İnsan, yazmayı, kalabalıklaşmak için de istiyor

''Bu kitap anne-kız ilişkisi açısından bir kuşak sorgulaması da içeriyor aslında.'' Cihan Aktaş, 'Kızım Olsan Bilirdin' kitabı etrafında Hatice Ebrar Akbulut'un sorularını yanıtladı.

İnsan, yazmayı, kalabalıklaşmak için de istiyor

Öykü, içinde anlatılan acıyı, hüznü, sevinci tam manasıyla okura aktarabiliyorsa o öykünün yaşamımızda bir karşılığı var demektir. Kızım Olsan Bilirdin’in öyküleri, okuru inceden inceden yakalıyor, hayatının öncesine bir bakmasını, sonrasını düşünmesini, sonrasını hayal etmesini salık veriyor.

Öyküleri dışında deneme/düşünce yazılarıyla da tanıdığımız Cihan Aktaş, Kızım Olsan Bilirdin ile acı bir hastalığın insanın yaşamında bıraktığı izleri, hüzünleri, tezahürleri öyküleştiriyor. Kitaptaki öyküler birbirinin devamı gibi görünse de aslında birbirinden bağımsız öyküler. İnce bağlarla birbirine bağlanan öykülerin ortak teması, Alzheimer hastalığı. Anne ve kız ilişkisini bu kez bir hastalık ekseninde okuyoruz. Annenin zaman zaman bebekleşmesi, zaman zaman hırçınlaşması dışında bir de kendi evlâdını tanımaması durumu kızın dünyasında onulmaz hüzünler bırakır. Evlat anne olur, anne çocuk olur. Hayat rollerin değişmesiyle farklı bir hâle bürünür. Her ne kadar kadın karakter etrafında anlatılsa da öyküler, hastalığın cinsiyet ayırt etmediği bir gerçek.

Aktaş, önceki öykülerinde de kadınsal sorunları kaleme almış, aile ve toplumsal alanda kadının rolünü incelemiş. Kızım Olsan Bilirdin’de de kadınların toplum ve aile içerisindeki konumları anlatılıyor. Kız çocuklarının erken yaşta evlendirilmesi, hastalanan aile ferdine kız çocuğunun bakmak zorunda olması gibi. Hasta bir bireyin giderek yalnızlığa terk edilmesi gibi sosyolojik bir sorun da işleniyor öykülerde. Toplum, hasta insana karşı vefayı ve insafı kaybediyor, hasta insanı artık bir fert olarak görmüyor. Ölmeden önce öldürülmüş oluyor hastalığa tutulan kimse. Bir yönüyle sosyolojik olan bu durum diğer taraftan da psikolojik bir durumu yansıtıyor. Hasta ve ailesi, psikolojik olarak çöküntüye uğruyor ve yıpranıyor. Oysa hastalıktan kurtulmanın, iyileşmenin en iyi ve en güzel tedavi yöntemi moraldir. Toplumun tavrı buna müsaade etmiyor.

Cihan Aktaş, Alzheimer hastalığının bütün ayrıntılarını, dönemlerini öykülerinde aktarıyor. Hastalığın ilk aşamasından son aşamasına kadar olan tüm dönemler öykü karakterlerinde gözlemlenebiliyor. Aktaş, hepimizden biri denilebilecek karakterlerle öykülerini kurgulamış. Öykülerde hiçbir şey yapmacık ve sahte değil. Bir yaşanmışlığın içinden çıkıp gelmişler hepsi, besbelli. Belki bir yerlerde Alzheimer hastası bir yakınına bakmakta olan, kendi yaşamını unutmuş yakınının ihtiyaçlarını gideren, hâli hatırı sorulmayan, insanların selâmı sabahı kestiği, evine kimsenin uğramadığı, telefonunun zaruri görüşmeler dışında çalmadığı birilerine arkadaş olur Kızım Olsan Bilirdin’in kahramanları, kim bilir belki…

Cihan Aktaş ile yeni öykü kitabı etrafında bir söyleşi gerçekleştirdik. Aktaş’ın öyküye bakışını anlamak, toplumsal meselelere nasıl yaklaştığını gözlemlemek, bir kadın olarak nasıl bir varoluş mücadelesi verdiğini görmek, yeni öykü kitabının gelişim-oluşum aşamalarını öğrenmek üzere yaptığımız bu söyleşi, Aktaş’ın edebiyat anlayışını kavramamız açısından önemli olur kanaatindeyim.

Kadınların sosyal hayat ve kamusal hayatta verdiği mücadeleler farklı kesimlerce farklı şekillerde yorumlandı. Her konuda olduğu gibi kadının çalışması, tesettürü, siyasal alanda yer alması ve sair konular her dönemde konuşuldu, tartışıldı. Öykülerinize kadının mücadelesi, Türkiye’de kadın olgusu, toplumun kadına nasıl baktığı tema olarak yansıdı. Öyleyse öykü, Cihan Aktaş için fikirleri dile getirme, mücadele etme aracıdır diyebilir miyiz?

Edebiyatın bir kavgayla veya kaygıyla ilişkisi olmadığını kimse söyleyemez. Kendi biricikliğimizle ilgili endişeler hemen her zaman politik sebeplerle bütünleşiyor. Öykü, olguyu kendi kurallarına göre işlemeyi talep eden bir tür, roman da öyle elbette. Tanıklık etmek isterken estetik huzursuzluğumuzla ilgili keşiflere de girişiyor, denemeler yapıyoruz. Bu arada ben fikirlerimi daha doğrudan dile getirebildiğim türlerde de kitaplar yazıyorum. Kuşkusuz bir şey söylemeye çalışıyorum, ama bu şeyi çok da gecikmeyebilecek bir tarihte en etkileyici bir şekilde söylemeyi araştırmanın da türü öykü. Öyle ki yazarken siz onu yoğurduğunuzu sanıyorsunuz, ama bir yerden sonra o sizi yoğurmaya başlıyor ve akışı, kurgusu, üslubu etrafında tavsiyelerde bulunmaya başlıyor. Öykü işte ilk planda göze görünenin ötesindeki katmanları açma yolculuğu ki bu açma aynı zamanda bir örtme anlamına da geliyor.

İlk öykü kitabınız Üç İhtilal Çocuğu’nda kendini davaya adamış insanların yalnızlaşmasını işliyorsunuz. Okurlarınızın gözünde siz de kendini davaya adamış bir kadın/yazarsınız. Öykülerinizdeki karakterler gibi siz de yalnızlaştığınızı hissettiniz mi? Dönüp baktığınızda “Ben davamda yalnız bırakıldım” dediniz mi?

Kime göre yalnız, neye göre yalnız? Negri yalnızlığın güçsüzlük olduğunu söyler, Abdülkadir es-Sufi kahramanı ise yalnızlığıyla barışamayanın “kendi” olamayacağını… Bundan hep kaçsanız da yazmanın yalnızlık hissiyle bir ilgisi var ve aynı zamanda yazmak için yalnızlığa ihtiyaç duyuyorsunuz. Kendi cümlelerinizde yol alırken yalnız kalmayı göze almayı da öğreniyorsunuz. Bunu benimsediğim söylenemez, aksi için mücadele ediyorum hep. Yalnızlıkla kötümserlik arasında bir bağ var, eminim. İnsan yazmayı umut edebilmeyi sürdürmek, yani kalabalıklaşmak için de istiyor. Yazmayı bir söyleşi yöntemi olarak benimsedim. Yazarak öğrendim, büyüdüm, yolculuk ettim ve böyle bir yolculuğun şikayete hakkı olmaz. İnsan seçtiğini kime şikayet edebilir hem? Sürekli bir çabanın umut olduğunu ve bu yolla da asla yalnız kalınmayacağını öğretiyor hayat, bir de bu var. Fiziki yalnızlık yüzünden çok üzüldüğüm oldu, ama bu yalnızlığın ayartılarına kapılmadan zamanı ve mekânı değerlendirmeye çalıştım. Nerede olursanız olun, hayatınız anlamsız yere kalabalık veya ıssız olabilir. “İnsanın Dört Zindanı” diyor ya Ali Şeriati…

Kadınların evlenmeleri sonucunda düşünsel anlamda pasif hâle gelmeleri, olup bitenlere yabancı kalmaları, dış dünyadan uzaklaşarak tamamen evlerine kapanmaları gibi konuları öykülerinize taşıdınız. Son Büyülü Günler’de ise kadın artık evin dışına çıkmış, düşüncelerini beyan eden bir hâle gelmiştir. Bu bağlamda şöyle bir soruya ne dersiniz: Kadınların ya da genç kızların büyük çoğunluğu dar bir çevre ile yetinmekte, yaşamını bu dar çevrenin istekleri doğrultusunda sürdürmekte. Bu dar çevreye ne kadar ayak uydururlarsa o kadar mutlu olmakta, aykırı davrandıklarında kendilerini dışlanmış hissetmekteler. Geniş bir çevrenin içinde kendi kimliğini/kişiliğini/karakterini/düşüncelerini yitirmeden yaşayan kadınlar ise dar çevrenin kadınları tarafından dışlanıyor. Bu durum, karşılıklı sevgisizlik, nefret, kıskançlık duygularını harekete geçiriyor. Bir kadın olarak bu duruma düşüldüğünde nasıl davranılmalı, ne yapılmalı?

Çevrenin sizin için hapishane duvarına dönüşüp dönüşmediği sorusu önemli geliyor bana. Bazen çok dar bir çevre aslında genişleten bir çevredir. Fakat biz çevremize kolay mı teslim oluyoruz acaba, daha rahat olanı mı seçiyoruz, bazen öyle mi oluyor? Bir arkadaşım “ben mahremiyetinden yoksunluk” olarak tanımlamıştı bu hali. Yani biri bizim için düşünsün, kararlar alsın, yön göstersin… Kamusal alan ve cemaat aidiyetleri açısından baktığımızda sorunuz daha anlaşılır hale geliyor. Fakat zaten cemaat sınırlarıyla birlikte vardır. Bir alan hep sınırlarıyla belirlidir, kamusal alan da öyle. Kimi kişilikler kendi sınırlarını var etmek isterler, bu da bir mücadele ister tabii. Ben on bir yaşında ailemden ayrıldım. Bu, yaşadığım kasabadan da ayrılmak anlamına geliyordu. Ailem de aynı dönemde İstanbul’a taşındı, ağabeyimin üniversite tahsili nedeniyle. Gidenin dönüşü hiç bitmez, diye anlatmıştım bir yerde. Acaba kasabada kalsam nasıl bir hayatım olurdu? Taşra ve edebiyat arasında olumsuz bir bağ var, fakat günümüzde dijital teknolojiyle birlikte bu olumsuz bağ görece bir mahiyet kazanmaya başladı. Olumsuz şartlar altında çaba gösteren kişi elbette daha fazla çalışmak ve disiplinli olmak zorunda.

Düşünce ağırlıklı, ideoloji sahibi insanları anlattığınız öykülerinizin ardından, sıradan insanların hayatlarına eğildiğiniz öyküler kaleme aldınız. Son öykü kitabınız Kızım Olsan Bilirdin’de sıradan insanların hayatlarını anlatıyorsunuz. Onların günlük yaşamlarını öyküleştiriyorsunuz. Alzheimer hastası bir anne ile ona bakan kızının yaşamını gayet yalın bir dille anlattığınız Kızım Olsan Bilirdin, nasıl bir duygunun/yaşamın ardından kitap hâline geldi?

Neredeyse on yıllık bir süre içinde yazıldı o öyküler. Alzheimer hastası annem Suna Aktaş’tan çok izler var. Aynı dönemde üç arkadaşımın annesi daha Alzheimer hastalığından muzdaripti. Bu kitap anne-kız ilişkisi açısından bir kuşak sorgulaması da içeriyor aslında. İçindeki öyküleri iki dönemde yazdım: Hastalığın hafif dönemlerini kabullenmekte zorlanıyorsunuz evlat olarak, anneniz bildiğiniz anne olmaktan çıkıyor çünkü ve bu sizin de eskisi gibi bir evlat olamayacağınız anlamına geliyor. Giderek gerçekleri kabul ediyor ve annenizin annesi olmayı öğreniyorsunuz. Bu dönemde hasta ele avuca sığmayan afacan bir çocuğu andırıyor. Zaman zaman güldürüyor sizi, zaman zaman kızdırıyor ve düşündürüyor. Üç yıl kadar süren bu dönemde Fayrap’ta yayımlanan birkaç öykü yazdım. Annemin hastalığının ağırlaştığı dönemde öykü yazmaya elim gitmedi. Bu durumda hayat her zaman baskın çıkıyor. Alzheimer gündemime girmişti ve sürekli yeni şeyler öğreniyordum. Kitaplar okuyor, filmler seyrediyordum. Annemin vefatından üç yıl kadar sonra birkaç öykü daha yazdım ve bütün öyküleri ince bağlarla birbirine bağlayarak yayına hazırladım.

Son Mutluluk öyküsünü zor bir soru ile bitiriyorsunuz: “Kaç kadın felçli babasına baktığı için deliler gibi sevip güvendiği kocası tarafından terk edilmiştir acaba?” Bu soru etrafında, hayat kadınlar için zor mudur ya da kadınlar için zorlaştırılmakta mıdır? Kadın neden hep tercihler arasında sıkışıp kalmaya mahkûm edilir?

Ailenin iç rahatlığı, bakımı, kadından sorulur kültürümüzde. Bunlara bağlı olarak şefkat da kadından beklenir. Bunun yadırganacak bir yanı yok da zor zamanlarda hasta bakıcı olarak kadın veya erkek eşinden dostundan destek umar, buna ihtiyacı vardır zaten. Toplum hasta bakımında önce kadını sorumlu tutuyor. Sadece kadının ev ve ailedeki konumuyla ilgili değil bu beklenti. Annelik tecrübesi ile hasta bakımı sabrı arasında bir bağ var. Sanki kadın daha çok fark ediyor hastanın ihtiyaçlarını. Bu da daha derinden bakma şansı ya da zorunluluğuyla ilgili sanırım. Eskiden bu ayrımı olağan kılan iş bölümleri vardı. Bugün kadın hem kamusal hem de özel hayata özgü rolleri üstleniyor ve bununla birlikte gelen yeni iş bölümü çekirdek aile ıssızlığında erkeği de benzeri bir öğrenme sürecine sevk ediyor. Bebek bakımı gibi hasta bakımı da paylaşılıyor. Tabii bu söylediklerim çok genel çizgiler. Çok şefkatli ve ihtimam gösterme yeteneğine sahip erkekler de her zaman olmuştur, tam tersi bir tutum sergileyen kadınlar da.

Hasta bakımı konusunda Alzheimer hastası ve ilgilenen yakınları çevrelerinin hızla seyrekleştiğini yaşarlar. Hastalığa özgü zor süreç olağan hayatın akışına uymayı zorlaştırdığından bu ister istemez böyle olur. Son Mutluluk öyküsünde bunu konu almıştım. “Beni Unutma” (Still Alice) filmini izlerken akışın estetize edilerek hasta gerçeklerinden uzaklaşmış olduğunu düşünmüştüm.

Kızım Olsan Bilirdin’in öyküleri çeşitli dergilerde yayınlandı. Kitabı bir solukta okuduğumuzda öykülerin birbirine bağlı gibi olduğunu ve kitabın bir uzun öykü tarzında olduğunu duyumsuyoruz. Kızım Olsan Bilirdin uzun öykü müdür?

Birbirine ince bağlarla bağlı öykülerden oluşuyor kitap. Her öykü kendi başına da okunabilir. Soluksuz uzun bir öykü değil, bir yazıda “roman” diye söz edildi ama roman da değil. Türlerin çok iç içe geçtiği bir dönemdeyiz.

“…sokaktaki oyundan koparılarak nişana götürüldüğü yaş şimdiki hatırlamalarına göre bazen üçe beşe iniyor. Çocukluğunu yaşayamadı muhakkak ki, balonla ortalığa düştü.” Çocukluk döneminin bir sonraki yaşantıları etkilediği muhakkak. Bir öykücünün kalemine çocukluk döneminin izleri nasıl düşer?

Çocukluk her yazarın bitimsiz hazinesidir. Öykümün kahramanı Sıdıka Hanım, çocukluğunu yaşamadan erken yaşta evlenmiş. Alzheimer sanki yaşanmamış olanın yılların bedeli de üstüne eklenerek talep edilmesi tepkilerini de içeren bir hastalık. Bastırılmış olan, beyin ve hafıza denetim gücünü yitirirken bulanık bir dalga halinde sökün ediyor. Öyküleri yazarken elbet kendi çocukluğuma özgü hatıra, imge ve izlenimlerden yararlandım. Ancak bunu hasta bir kadının bilinciyle gerçekleştirmem gerekiyordu.

“Kendi düğününü anlatıyor şimdi: Sokaktan aldılar beni, oyun çocuğuydum, bir atın sırtına bindirdiler, başıma kırmızı duvak geçirip.” Çocukluğunu yaşayamadan evlendirilen çocuklar hâlâ sorunu çözemedi. Toplumsal bir felaket hâline gelen çocuk eşlerin çığlığını öykülerinizde işleyerek duyulmasını sağlıyorsunuz diyebilir miyiz? Ya da toplumcu-gerçekçi bir yazar olarak bu konuda yaptığınız başka girişimler var mı?

Aile hayatında biçilen rol yüzünden kız çocuklarının erkenden evlendirilmesi bir kapalı toplum alışkanlığı hatta mecburiyeti olarak görülüyor. Kısmeti çıkmış, daha iyisi gelmeyebilir, deniyor veya mal mülkün aile içinde kalması için kuzen evlilikleri sürdürülüyor, Germaine Tillion’un “Harem ve Kuzenler”i bu açıdan dikkate değer bir araştırma. Öykü kitabımın kahramanı Sıdıka, bu dönemin erkenden evlendirilen kızlarından. Fakat bir açıdan da bir geçiş dönemi çocuğu; akranı kızların yatılı okullara gönderilişine imreniyor. Günümüzde kızlarda evlilik yaşı eğitim seviyesiyle ilgili abartılar izliyor. Genç kızların büyüme yaşı giderek yükseliyor, bu da normal bir hal değil. Eğitim ve kariyer nedeniyle evlenme yaşı bazen 35’e çıkıyor. O zaman da karşı cinsin evlilik yaşıyla bir tekabülsüzlük sıkıntısı yaşanıyor. Kariyer sahibi, gayet donanımlı, üstün nitelikleri haiz, ancak bekar, hatta hayat tarzını değiştirmeye mecbur kalmak istemediği için bekarlığı yeğleyen sayısız genç hanım var çevremde. Beri taraftan özellikle kırsal kesimlerde, feodal toplumsal yapının ağırlık kazandığı kesimlerde kız çocuğu hala çeşitli sebeplerle erken yaşta evlendirilebiliyor. Erken yaşta ve rızası alınmadan kız çocuklarının evlendirilmesi bir hayatın gaspı gibi geliyor, durduğumuz yerden baktığımızda. Kariyerle evliliğin birlikte gerçekleştirilemiyor oluşu küçük yaşta evlendirilme sebeplerinden farklı gibi görünse de aynı sorundan neşet ediyor. Kız çocuklarının eğitimi bağlamındaki tezat ve uçurumların soruları üzerine daha bir ciddiyetle düşünmeliyiz.

Öyküleriniz yanında inceleme-araştırma, roman, deneme türlerinde yazılar kaleme aldınız. Farklı türlerde yazmak öykünüzü besledi mi?

Farklı tür metinlerin yazılma süreçleri, yapılan okumalar, araştırmalar, olgulara yeni ve farklı bir açıdan bakmayı gerektirdiği için ifadelerinizi daha muhkem kılabilir. Fakat akademik dilin edebiyat diline yüklenip zarar vermesi her zaman mümkün. Ben bu tehlikeye karşı geçen yıllar içinde çeşitli tedbirler almaya çalıştım. Edebiyat diliyle farklı türde metinlere yönelmeyi yeğledim, yani edebiyat dilini merkez kılmam gerektiğini düşündüm. Bunu Mustafa Kutlu da hep söyler: İlk öykülerimde araştırmacı diline özgü malumat kendini hissettiriyor. Bir metnin hayatı kavrayışı kendine özgü dile özen gösterildiği ölçüde sahih geliyor. Tabii bir metin ancak kendi içindeki tutarlılık ve sağlamlıkla türler arasındaki sınırları zorlayan bir iddiaya inandırabilir.

 

Hatice Ebrar Akbulut konuştu

Güncelleme Tarihi: 19 Ocak 2016, 12:05
YORUM EKLE

banner19