin olmasını ister, öyle bir realite var çoğunluğunda. Ama biz programların tamamında takı kısmını sonuna bıraktık. Neden? Bu insanlar madem buraya geldi, bu kadar kitleyi yakalamak kolay değil. O insanlara bu programı izletelim dedik. Ama öyle bir şekilde yapmalıyız ki hiç kimse sıkılmamalı. Bu yüzden pasaj pasaj, bölüm bölüm olarak hazırladık programları. 15'er ve 20'şer dakikalık bölümler halinde programları yaptık. 2 buçuk saat, 3 saate yakın program yapıyoruz. Örnek veriyorum, saat 20'de başlıyorsa program 23'e kadar takı bölümüne geçmedik ve 2,5-3 saat boyunca o insanlara programımızı izlettirdik. Hiç bu dünyayla alakası olmayan, hiç bu değer yargılarıyla bütünleşmemiş insanlar farklı bir yere geldiğini düşündüler ve iyi ki gelmişim, iyi ki izlemişim dediler. Her gittiğimiz yerden kendiliğinden bir kaç tane iş geldi. Kendi reklamımızı yapmış olduk. Cevabı yaptığımız işle alakalı.

Anladığım kadarıyla insanlardan size bir talep gelmedi. Siz kendiniz bir program oluşturdunuz ve onu bir kaç kez uyguladıktan sonra insanlar bunu benimsediler, öyle mi?

Takı işini programın başına aldığınız zaman seyircinin yüzde sekseni gitti demektir. Siz hiç bir şey sunamazsınız artık. Çünkü geri kalan seyirci sadece aile yakınlarıdır. Biz takı kısmını ilk iki saatlik kısmında kesinlikle koymamıştık. Diyoruz ki; bizimle çalışacaksanız bu şartımız var. Bunu araya almayız. “Ya ama bize uzaktan gelecek misafirler çok fazla” diyorlar. Diyorum ki “her düğünde uzaktan gelen misafir çok fazla. Ama bugün sizin için alternatifsiz bir gün. Tekrarı olmayan bir gün. Madem ki siz böyle farklı bir şey yapmak istediniz, bizim manevi ve milli değerlerimizi içinde barındıran alternatif bir düğün programı oluşturmak istediniz, o zaman bunu izlesin insanlar. Madem bu kadar emek harcıyorsunuz, insanlar izlesin.” Ve hakikaten bu şablon şartlandırmamızla bu artık oturdu.

İşin güzel tarafı şu; animasyon ekibimiz, salonun çok uygun bir yerinde çocukları eğlendiriyor. Dolayısıyla aileler programı net bir şekilde gerçekten bir izleyici olarak izleyebiliyor. Düğüne misafir olarak gelmiyor, bir program izlemeye gelmiş gibi izliyor. Bu neyi sağlıyor? Çocuklarla animasyon ekibimizin ilgilenmesi iki şeyi sağlıyor, bir; sahnedeki sanat icra eden kişilerin koordinasyonunu ve motivasyonunu, kontrasyonunu sağlıyor. İkincisi, izleyen insanlara herhangi bir engel teşkil etmiyor ve sahnenin önünde çocuklar oluşmuyor. Çünkü düğün sürekli izlenen bir program gibi olmadığı için, çocukları da olmazsa olmaz kılıyor. Dolayısıyla çocukların sahneye çıkıp, semazenin eteğinden tuttuğunu, mikrofonu eline kaptığını gördük, yaşadık böyle şeyler. Daha etkin bir sahne performansı sergilemek açısından çocukları programın ayrı bir bölümüne aldık. Onları animasyon ekibimiz eğlendiriyor.

Anlattığınız şekildeki programların kabul görmesi hızlı bir geçiş sürecinin yaşandığını gösteriyor. Bu hızlı geçisin sizce nedeni, daha önce bunun olmaması mı? Değilse nedir?

Sizin dediğiniz de var ama asıl sebep şu, bence Türkiye son 15 senede ciddi bir mesafe katetti. Bu mesafe katedişin içerisinde ekonomik rahatlama söz konusu. Şimdi en küçük çocuklarda bile, bin liralık cep telefonları var. Dolayısıyla bu kadar rahatlamanın içerisinde, aileler düğünlerini daha dikkat çekici bir şekilde yapmak istiyor çünkü düğün o insan için hayatının en özel günü. Fakat mütedeyyin insanların sınırları var. Önceden o sınırların içerisinde onlara sunulan bir şey yoktu. Sadece camiden çağırdığınız bir hocayla veya bir vaizin anlattıklarıyla bir düğün geçirilebiliyordu. İnsanlar eğlenmek istiyordu. Toplum olarak eğlenmek istiyoruz ama bu eğlence malesef dinimize yakışır şekilde yürümüyor. Biz de bunun olabileceğini gösterdik. Hızlı geçişin en büyük sebeblerinden bir tanesi imkanların oluşması. Çünkü bir karşılığı var bu yaptığımız işlerin. O imkana kavuştuğumuzu düşünüyorum. Bu anlamda mesela biz fiyat bazlı çeşitli paketler yapıyoruz. Biz şu an Çırağan Sarayı'nda da düğün yapabiliyoruz, bir mahalle düğün salonunda da düğün yapabiliyoruz. Ama içeriğin her halükarda milli ve manevi değerleri barındıran bir alternatif program olmasına dikkat ediyoruz. Sadece içerik farklılıkları var.

Çırağan Sarayı'nda yapmış olduğunuz düğünün formatından bahseder misiniz?

Çırağan'da yaptığımız düğünün formatı, örnek veriyorum, Osmanlı. Bu tarz programlarda dışarıda, müziği bilen bir orkestra karşılıyor davetlileri. Bu bizim mütedeyyin ailelerimiz için çok uzak bir şey. Biraz belki batılı ailelerin ya da elit ailelerin burjuva kesiminin değer yargısı. Ama şimdi, gayet mütedeyyin insanlarımız bununla karşı karşıyalar. Burada genellikle biz enstrümental ve klasik, bizim kendi müziğimizden, Türk müziğinden karşılamalar yapıyoruz. Ama bazı aileler de yabancı klasik müzikler de istemiyor değil. Ona beraber karar veriyoruz. Akabinde artık içerde, salonun iç kısmına geçersek; kimi düğünler yemekli, kimisi yemeksiz oluyor. Yemekli programlarda genelde yemek kısmından önce programı başlatmıyoruz. Yani misafirlerin tamamının gelişine kadar program başlamıyor. O ana kadar, masa, sandalye, çatal bıçak seslerini o insanları yormayacak bir müzikle, enstrümental müzikle bu gürültünün kesilmesini sağlıyoruz. Canlı orkestralarla da bu müzikleri icra edebiliyoruz, bilgisayardan da çaldırabiliyoruz. Bunun da kararını düğün sahibiyle birlikte veriyoruz. Sonuçta her biri için ayrı bütçelendirmeler gerekiyor. Müzik disk çalarla bir operatör tarafından sağlanabileceği gibi canlı olarak da sağlanabiliyor. Müzik konusundaki ücretlendirme sahne alacak sanatçının popülaritesiyle ve tanınmışlığı ile alakalı olarak değişebiliyor. Bunu biz program formatıyla yaptığımız için programın başından sonuna kadar kesinlikle profesyonel bir sunucu sahnede oluyor. Aslında işin moderatörü de sunucu çünkü seyircinin nabzını tutacak olan o. Seyircinin sıkıldığını sanatçı yeri geldiğinde anlayamayabiliyor. Sonuçta bu bir düğün, bunu anlamak lazım. İnsanlar o sanatçıyı dinlemek için orada değiller. O gelin ve damat için oradalar. O nişan ya da sünnet düğünü için oradalar. Dolayısıyla sahnedeki koordinasyonu sağlayan kişi sunucu. O, zaman zaman küçük nüktelerle yumuşak geçişleri sağlıyor.

Biz çok uzun programlardan ziyade pasaj pasaj geçişli programlar yapıyoruz. Tam seyirci sıkılacak raddeye geldiğinde, bir başka şeyi onun önüne sunuyoruz. Bu bazen görsellik oluyor, bazen anlatı oluyor vs. Programa Kur'an-ı Kerim'le başlamayı tercih ediyoruz. Madem Allah'ın emri yerine getiriliyor, madem sünnet-i seniyye yerine getiriliyor, alana- salona- stada en çok yakışan Kur'an'dır diyoruz. Genellikle dünya çapında okuyuşuyla derece almış, Kur'an-ı Kerim'i hakikaten iyi okuyan isimleri davet ediyoruz programa. Onların yaptığı açılışla başlıyoruz. sonrasında zaten gelin damat içeri girmiş oluyor, bölüm bölüm şiirler, müzik tiyatro ekibimiz varsa onlar, semazenlerimiz varsa onlar... Bazı aileler giriş anından itibaren mehteran istiyorlar. Misafirler mehteran eşliğinde salona giriyorlar. Salonun içinde 15 dakika mehteran ekibinin gösterisi izletiliyor, vs. ama hepsinde sıkmayacak derecede yapmak zorundayız. Bir saat boyunca kimseye mehter dinletemeyiz mesela. Bir saat sema gösterisini kimseye sunamayız. Bu, diğer şeyler için de öyle.

Bu arada, sema ile ilgili eleştiriler almıyor değiliz. Ciddi eleştiriler de alıyoruz. Haklı oldukları noktalar fazlasıyla var. Ben kendi adıma bunun bir halk dansları gösterisinden, yani bizim kültürümüzden olan bir değer yargısıyla sunuyorum. Düğün salonlarını, bunun bir zikir şeklinde sunulacağı yer olarak görmüyorum. Zaten yarattığımız format sema zikri şeklinde işlemiyor. Sema zikrinin 45 dakikalık bölümleri vardır. Semazenbaşı ile postta başlar. Düğünlerde bu şekilde yapılmıyor. Tasavvuf musikisi sanatçısı sahne alıyor, orkestrası arkasında ve semazenler onunla birlikte sahne alıyor. Eleştirilere zaman zaman cevabımız şu oluyor; her insan bir dergah ortamına gidip bunu izleyecek kültür yapısına, imkana sahip değil. Konya'daki Şeb-i Aruslara ya da İstanbul'daki Şeb-i aruslara katılabilme lüksüne sahip değil. Biz bu arada yalnızca İstanbul'da program yapmıyoruz. Türkiye'nin tamamına gidiyoruz. Gurbetçilerimizin yaşadığı Avrupa ülkelerinde de çeşitli programlar yapıyoruz. Dolayısıyla bütünüyle gördüğünüz zaman, evet eleştirilerinde haklılık payı var mıdır? Yüzde yüz vardır. Ama bunu isteyen ailelere de en azından şöyle diyoruz: Gayrımeşru bir şey yapmıyoruz biz burada. Bunu ranta çevirmek olarak düşünülüyorsa eğer, bu eleştirilere de şunu söyleyeyim, o kısım çok da gelir elde edilen bir kısım değil. Ancak hakkı ödenerek yani o kişi o gün oraya gelmiş, emeğinin karşılığı olarak verilen bir meblağ.

Asıl bütçe musiki tarafında, sanatçı tarafında. Az önce bahsettiğim sanatçı kısmında da bazı tasavvuf müziği sanatçıları düğünlere çıkmamayı tercih ediyor. Bazıları da çıkmayı tercih ediyor. Bunu ekstra olarak görüyor, sanatçıların konser sahne bedelinin kaşesinden daha yüksek olur düğün kaşe bedelleri. Bazı ailelerden şunu duyuyoruz: X sanatçısını düğüne getirmek istiyorum ama benim bütçem bu kadar diyorlar, buna cevap veremiyorsunuz malesef. Çünkü bunun bir taban rakamı var. O taban rakamının altına inemiyorsunuz. Ama aileler bunu algılayamıyor. “Ya nasıl yani, siz bunu Allah rızası için yapmıyor musunuz?” sorusuna kadar geliyor mevzu. Aslında bunu tamamen iş olarak yapıyorlar. Böyle bakmak lazım. O sanat icra eden kişinin işidir. Organizatörün de başlı başına işidir. Biz bunu şirket olarak iş olarak görüyoruz.

Tekrar altını çiziyorum. Biz bir organizasyon şirketiyiz, bunu bir iş olarak görüyoruz. Çünkü, bu ailelerin düğününü yapacak birilerinin olması gerekiyor, ama bu değer yargılarını bilen birinin yapması gerekiyor. Bazı aileler de hiç bu dünyayla alakası olmayan organizatörlere veriyorlar. Çok alakasız şeyler ortaya çıkabiliyor. Oradaki ekip, kadro, gelen misafirlere yaklaşım, vs. Bazen az önce, belki iki saat önce alkol tüketmiş, ağzının kokusundan çok rahat anlayabildiğiniz insanlara işi teslim eden ailelerin de olduğunu malesef görüyoruz.

Ortalama bir düğün ne kadara mâl oluyor?

İkibin lirayla başlar bu tarz programlar, 100- 150 bin liraya kadar gider.

Siz ikram meselesine girmiyorsunuz sanırım. Düğünde ikram edilecek yemek şirketiniz tarafından karşılanabiliyor mu?

Biz direkt olarak yemek sağlamıyoruz. Hazır yemek firmaları tarafından sağlanıyor. Çünkü başlı başına bir iş. Ehil insanların yapması gereken bir iş. Ben salon için ayrı bir şey gütmeyeyim, her şeyi tek bir elden yapayım diyen ailelere biz yardımcı olmaya çalışıyoruz. Ama özellikle “bakın bizde bu yemek kısmı da var” demiyoruz.

On sene önce organizasyon işlerine başladığınızı söylediniz. 2006'dan itibaren daha ciddi manada işler yaptığınız söylediniz.

İzah edeyim, 2002 yılında ben üniversite öğrencisiyken ilk organizasyonumu gerçekleştirdim Aksaray'da. Oradan organizasyonların içerisine girdim. 2006 yılından itibaren de hem radyo programcılığım devam ediyor hem ben kendim sahnelerde program sunumu yapıyorum, artı şiir dinletileri veriyorum. Yani bugün benim diyen bir çok şiiir yorumcusundan çok daha fazla sahne aldım. Belki 1.500'den fazla kez sahneye çıktım.

Hızlı girdik biz konuya, ihmal ettik. Siz kendinizden biraz bahsetseniz?

99'da imam hatip lisesinden mezun oldum. Tam 28 Şubat sürecinde ve katsayı problemlerinin ilk senesi. O süreçte Mesut Yılmaz'ın koalisyon hükümeti döneminde imam hatip lisesi mezunlarına bir darbe vuruldu. On senelik bir darbedir. O darbe sürecinde imam hatip lisesi öğrencileri ve meslek lisesi öğrencileri -diğer meslek lisesi öğrencileri de maalesef kılıfından zarar gördü- istedikleri hayal ettikleri bir çok üniversiteyi kazanamadılar. Ben elektiriğin e'sini bilmezken elektrik teknikeri oldum. Hiç istemeyerek okumak zorunda kaldığım bir alan oldu kat sayı probleminden, haksızlığından, adaletsizliğinden dolayı. Ondan sonra üniversite öğrencisiyken radyo programcılığına başladım.

O dönemde zaman zaman sahne almaya başladım programlarda ve ilk organizasyonumu 2002 yılında Aksaray'da, Ramazan ayında Yimpaş'ın sponsorluğunda bir program ile yaptım. Bu dönemin gözde isimlerinden Atv'de Nihat Hatipoğlu'yla birlikte çıkan Abdurrahman Önül'le, Show Tv'de Mustafa Karataş'la birlikte çıkan Sedat Uçan'ı aynı anda sahneye çıkardım. Bu benim ilk organizasyonumdu. O zamanlar da yeniydi. Yeni yeni programlara çıkıyorlardı. Bir Ramazan günüydü. Aksaray ilinde o sene yapılan tek Ramazan programıydı. Onu organize etmiştik. Yaklaşık bin misafir katılmıştı. Bu benim başlangıcım olmuştu. Sonrasında kendimle alakalı olarak konuşursam, bir yıl sınıf öğretmenliği yaptım vekaleten. Norm kadrolarla ilgili bir sorun olmuştu. Bir köy okulunda birleştirme sınıfta sınıf öğretmenliği yaptım. O bir yıllık süreç sonrasında tekrar radyo programcığılına devam ettim Manisa-Soma'da. Bir yıl orada görev yaptıktan sonra İzmir'e transfer oldum. Aslında İstanbul'a geliyordum. İstanbul'da yayın yapan Dolunay Fm'e geliyordum. Bir misafirlik vesilesiyle bir anda kendimizi İzmir'de bulduk. İzmir'de Yıldız Fm diye bölgeye hitap eden, Müslümanca yayın yapan bir radyoda kısa bir süre programcılık, onun sonrasında yayın yönetmenliği görevine getirildim. Yaklaşık dört sene orada hizmet ettikten sonra aynı dönem içerisinde sivil toplum kuruluşlarında, derneklerde görev yaptım. Kendi bünyemizde dergimiz vardı, kendi şirket bünyemizde gazetemiz vardı, oralarda yazdım. Zaman zaman Vakit gazetesinde yazdım. Haber 5 ilk kurulduğu dönemlerde yazdım. Ve medya içerisinde var oldum. Ama kendimle alakalı konuşacak olursam, şiir benim için vazgeçilmezdi çocukluktan bu yana. 2006 yılında Birey Yayınları'ndan bir şiir kitabım çıkmıştı. Tüyap'ta imza günü yapmıştık. Gayet de güzel geçmişti. Ben şiir okuyorum. Sahneye çıkıp şiir okuyorum. Sonra bunu 2006 yılında bulunduğumuz radyonun bünyesinde birbirinden farklı meziyetleri olan 5 arkadaşla grup haline getirdik. Şöyle oldu: bir ağabeyimiz çok iyi sohbet ediyordu, dinlettiriyordu. Bir arkadaşımız, aile içi iletişim uzmanlığına hakimdi. Bir arkadaşımızın sesi güzeldi ve müzikle ilgileniyordu ve albümü vardı. Ben sunucukla şiir alanında yer alıyordum. Bu şekilde 5 arkadaştan oluşan bir grup olduk. Radyonun bünyesinde bir gruptu bu. İsmimizin baş harfleri 'yasir'e tekabül ediyordu. Yusuf Gurbet, Ali Felek, Salih Bulut, İsa Efe, Remzi Aydoğan... Yasir dedik. Yasir ailesi İslam'ın ilk şehid ailesi. Biz de dedik, İzmir gibi bir yerde ilk mücadeleyi veren bir grup olalım dedik. Ve Grup Yasir adıyla ilk grubumuzu kurduk. Sonra ben, radyodaki görevimden ayrılıp kendi şirketleşme sürecine girince Grup Yasir'i oraya bıraktık.

İsabet'i, 'İsa - Bereket' birleştirerek, İsabet Organizasyon'u kurdum. Ama bu dönemde ben zaten, hem Grup Yasir bünyesinde, hem radyo bünyesinde, hem de dışardan gelen bir çok programda sayısız sunumlar ve şiir dinletileri gerçekleştiriyordum. Bu devam ederken, kendi şirketimizi de kurup düğünlerle ilgili süreci de içine aldığımızda zaman zaman farklı programlar yaptık ve bu programlarda tanınmış bir çok sanatçı, vaiz, hafız ve yazarı belediyelerin etkinliklerinde, sivil toplum kuruluşlarının etkinliklerinde şirket olarak biz bulundurduk. O süreçteki başarımız, özverimiz, samimiyetimiz, çalışkanlığımız, bu katılımcılar tarafından ve bizi davet eden insanlar tarafından büyük teveccüh gördü. Defalarca davet edildik. İş bize teslim edildi. Ama en güzeli, sanatçılar kendileri “siz bizim işi takip edin” demeye başladı. Menajerlik kısmımız böyle oluştu. Kendi bünyemizdeki hiç bir sanatçıya 'biz sizin menajerliğinizi yapalım' demedik. Bu Aykut Bey için de aynı şekilde, Recep Demirkaynak için de aynı şekilde, diğerleri için de aynı şekilde gelişti. İşin duayeni olarak tabir edilen vaizlerden Nihat Hatipoğlu, Ömer Döngeloğlu, Mustafa Karataş olsun bize “siz nasıl İzmir'de duruyorsunuz, İstanbul'da olmanız gerek” dediler. Ahmet Özhan'ı bir konsere götürdüğümüzde “Sen nasıl İzmir'de dönüyorsun, acil İstanbul'a gelmelisin, senin burada olmaman gerekli” dedi. Sahneye çıktığımızda sağolsunlar her biri gayet başarılı olduğumuzu ve bunun yerelde kalmaması gerektiğini, ulusal bir mecradan yürümesi gerektiğini, bunun için de İstanbul'un kaçınılmaz bir nokta olduğu söylediler.

Bizim İstanbul'a şirket olarak gelişimiz tamamen mecburiyetten artık. Yani olmazsa olmaz olduğundan. Yoksa İstanbul'un hakikaten iş potansiyeli olduğundan dolayı değil. Zaten biz halihazırda yıl içerisinde 350- 400 organizasyon gerçekleştiriyoruz. Diyeceksiniz ki “senede zaten 365 gün var, bunu nasıl yapacaksın, biraz rakam yüksek değil mi?” Hakikaten değil. Çünkü aynı anda 6 program yaptığımız oluyor. Sadece 31 Aralık akşamı Türkiye'nin değişik yerlerinde 6 program gerçekleştirdik. Aynı anda 3-4 programı yapabiliyoruz. Ekiplerimizle bunu sağlıyoruz. Koordinasyonumuzla bunu sağlıyoruz. Bayramdan hemen sonra Tataristan'da 1 Ağustos'ta Kazan şehrinde Tataristan Diyanet İşleri Başkanlığı'nın bayramlaşma programını gerçekleştirdik. Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinde Gazimagosa'da Lala Paşa Camii vardır ve o meydanda, Tarkan, Sibel Can gibi pop müziğin önemli isimlerinin sahne aldığı alanda, ilk defa halka açık Kutlu Doğum programları yaptık. Almanya'da, Fransa'da programlar yapıldı. Danimarka'da Milli Görüş teşkilatıyla iki gün üst üste yaklaşık 3 bin gurbetçinin buluştuğu, 1. gün Kopenhag'da, 2. gün bir başka şehirde programlar düzenledik. Diyanet İşleri Başkanlığının Avrupa temsilcilerinin programlarını yapıyoruz. Olay buralara kadar kendiliğinden geldi.

Sanatçılar nezdinde tasavvuf musikisi ile ilgilenen, “ben de ilahi sanatçısıyım abi, bizi de şirket bünyenize alın” diyen altı ayda yüze yakın isme nazik bir şekilde “sizin hizmetinize cevap veremeyiz. Zaten bir yoğunluğumuz var” demek zorunda kaldık. Çünkü hakikaten inandığımız bir şeydi, yani yapamayacağımız bir iş için insanlara söz vermemelisiniz, gerçekten onların işine sahip çıkmalısınız. Aynı zamanda bu işi gerçekten doğru yapan insanlarla birlikte yer almalısınız ki kaliteli işler ortaya çıkarabilesiniz. Şirket sürecimiz de bu şekilde devam etti.

Şunu soracağım, bu işe başladıktan sonra geçen 7-8 senede talepler ve sizin verdiğiniz hizmetler nasıl bir karşılaşma yaşadı? Mesela siz bir şeyler sundunuz, onun akabinde başka talepler geldi, bu sizin aklınıza yattı ve onu kendi portfolyonuza eklediniz, gibi bir durum oldu mu? Karşılıklı bir etkileşimle mi ilerledi? Temelde siz bu işe başladığınızda nereye varacağına dair bir öngörünüz var mıydı?

Bu işlerin ilk kısmında aslında standart paketlerle yürüdük. Ama son yıllarda farklı teklifler gelmeye başladı ve bence önümüzdeki bir kaç yıl içerisinde daha da farklı teklifler gelecektir. Bunun sınırı yok artık. Çünkü imkanı olan aileler için bu işin sınırı yok. Ailelerin kapıdan limuzinle alınmasıyla başlayıp, helikopterle alıp düğün alanına getirmeye kadar gidebilir bu. Gökyüzüne lazerle resimlerini çizebiliyoruz gelinle damadın. Yani bu işin bu tarafları da var. Sadece işin sahne kısmında da yer almıyoruz biz. Bazı yerlerde tekneyle düğün mekanlarına gidiyorlar. İnanın bu abartı değil, gelinle damadın uygun bir yerden helikopterle alınıp açık bir kır bahçesine ya da başka türlü bir düğün mekanına getirilmesine kadar genişledi alternatifler. Dediğim gibi sonu yok aslında. Yani hayal ediyorsunuz, eğer dinen caizse, doğruysa, yapılamayacak diye bir şey yok.

Şuradan örnekler vereyim; belki işin israf boyutu olarak da değerlendirilebilir ama varlıklı ailelerin diğer camiadaki düğün bakış açılarından biraz bahsetmek istiyorum. Sorduğunuz soruya açıklık getirecektir bu. Denizli'de geçtiğimiz yıl yapılan bir düğün için düğün sahibi 600 bin lira bütçe ayırdı. Denizli gibi bir şehirde. Düğün yapacak kişi salonun zeminini değiştirtti. Sadece üç saatlik bir süre duracağı yerin zeminini değiştirtti. Bütün duvarları iptal ettirdi. Bunların yerine farklı ekranlar koydurdu. Bir ekranda kuzular zıplıyor, birinde kuşlar uçuyor, birinde balıklar yüzüyor gibi. 600 bin liralık bütçeyi organizasyon şirketine verdi. Organizasyon şirketi burada, düğün sahibine neleri sunarsa sunar ve kabul ettirmek onun elinde. Yine şahid olduğumuz başka bir olayda gelin ve damat organizatör firmaya geliyor, düğünde kullanılacak olan tabak, çatal, kaşık, bıçak takımı soruluyor. Gelin hanım aslında gösterilmeyen, kenarda duran bir takımı seçiyor. Organizasyon şirketi bunun düğün için yapılmadığını söylüyor. "Özel bir sivil toplum örgütünün üst düzey bir toplantısı vardı. 80 kişilik var. Ondan yok." diyor. Ama hanımefendiler düğün bir kere eline geçtiği için o imkanı çok iyi kullanıyorlar. Tercih sebebi olarak kullanıyorlar. Ve o takımı ısrarcı bir şekilde istiyor. Damat da “bu takımdan istiyoruz biz” diye organizatörlere dayatıyor. “Elimizde yok, sadece 80 kişilik var, 600 kişilik yok” diyor organizatör firma. Gelin ve damat da “arayın”, diyor, “fabrika yapsın.” Fabrika aranıyor ve oranın da mevcut bir iş politikası var. Bu sebeble onun yetişmesi mümkün değil. Fabrikaya diyorlar ki mevcut işlerini geri bırak. Bunu ön plana al. Bütçesi, zararı neyse ödeyeceğiz. Fabrika 65 bin lira bütçe çıkarıyor. Organizatör düğün sahibine 95 bin lira diyor. Sadece 15 saniye düşünüp 95 bin liralık çeki kesip bırakıyorlar. Sadece düğünde kullanılacak çatal, tabak için.

Bu detayı şu yüzden verdim: İmkanı olan aileler özellikle, düğün için bir bütçe ayırıyorlar. Bu kiminde 5 bin, kiminde 10 bin, kiminde daha fazla ve bazen astronomik rakamlar oluyor. Orada organizatöre bir anlamda teslim oluyorlar. Hakikaten organizatörün bunu yapacağına inanıyorlarsa ona teslim oluyorlar. Ki olmak zorundalar da. Her bir hizmeti ayrı yerlerden alırlarsa, o düğünde bir çuvallama söz konusu olabilir. Sanatçı ayrı yerden gelecek, diğer bir şey başka bir yerden, başkası ayrı bir yerden derken bir karışıklık çıkması yüksek ihtimal. Biz de meşru zeminde mütedeyyin ailelere imkanları ölçüsünde sunabileceğimiz çok şeyi sunuyoruz. İsraf mıdır? Zaman zaman israf oluyor. Ben burada özeleştirimi de yapıyorum.

"Meşru zemin"i biraz açabilir miyiz? Bazı teklifleri israf gördüğünüz için ya da başka bir sebepten “bunu biz yapamayız” diyor musunuz?

Demiyoruz. Direkt olarak bunu demiyoruz. Alkollü mekan ve alkollü etkinliklerin dışındaki programların, bizim milli ve manevi değerlerimize uygun programların tamamını yapmaya gayret ediyoruz.

Peki meşrudan kastınız nedir?

Meşru zemin derken kastımız, alkol ve program içeriğindeki geri temayül. Yani müstehcenlik anlamında. Örnek vermek gerekirse bayan şarkıcı çıkarmıyoruz. Yani biri sahneye çıktığında düğüne gelenlerin ailesiyle, çocuğuyla, hanımıyla rahatlıkla izleyebileceği programlardan bahsedebiliriz. O etkileşimlerden bahsedebiliyoruz. Yani milli ve manevi değerlerimizi dejenere edecek hiç bir şey sunmuyoruz. Ama aile, ben çok lüks bir otelde programı yapmak istiyorum. Üst düzey bir sanatçı istiyorum, üst düzey bir grup istiyorum, şunları şunları istiyorum diyor ve bunların rakamı mesela 500 bin lira tutuyorsa, biz buna hayır diyemeyiz. Bunu bir başkası zaten yapacak. Aile bunu ayırıyor. Neden? Onun gelecek olan kitlesiyle alakalı aslında. Çünkü sizin hedef kitleniz, çevreniz, etkileşim içerisinde olduğunuz insanlarla alakalı ve tabii ki bütçenizle alakalı bir iş.

Yani çok elit bir ortamda yaşayan varlıklı bir ailenin sıradan bir düğün salonunda düğün yapmasını kimse bekleyemez. Bu mümkün değil. Basit bir düğün salonunda bunu yapamam. Aynı şekilde, orta direk diyebileceğimiz, “c sınıf” diye tabir edebileceğimiz insanların kalkıp lüks bir otelin düğün salonunda düğün yapması zaten mümkün değil. Dolayısıyla aslında tamamen hayat standartlarıyla doğru orantılı düğün organizasyonları ortaya çıkıyor. Zaten insanlar düğünde gördüklerine hazırlar. Yadırgamıyorlar. Bu sebeple oraya gelen misafir ya da gelin ve damat bunu yadırgamıyor görsel anlamda. Eğer siz, hayat standardı çok yüksek, mekan çok iyi ama düğün paketi çok basit bir şey sunarsanız bu sefer sırıtıyor. İçerik olarak da oturmuyor.

Kişisel olarak soruyorum, bazı mütedeyyin insanların mali rahatlığa kavuşmuş olması gibi bir durum sözkonusu. Daha önceki zamanlarda bu insanların ekonomik seviyeleri eşit gibi miydi sizce? Yoksa eşit değildi, yine böyle “c sınıfı”, “a sınıfı” aileler vardı fakat bunlar birbirine benzer şekilde mi düğün yapıyordu?

İzah edeyim. Muhakkak ki ekonomik farklılıklar 10 yılda çok değişti. Bu bir realite. Ancak 20 sene öncesinde aynı olmasa bile, bütçe ve yaşam standartları farklı olsa bile, onların düğününü yapabilecek bir ekip, kadro yoktu. Ya da bu şekilde bir pazar oluşmamış, bu tarz hizmetler oluşmamıştı. Aileler genelde iyi bir yerde iyi bir nikahla olayı bitiriyordu. İyi bir yerde nikah merasimi yapıyordu, tatilini çok iyi bir mekanda yapıyordu. Ama düğünü meşru bir zeminde, lüks bir kalitede yapabilmesi mümkün değildi. Dolayısıyla sadece yemekle geçiştiriyordu.

Sizce değer yargısıyla da alakalı bir şey mi? Değer yargılarındaki bir takım değişmeler de bunun sebebi olarak sayılabilir mi? Yoksa sadece maddi durumla ilgili bir şey mi?

Değer yargıları da tabii ki bu değişime sebep oldu. İnsanların bakış açıları son dönemde oldukça değişti. Biraz gösteriş toplumu olduk. Ben işimi yaparken objektif bir biçimde, yargılarımı ve eleştirilerimi ortaya koyuyorum. Tabii ki öncelikle ben bir Müslümanım ve bu eleştirilerimi de bir Müslüman olarak yapmak zorundayım. Bunu da kendi içimizde çoğu zaman tartışıyoruz.

Mesela şuradan örnekler vereyim. Sadece düğün organizasyonları yapmıyoruz. Belki röportajımızın ana konusu düğün organizasyonları ama, şirketimizin yapısı gereği sanatçı organizasyonları, konserler, konferanslar organize eden biri olarak Kutlu Doğum programları yapıyoruz mesela. İş tamamen gösterişe doğru dönmeye başladı. Ramazan ayı etkinlikleri ana hedefinden çok fazla uzaklaştı.

Bence ana hedef şuydu ya da olmalıydı: Ramazan ayının geldiğini hissettirmek. Bu zaten sahur telaşı, pide telaşı, teravihteki birliktelik, iftardaki birliktelik, camilerin daha fazla dolması, çocukların heyecanı ile yansıyordu hayata. Şehire yansıması anlamında iftar çadırları kuruluyordu, sokaklarda ihtiyacı olan mahalledeki insanlara yardım ediliyordu. Bunları görüyorduk. Ama bunu daha da şehre yansıtmak anlamında sanatçılar çıkarılmaya başlandı (yani yaz festivalleri yapılırdı önceden, Unkapanı sanatçıları olarak tabir edilen, şimdi popüler şarkıcılarla yapılan yaz festivalleri). Ramazan ayı da tasavvuf musikisi okuyan sanatçılarla idrak edilmeye başladı. Ama son dönemde bu işi ben görüyorum, tamamen Direklerarası Ramazan şenliklerini de geçerek, hiç alakası olmayan, aslına bu dünyayla hiç alakası olmayan sanatçıların sahneye çıktığı ve özellikle iktidar partisi belediyelerinin bunu yaptığını görüyoruz. Buna net bir eleştiri getiriyorum. Buna şahit olduk.

Ben bundan biraz üzüntü duydum. Çünkü çok fazla da ticari kimliğimle siyasi konulara girmem ne kadar doğru bilmiyorum ama şunu söyleyebilirim, Gezi olaylarında diğer sanatçıların bu işi önde üstlendiklerini gördük. Burada bence dönemin başbakanı olayı farketti ama bence çok geç kalınmış oldu. Biz kendi sanatçılarımızı sadece müzik anlamında değil, diğer sanatçıları da, doğru besleyemedik, destekleyemedik, onlara kapılar aralayamadık. Yeterli derecede aralayamadık en azından. Halen devlet tiyatroları çok farklı insanların elinde. Ve halen bizim milli ve manevi değerlerimizle hiç alakası olmayan, tamamen Fransız kültürünün, tamamen İngiliz kültürünün, tamamen Amerikan kültürünün unsurlarını ortaya koyduklarını görüyoruz. Bunu genel anlamda söylememizin sebebi Ramazan etkinliklerinde bir pop şarkıcısının çıkıp, hele hele bir bayan şarkıcısının bir de Ramazan ayının uhreviyetine yakışmayan dış görünüme sahip bir hanımefendinin sahneye çıkması hoş değildir. Onlar tamamen kendi dünyalarında, onlara bir eleştiri getirme derdinde değilim ama bunu Ramazan ayıyla bütünleştirdiğimizde bu eleştirilmesi gereken bir durum. Bunu bir Müslüman olarak eleştiririm. Hanımıyla, çocuklarıyla böyle bir manzaraya şahit olmak istemeyen bir Müslüman olarak, sade vatandaş olarak eleştiririm. Bir organizatör olarak da eleştiririm.

Yani şunu anlamıyorum. Sanatçıların Ramazan ayını bir rant olarak görmesini kabul edemiyorum. Yani bir şey ya vardır ya yoktur. Yoksanız o anlamda zaten yokuz diyeceksiniz. Sadece bir aylık zaman içerisinde bundan kendine pay çıkarmak isteyen sanatçıları kabullenemiyorum. Bu şu mudur: Onlara kapıları kapatalım, onlarla hiç bir şekilde etkileşim içinde olmayalım. Hayır bunu demek istemiyorum. Sadece 30 günlük bir süre içerisinde twitterdan, facebooktan tamamen Ramazan ayının maneviyatına uygun paylaşımlar yapıp, sonrasında bütün duvarları, kapıları kapatmayı anlayamıyorum. Yani bu bana göre riyakarlık, iki yüzlülük gibi geliyor.

Sizin rant tanımınızın da ne olduğunu anladık aslında...

Bunların hepsini neden anlattım; Ramazan ayında işin manevi havasına uzak etkinlikler yapılmaya başlandı. Ramazan ayı yaz mevsimine denk geldiği için etkinlik saatleri teravih namazı vaktine denk geliyor. Bu net. Türkiye'nin her yerinde program yapan biri olarak bunu söylüyorum. Bazı belediyeler bu hassasiyeti gözetiyor, teravih namazı sonrasına programlar koyuyor. İstanbul'da da belediyelerin bu sene buna özen gösterdiğine şahit olduk. Ama halen özen gösterilmeyen, tam yatsı ezanıyla birlikte başlayan konserlerin olduğunu biliyorum. Bir de bu konserlerin içinde bizim inancımızdan bahsedilmiyor, âlemlerin Rabbi'nden ve Efendimiz Hazretleri'nden bahsedilmiyor da tamamen şen şakrak bir konser yapılıyorsa, burada 'bu ne lahana turşusu, bu ne perhiz' denir diye düşünüyorum.

Mesela tanık olduğum bir organizasyondan bahsedeyim: Bizim birebir sanatçısını götürdüğümüz bir konser programında -sanatçıyı biz götürüyoruz ama programın diğer kısmı bize ait değil, bîhaberiz, belediyenin yaptığı bir program-, kutlu doğum programında sanatçı Ahmet Özhan, birinci eserde gökyüzünde havai fişekler var. Yani kutlu doğum da havai fişeklerle kutlanıyor. Havai fişeklerle Efendimiz Hazretlerini anmak bence işin manevi tılsımına gölge düşürüyor.

Size kalsa nasıl bir kutlu doğum programı yaparsınız?

Programlar tek bir sanatçıyla bitmemeli. Bu bir konsept program halinde olmalı. Yani, siz misafirlerinize, seyircilere 2,5 saatlik bir program vaad ediyorsanız, bunu tek bir sanatçının musikisiyle gerçekleştirmemelisiniz. Programı gereçekten duruşuyla, tebessümüyle, tatlı diliyle sunan bir sunucu, tabii ki başlangıçta güzel bir Kur'an-ı Kerim tilaveti, o günün iklimine, Kutlu Doğum iklimine uygun ve halkın diliyle anlatabilecek ama ne çok fazla korkutup ne de fazlaca rehavete düşürecek Efendimiz ile alakalı bir sohbet, bir tasavvuf musikisi konseri ve naatlar, elbette duası, tercih ediliyorsa sema gösterisi olması gerektiği kanaatindeyiz. Biz bunu bir paket program olarak sunuyoruz belediyelere ve diğer kurumlara. Bir çok insan sahne almalı ve hepsinden tadında verilmeli ama ana unsur Efendimiz olmalı diyoruz.

Röportajın devamı için tıklayınız: http://www.dunyabizim.com/Manset/20523/islami-dugun-organize-eden-cami-hocalari-bile-var.html

 

Mehmet Erken ve Ümit Aksoy konuştu

Güncelleme Tarihi: 25 Haziran 2015, 14:15
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20