İnsanı imar etmeye baş koymuş bir hukukçu: Ali Fuat Başgil

17 Nisan 1967, Ali Fuad Başgil Hoca’nın ölüm tarihi. Muaz Ergü, Hoca’yı anmak ve hatırlamak maksadıyla Prof. Dr. Alaaddin Karaca Bey’le bir söyleşi yaptı.

İnsanı imar etmeye baş koymuş bir hukukçu: Ali Fuat Başgil

17 Nisan 1967, Ali Fuad Başgil Hoca’nın ölüm tarihi. Ölümünün 49 yıldönümünde Hoca’yı anmak ve hatırlamak maksadıyla Muğla Sıtkı Koçman Üniversitesi’nden Prof. Dr. Alaattin Karaca Bey’le bir söyleşi yaptık. Alaattin Bey’e nezaketi dolayısıyla teşekkür ediyoruz. Yoğunluğuna rağmen bizlere vakit ayırdı, sağolsun.

Hocam söyleşimize başlarken bize kısa bir Ali Fuad Başgil portresi çizer misiniz? Sizce kimdir Başgil?

Ali Fuad Başgil, 1893’te Samsun’un Çarşamba ilçesinde doğmuş, Bölükbaşıoğulları’na mensup bir ailenin çocuğudur. 21 yaşında, Birinci Dünya Savaşı’nda, 1914’te askere gitmiş, yaklaşık 4 yıl Kafkas cephesinde görev almıştır. 1919’da askerliğini bitirdikten sonra İstanbul’a dönmüş, 1921’de tahsil için Paris’e gitmiş, felsefe, siyasi bilimler ve hukuk diploması almış, hukuk doktoru olarak 1929’da yurda dönmüştür. Buradan hareketle şunu söyleyebiliriz; Başgil Hoca, Birinci Dünya Savaşı yıllarında milletinin çektiği ıstırapları bizzat yaşamış, cephede Anadolu’nun nasıl bir yoksulluk içinde mücadele ettiğine tanık olmuş -ki Hatıralar’ında askerlik yaptığı Erzincan Refahiye, Horon Köyünde Anadolu kadınlarının hayvan pislikleri arasından buğday, arpa tanesi toplamalarını yüreği burkularak seyrettiğini anlatır- bunu tüm hayatı boyunca ruhunda duymuş, Batı’da eğitim görmüş, ama asla Batı’ya öykünmemiş bir aydın, bir bilim adamıdır.

Hoca, 1930’lu yıllardan itibaren çeşitli üniversitelerde çalıştı, hukuk alanında dersler verdi, kitaplar yazdı, gazetelerde dönemin siyasal ve hukukî konularına, meselelerine ilişkin yayımlar yaptı. O dönemde daha çok milliyetçi-mukaddesatçı bir aydın çevresinde yer aldı; 1947’de Hür Fikirleri Yayma Cemiyeti’ni kurdu. 1960 sonrasında darbeciler tarafından 147 öğretim üyesiyle birlikte üniversiteden uzaklaştırıldı, çoğu muhafazakâr aydın gibi kovuşturmalara uğradı, yazıları ve fikirlerinden dolayı sorgulandı; hatta bir süre tutuklandı. 1961’de Adalet Partisi’nden Samsun Senatörü seçildi. Cumhurbaşkanlığı adayı oldu, ancak darbeciler tarafından tehdit edilerek adaylığı engellendi. Hatta arkadaşı Ragıp Gümüşpala’dan daha sonra, kendisinin Meclisin açılışında linç edilmesinin dahi planlandığını öğrenmiştir. Hoca, bunlara çok üzülmüş, cuntayı protesto ederek senatörlükten de istifa etmiş, 1962’de İsviçre’ye giderek bir süre Cenevre Üniversitesi’nde öğretim üyesi olarak görev yapmıştır. 1965’te milletvekili seçilmiş, Meclis’te Anayasa Komisyonu Başkanlığı yapmış ve 17 Nisan 1967’de vefat etmiştir.

Bu kısa hayat hikâyesinden ve eserlerinden yola çıkarak, Ali Fuad Başgil için şunları söyleyebiliriz:

Başgil Hoca, evvela tabii ki bir hukukçudur, hukuk âlimidir. Bu çerçevede gazetelerdeki yazıları, özellikle Din ve Laiklik adlı eseri önemlidir. İkinci olarak Hoca’nın hayat hikâyesinden de anlaşılacağı üzere, siyasî bir cephesi vardır. Üçüncüsü, Türkçeye, Türkçenin kullanımına, dönemindeki öz Türkçecilik hareketlerine karşı oldukça hassastır, bu dil hassasiyetini çeşitli yazılarında dile getirmiştir. Dördüncüsü, Müslüman-Türk gençlerinin hayatta, ilim ve irfanda başarılı olmaları için, devrinde yeni ve önemli sayılabilecek, önemi bugün dahi inkâr edilemeyecek Gençlerle Başbaşa adlı bir eserle, gençliğin eğitilmesi, yetiştirilmesi hususunda yaptığı çalışmalarıdır. Beşincisi, henüz teyid edemediğim, kendisinin de pek söz etmediği, ama çeşitli yazılarda okuduğum, ehl-i tasavvuf bir şahsiyet olmasıdır.

Benim zihnimde, Ali Fuad Başgil Hoca’ya ait portre kısaca böyle.

Ali Fuad Başgil bir hukukçu. Ama biz onu en çok “Gençlerle Başbaşa” kitabından dolayı tanıyoruz. Bu kitap bir hukuk kitabı değil. Sizce kitabın başarısı nereden kaynaklanıyor? Biraz “Gençlerle Başbaşa”yı konuşalım isterseniz.

Doğru söylüyorsunuz. Başgil Hoca, hukukçu yönünden çok “Gençlerle Başbaşa” adlı eseriyle biliniyor. Ama şunu söyleyelim yine de hukukla ilgili yazıları da önemlidir, özellikle laikliğe ilişkin hukuki yazılarının bir kısmını zevkle okumuştum. Herhalde bu çok tartışılan konuyu bizde en iyi açıklayan hukukçularımızdan biriydi.

Gençlerle Başbaşa, 13-25 yaş arasındaki gençlere yönelik, onlara hayat dersi veren, kılavuzluk yapma iddiasında olan bir eser bence. Bir kere eski edebiyatımızdaki klasik pendname, nasihatname türündeki eserlerden ayırmak lazım. Evet, bir bakıma o geleneğin bir süreği ama Başgil Hoca’nın kitabı, gençlerin eğitimine, kişilik terbiyesine, hem biyolojik hem de ruhsal faktörleri göz önüne alarak, bilimsel/ahlaksal açıdan yaklaşıyor. Diğerleri daha çok ahlâkî kitaplardır, gencin sosyolojik, psikolojik ve fizyolojik özelliklerinden çok ruhsal özelliklerini dikkate alırlar, hikemî karakterdedirler. Bu ise hikemî karakteri öne almayan, gençlere kılavuzluk etmeyi amaçlayan bir kişisel gelişim kitabı, ama bunu da günümüzdeki moda olan kişisel gelişim kitaplarından ayırmak lazım. Hoca, toplumumuzun kültürel yapısına, ahlâkına uygun bir ‘bakış’la; yani gelenekle moderni birleştirerek yapıyor bunu. İnsanı öncelikle, huy, alışkanlık, mizaç bakımından bir analize tâbi tutuyor, sonra gençlerin kötü alışkanlık ve huylardan korunabilmesi için yapılması gerekenleri sade bir dille açıklıyor. Bu bağlamda ‘irade terbiyesi”ne işaret ediyor, irade terbiyesi nedir, nasıl yapılır ona değiniyor… Başarılı bir insan olmanın, çalışmanın yöntemlerini öğretmeye çalışıyor. İlerlemenin ancak yöntemli, programlı bir çalışma ile yapılabileceğini, bizde asıl eksik olanın plan/program olduğunu belirtiyor.

Gerçekten de 12 yaş ve sonrası, bizde, kendini bilme, kendini iyi bir insan olarak yetiştirme, hatta başarılı olma açısından bir ‘bilgisizlik’ dönemidir. Gençlerin nasıl davranacağı, nasıl çalışacağı, meslek seçimi, arkadaş çevresi vb. konularda okuyabileceği, başvurabileceği kitap sayısı azdır. Bu kitap bir dönem Anadolu gençlerine kılavuzluk etti, onlara ‘hayat bilgisi’, ‘çalışma yöntemi’, ‘irade terbiyesi’, ‘kötü arkadaş ve alışkanlıklardan korunma’ vb. konularda telkinlerde bulundu. O bakımdan önemliydi, hâlâ da önemlidir… Gençlerle Başbaşa, bu nedenle insanı imar ve inşa eden bir terbiye/eğitim kitabıdır. Üstelik klasik bir ‘vaaz kitabı’ değildir ve bu yönüyle de özgündür. Bu eserde Hoca, dingin, sükûnet içinde bir bilim adamı gibi konuşur. Evet, konuşur, sohbet eder. Üstelik bu sohbet, bazen gençlerle, bence bazen de anne ve babalarladır… Hamaset, hitabet tonu, süslü söz yok Gençlerle Başbaşa’da… Ama şimdiki gençlere dili biraz ağır gelebilir, bazı kavramları anlamakta zorlanırlar mı? Biraz zorlanırlar, diye düşünüyorum. Ama 8-13. sınıflar arasında bir yerde mutlaka öğretmenler tarafından okutulmalı bu eser… Lise bitmeden önce okunsa geç kalınmamış olunur.

Başgil Hoca’nın sizin de ifade ettiğiniz gibi dilimize, Türkçe’ye çok hassas yaklaştığını biliyoruz. Hatta Öztürkçe hareketini de eleştiriyor, dilin bozulmasına, uydurma dil üretilmesine şiddetle karşı çıkıyor. Dil konusundaki bu hassasiyetin kaynağı neydi? Dil meselesi niçin hocayı bu denli etkiliyordu?

Evet, Başgil Hoca’nın bir de Türkçe konusundaki hassasiyeti var. Türkçe’ye dair yazılar da yazmış, bu tür yazıları Türkçe Meselesi adlı kitapta toplanmıştır. O Türkçemizi “millet ocağının ateşi” olarak görür ve bu dilin Osmanlıca, Öz Türkçe vb. ayırımlara tâbi tutulmasına karşı çıkar. Ancak Türk diline, tarihte eşine rastlanmamış bir suikastın yapıldığını belirtir. Ona göre, dil ecdadın ortak mülküdür ve hiçbir hükûmet ya da güç bu ortak mülke müdahalede bulunamaz, tasarrufta bulunamaz; daha açıkçası bir dilci yeni bir dil icat edemez.

Hoca’nın bu konuya yaklaşımında iki kaynak var bence. İlki, hukukî bakış: Başgil, dilin, milletin ortak malı olduğunu, bu ortak mala hükûmetin müdahale etme yetkisinin bulunmadığını, kimsenin keyfî bir biçimde halkı kendi önerdiği kelimeleri kullanmaya zorlanamayacağını belirtiyor. Öncelikle bu hukuken yanlıştır. İkincisi, dilin tabiî mecrasında, sanatkârlar, edipler, şairler eliyle ve halkın kullanımıyla tekâmül edeceğine inanması; yani birtakım kurumlar ve kişilerin buyruğu ile dil tekâmül edemez. Şunu da belirtelim; Başgil Hoca, dile müdahalenin ve dilde zorla değişiklikler yapmanın, birtakım yasalar, yönetmeliklerle dile müdahale etmenin hukuken de doğru olmadığını, ama 1930’lu yıllardan itibaren bu yolda pek çok zorlamalarla, baskıyla karşılaştığını anlatmaktan da geri durmamıştır. İlki 1938 yılında karşılaştığı bir olay örneğin. Üniversite rektörlüğünde dil meselesini konuşmak için çağrılmışlar, üniversitenin dil inkılâbı için seferber olması isteniyor. Bir ara hoca söz alıyor ve bu tür zorlamaların Türkçeye zarar vereceğini söylüyor. Hocanın bu sözlerinden rahatsız olunmuş, odayı endişeli bir sükût kaplamıştır. Toplantı sonunda Başgil’in bir arkadaşı uyarı mahiyetinde, ona şu beyti okur: “Kelâmın fızza ise, sükût eyle olsun zeheb/ Kemâl ehli kemâlâtı sükût ile buldular hep

Anlamı şudur: Sözün gümüş ise, sus da altın olsun. Olgun insanlar, olgunluğu hep susmakta buldurlar. Bir uyarı idi bu beyt, samimi bir uyarı hocaya. Bu tür baskılarla da çok karşılaşılmıştır, Öz Türkçeçilik konusunda. Hoca, işte bu baskıya karşıydı bir de. Bir yazısında dil gibi millet bünyesinin canı olan bir meselede niçin münakaşa ve müzakereye başvurulmadığını, halka sorulmadığını anlayamadığını belirtmesi de bundandır. Kısaca, Başgil, Türk modernleşmecilerinin tepeden inmeci ‘dil inkılâbı’na, Öz Türkçeçilik politikasına karşıydı. Onun içindir ötelenmesi, çeşitli siyasi baskılarla karşılaşması. Hoca, yazılarında anlatır bunları. Herhâlde hukuk dilini de en iyi kullanan bilim adamlarından biriydi.

İsterseniz biraz da Hoca’nın “Hatıralar” adıyla yayınlanan hatıralarından bahsedelim. Neden önemli Hoca’nın hatıraları?

Bir devrin siyasal hayatını gözler önüne sermesi bakımından önemli bence. Bir kere hoca, Kurtuluş Savaşı’nda askerlik yapmıştır, cephededir, Erzincan yakınlarında askerliği sırasında yaşadıklarını, tanık olduklarını aktarmıştır ki, bunlar o devrin sosyal hayatını, Anadolu’nun ıstırabını yansıtması bakımından önemli. Bir de 1960 darbe sürecinde ve sonrasında yaşadıkları var. Özellikle bu sürece ilişkin hatıraları, o dönemdeki siyasal baskıları, düşünce özgürlüğünün nasıl kısıtlandığını, aydınlara yönelik militer/seküler baskıyı yansıtması, gözler önüne sermesi bakımından da önemlidir. Tabi darbe öncesi süreçte, özellikle üniversitedeki öğrencilerin nasıl tahrik edildiğini görmek açısından da bu hatıralar bir vesika değerindedir. Bugünün gençleri söz konusu hatıraları “darbe süreçleri”ni öğrenmek bakımından okumalılar.

Hocam Ali Fuad Başgil’in hocalığı dışında bir de siyaset adamlığı yönü vardı. Aktif siyasetin içinde yer almış biriydi. Milletvekili seçiliyor, hatta cumhurbaşkanlığına adaylığı bile var. Askerlerin baskısıyla adaylıktan çekiliyor. Başgil için siyaset neyi ifade ediyordu? Hürriyet ve eşitlik, üzerine titrediği kavramlardandı. Hürriyet ve eşitlik kavramlarına yaklaşımını biraz açabilir miyiz?

Evet, Muaz Bey, Başgil Hoca’nın bir de siyasi kimliği var. Başta da belirtmiştik. Zaten belli ki, 1940’lı yıllardan beri aslında Başgil, muhafazakâr, milliyetçi/mukaddesatçı derneklerle içli dışlı, oralara gidiyor. Bu düşünce hareketlerinden beslenmiş, siyasal olarak. Tabi o devirde dindar, muhafazakâr, milliyetçi kitle, bu tür derneklerde bir arada idiler. Bugünkü gibi bir ayrışma yoktu veya varsa da azdı. Dolayısıyla Hoca da tıpkı Nurettin Topçu, Necip Fazıl, Fethi Gemuhluoğlu vb. pek çok aydın gibi bu derneklerde siyasi bir bilince sahip oldu.

Biliyorsunuz onun faal siyasi hayatı 1960 sonrası başlar. AP’den Samsun Senatörü olmuştur. Bir de malum bir cumhurbaşkanlığı adaylığı konusu var. Askerî Cunta, hem de hocayı bizzat Başvekâlete çağırmak ve tehdit etmek suretiyle –ki hatıralarında bunu açık açık yazmıştı- bu adaylıktan men etmişlerdir. Evet, Türkiye, çok değil bundan 40 yıl önce böyle demokrasiye, düşünce hürriyetine, seçme ve seçilme hakkına mugayir acayip ve garaip haller yaşamıştır. Başgil Hoca, o nedenle siyasi tüm baskılara karşı çıkmış, bir hukuk adamı olarak da sürekli düşünce hürriyetini, eşitliği savunmuştur. Eşitlik ne? Eşitlik, zayıf, güçsüz, imkanları az olana, yaşama, daha iyi yaşama, ezilmeme hakkı tanımaktır, sosyal devlet budur!. Hoca da bunu savundu. Türkiye’nin hakiki manada bir demokrasiye geçmesi için çabaladı, bu minvalde dini inanç ve ibadetlerin hür bir biçimde yaşanması için ayrı bir mücadele etti, yazılar yazdı. Eğer devlet adamları Başgil’in “laiklik”e ilişkin görüşlerini dikkate alsalardı, bugün yaşadığımız bir çok dinsel inanç sorunu olmazdı.

Başgil Hoca kısaca böyle bir portre benim nazarımda. 1940’lı yıllarda fikri ve ilmi anlamda kimliğini kazanmış, o dönemin şartları gereği milliyetçi/muhafazakâr camiada yetişmiş, inkılâp devrinde, kimi inkılâpların –özellikle dil inkılâbı- olumsuzluklarına karşı fikirlerini ifade etmekten çekinmemiş, darbe dönemlerindeki baskılara karşı çıkmış ve genlere kılavuzluk etmeye çalışmış bir ‘münevver’…

Allah onlardan razı olsun, demek ve dua etmek düşer bize!...

Konuşan: Muaz Ergü

Yayın Tarihi: 18 Nisan 2021 Pazar 10:00 Güncelleme Tarihi: 18 Nisan 2021, 09:48
banner25
YORUM EKLE

banner26