İnsanın ruhuna seslenmekti asıl arzumuz

İnsanlar ve Soytarılar adlı tiyatro oyunu ve sonrasında yayınlanan Bant Tiyatrosu adlı kaset çalışmaları, 1980'li yıllarda Müslüman Gençlik arasında ciddi bir heyecan oluşturmuştu. O çalışmalarda müzikleri ile önemli bir hizmet gören Barbaros Ceylan ile yıllar sonu o günleri konuştuk.

İnsanın ruhuna seslenmekti asıl arzumuz

 

Barbaros Ceylan, 60'lı yıllarda dünyaya gelmiş neslin iz bırakmış örneklerinden birisi. Pertevniyal Lisesi ve İstanbul Teknik Üniversitesinde başarılı bir şekilde geçen lisans döneminden sonra Yüksek Lisansını Boğaziçi Üniversitesinde tamamladı. Sonrasında özel sektörde önemli firmalarda üst düzey yöneticilik yapan Ceylan şu an kendi aile şirketlerinde girişimci bir hüviyette hayat mücadelesini sürdürüyor.

Barbaros Ceylan 1980 sonrasında İnsanlar ve Soytarılar adıyla o dönemin Müslüman Gençliğini etkileyen tiyatro oyununun müziklerini yapmış ve sahnede sazıyla oyuna renk katmıştı. Daha sonraki yıllarda yayınlanan bir kaç bant tiyatrosunun başlangıç anonslarında duyduğumuz 'Müzik; Barbaros Ceylan' lafzı, o dönemi yaşayanların zihinlerinde hâlâ canlı olarak durmaktadır sanırım.

Yıllar sonra Barbaros Ceylan ile o günleri ve aradan geçen sürede müzik namına neler yaptığını konuşalım istedik. O günkü duygularını, heyecanlarını bu günün gençliğine kısmen de olsa aktarmayı arzu ettik..

Kendisi bizleri kırmayarak duygu ve düşüncelerini açık yüreklilikle paylaştı. Teşekkür ediyoruz...

1980'li yıllarda sizi, “İnsanlar Soytarılar” adlı tiyatro oyununun müziklerini yaparken ve orada saz çalıp söylerken görmüştük. O günlerin hissiyatını hatırladığınız kadar bizimle paylaşır mısınız?

Barbaros Ceylan

İnsanlar ve Soytarılar tiyatro

oyununun bir Anadolu

turnesinde İbrahim Sadri ile

80’li yıllar, benim de içinde bulunduğum bir kesimin, “insanın” halini tarif etmek gayesiyle yeni bir “söz”ün arayışı içinde bulunduğu, ya da “söz”ü yeniden güncellemenin derdine düştüğü yıllardı. Sözkonusu bu çabanın hayatın bütün önceliklerinin en önüne konulduğu, Türkiye’de “pazar” ekonomisi ve sosyolojisinin insanlar arası ilişkilerde -bizler dâhil- daha henüz belirleyici olamadığı, arkadaşlığın ve yarenliğin sıcak atmosferinde hepimizin “bir” olduğu idrakinin zihinlerimizde canlılığını koruduğu yıllar yani.

Önümüzde bizleri bekleyen hayatın meşakkatleri karşısında sığınılacak yegâne sermayemizin, “var”ımızın kardeşlerimizin sımsıcak yüreklerinde bulunduğu, asla kaybetmeyeceğimize iman ettiğimiz bu hissiyatların bilinci ve eminliği içerisinde yaşadığımız, geriye dönüp baktığımızda, “İşte o günler!” diyerek bugün karşılaştırabileceğimiz envanterin sığlığı karşısında biraz da çaresizce hayıflandığımız, çok güzel, “muhteşem” yıllardı her birimiz için.

Bu işe girişirken hissiyatım bunlardı... İnsana, insanın ruhuna seslenmek arzusu ile adeta yanıp tutuşuyorduk… Sanat, kuşkusuz bu seslenişin ortak dili, arada herhangi bir vasıta olmadan bütün insanlığın tarihsel ve kültürel ortak mirasıydı…

Müzik ise, hasbelkader o günlere kadar benim için amatörlükten öteye geçememiş, (hoş, bugün de geçmişte olduğu gibi hâlâ böyle) sanat ile olan yegâne bağım ve yakınlığımdı. Daha önce bırakın bir tiyatro oyununa “müzik” yapmak (ki şimdi geçmişe dönüp baktığımda nasıl bir işe cüret etmiş olduğuma şaşırıyorum) en ufak bir sahne ve stüdyo tecrübem dahi yoktu… Ekipteki arkadaşlarımızın birçoğunun da (Ulvi Alacakaptan Ağabeyi ve İbrahim Sadri haricinde),  halleri benden pek farklı değildi. Tecrübemiz ya çok az ya da hiç yok ve fakat ideallerimiz ortak, hem de çok kuvvetliydi. Sahneden ”insanları” göstermek, onları sözle müzikle konuşturmak istiyorduk. O yıllarda “insanlar” çoktu. Derdimiz, insanların arasına gizlenen, saklanan ya da bazen cüretkârca dolaşan “soytarılar”ı afişe etmek, melanetlerini orta yere dökebilmekti… Biz düpedüz, giriştiğimiz işin ne kadar da “ehli” olduğumuza dair herhangi bir vehme kapılmadan, sadece inancımızdan tevarüs eden kuvvet ve moral ile “insan” lehine şahitlik yapmak, şahitler olmak istiyorduk…

İnsanlar ve Soytarılar ekibi turnede

“İnsanlar ve Soytarılar”ın bir 10 Mayıs Cuma akşamı, Kocamustafapaşa’daki Çevre Tiyatrosu’nda saat 21.00’de, prömiyer günü ile başlayan yolculuğu, tam 100 oyun devam etti… Şan Tiyatrosu’ndaki yüzüncü oyun ile, “İnsanlar ve Soytarılar”a veda edildi. Bu, benim gibi meslekleri farklı olan bir grup arkadaş için ise yeni bir oyuna,  üstelik de sahne kurallarını hiç de bilmediğimiz “hayat” oyununa “Ve perde!” demekti.

Daha sonra bazı bant tiyatrolarında da yanılmıyorsam müzikleri siz yapmıştınız. Kaç kasette yer aldınız? Mesela o günlerden aklımızda kalan “Mute Destanı” çok tutulan bir çalışmaydı. Bunun dışında neler vardı?

“İnsanlar ve Soytarılar” ile başlayan müzikli tiyatro olayı, peşisıra yine kıymetli Ulvi Ağabey ve İbrahim Sadri ile beraber,  daha sonraları “bant tiyatroları” olarak anılacak olan çalışmaları getirdi. İnsana en güzel örnek kuşkusuz Peygamber (sas) ve onun güzide ashabı olduğu realitesinden hareketle, “İnsanlar ve Soytarılar”daki temel çalışma aksına sadık kalınarak, sahabe hayatlarından örnekler vermek suretiyle, “insan” ve faziletlerini anlatmak bu çalışmaların ana gayesiydi. Mute Destanı’nı, aynı tarzın korunduğu (müzik ve senaryo iç içe) “Musab Bin Umeyr” isimli çalışma takip etti. Bu çalışma, benim o yıllara ait (yanlış hatırlamıyorsam 1986 ve 1987 yıllarıydı) katılmış olduğum son çalışma oldu.

O çalışmalar daha sonra da devam etti mi peki?

 

Bu tür çalışmalarla, hayatın gailelerinden dolayı uzun yıllar ilgilenebilme fırsatım maalesef olamadı. Ta ki,  kıymetli Hakan Aykut 1990 yılların sonunda beni buluncaya kadar… Bu yıllarda Türkiye, toplumsal her türlü alt üst oluşlarla savruluyor, dünyaya hâkim güçlerin yeni başlatacakları bir “kıyım” için çığlıklar atıyordu… Ruhlarımız yeniden kıpır kıpır, bir şeyleri yeniden hatırlatmanın zamanının geldiğini haber veriyordu. 1999 yılında başladığımız ve ancak 2003 yılında bitirebildiğimiz (belki benim yoğunluğum ve belki de aşırı titizlenmemiz sebebiyle) içinde kıymetli sanatçılar Ömer Karaoğlu ve Taner Yüncüoğlu’nun da bulunduğu “Gruptan Sesler” isimli albümü çıkarttık. Gerçekten de güzel bir çalışma oldu, bu işten anlayanların ifadesiyle her zaman dinlenebilecek bir “yastık altı” albüm ortaya çıktı.

“Gruptan Sesler”de,  bazı peygamberlerin hayatlarını, bazı parçalarda direkt (Salih ve Nuh Peygamberler as. gibi) ve bazı parçalarda ise sembolleştirmelerle (Yunus as.) anlatma yolunu tercih etmiştik. Tabii ki Peygamber Efendimiz (sas) ile başlayan çalışmanın belki de en orijinal yönü, Goethe’nin Resulullah (sas) için yazmış olduğu şiiri bestelememizdi. Eser tamamen canlı sazlarla (Batı ve Doğu çalgılarının birçoğunun icrada yer aldığı), kıymetli Hakan Aykut’un bitmek bilmeyen sabrı ve enerjisiyle,  icrasında çok değerli müzisyenlerin yer aldığı, çok sesliliğinin hâkim olduğu ilginç bir çalışmaydı. Çalışmanın bana göre yine bir diğer orijinal yönü, Mevlana Hazretleri’nden bestelemiş olduğumuz iki rubainin çalışmada yer alıyor olmasıydı. Yani, Goethe ile Mevlana’yı aynı çalışmada bir araya getirmiştik… Biri Doğu’nun üstadı, diğeri Batı’nın… Kuşkusuz karşılaştırma yapılamayacak kadar farklı sahalarda dolaşmışlar… Ve biz bunları bir araya getirmiştik. Doğrusu ne kadar haddimizi aşan bir işti yaptığımız; hâlâ cevap veremiyorum…

Şu an müzikle herhangi şekilde ilgileniyor musunuz?

Müzikle ilgim uzunca sayılabilecek bir süreden beridir, sadece kendi ruhumu teselli etmem gerektiği zamanlarda, amatörce devam etmekte… İş hayatımın yoğun temposundan kaçmam gerektiğinde, kalabalıklar içinde ruhumun sesini duyamadığım zamanlarda, müzik, onun dilini bana anlatan bir dost oluyor…

 

 

25 yıl evvel yapılmış bu çalışmalar bizlerde güzel bir anı bırakmış ki bugün bile hatırlayıp sizleri arıyoruz. Bu tarz çalışmaları yine yapmayı hiç düşündünüz mü geçen yıllar içinde?

Barbaros Ceylan, Bayrampaşa'da merhum Ahmet Sarıoğlu Hocaya arkadaşları ile bir ziyareti sırasında

 

Bu tarz çalışmalara yeniden teşebbüs etmek, bir yerlerinden yeniden başlamak alt yapısında “eğitim” ve “profesyonellik” tecrübesi olmayan benim gibi bir amatör için oldukça cüretkâr bir iş… Üstelik de artık mesleği müzisyenlik olan çok kıymetli sanatçıların sayısı bu kadar fazlayken… Düşünüyorum da bazen, geçmişteki bu çalışmalar, ancak cüretimin ehliyetimi aştığı koşullar vuku bulduğunda, yani yaşanan hadiselerin idrakimizi aşıp “çığırından” çıktığı zamanlarda, adeta bir “çığlık” gibi ortaya çıkmış… Şimdiyse, bu mücadeleyi devam ettiren çok kıymetli sanatçılar ve genç insanlar var. Galiba bugün bu sahada yapılması gereken en önemli iş, bu insanların üretkenliklerini arttırabilecekleri imkânların seferber edilmesi, onlara sahip çıkılması, yapılmakta olan bu işin kurumsallaştırılmaya çalışılmasıdır.

 

 

 

Erhan Erken sordu

Güncelleme Tarihi: 20 Ocak 2014, 11:37
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Fatih Pala
Fatih Pala - 6 yıl Önce

Böyle bir haber, can-ı gözden okunur. Sizi hassaten tebrik etmek gerek Erhan ağabey. Var olun...

banner19

banner13