banner17

İnsan yazdıkça nereye varacağını seziyor

'Dünya hızla dağılmaya devam ediyor.' Güzide Ertürk, yazarlık hayatı ve kitabı 'Öbür Dünya Öyküleri' hakkında Naime Erkovan'ın sorularını cevaplandırdı.

İnsan yazdıkça nereye varacağını seziyor

Türk edebiyatının gelecek vadeden genç öykücülerinden Güzide Ertürk. Herkes onu başarılı bir ilk kitap olan “Düşeş” isimli öykü kitabıyla tanıdı. Yıllar sonra ikinci kitabı “Öbür Dünya Öyküleri”yle yeniden okurunu selamlayıncaya kadar çok şey değişmişti hayatında. Artık Amerika’da yaşayan Güzide Ertürk’le yazarlık, kitaplar ve mesafeler hakkında konuştuk.

Düşeş” ilk öykü kitabınız. Oradaki öykülere baktığımızda hayatın ve tarihin geniş bir yelpazesinden yararlanılmış. Ortak bir paydada buluşmayacak kadar zengin bir dünyadan geliyorlar. Bu öykülerden hangisini yazarken daha rahat hissettiniz kendinizi?

Yazarken kendimi hiçbir zaman rahat hissedemedim. Dünya tepetaklak oluyor, ben parçaları bir araya getirmeye çalışıyordum. Bu parçalanmışlığı birleştirince bir ortaklık da bulamıyordum. Ama şimdi beş yıl öncesine bakıyorum da, “O zamanlar amma da rahatmışsın” diyorum kendime. Dünya hızla dağılmaya devam ediyor.

Çok bilinmese de “Düşeş”le aynı zamanda bir kitabınız daha çıktı: “Rüzgârgülü Çamlıca.” Yeni bir yazar için zorlu bir tecrübe olsa gerek. İnsanın, büyüdüğü ve yaşadığı yeri yazması ne anlama geliyor? Kolay ya da zorlayan yanları nelerdi?

Rüzgargülü Çamlıca’yı yazarken Çamlıca sokaklarında her gün yürüyordum. Daha önce hiç girmediğim çıkmaz sokakları, harabeleri adımladım. Uzaktan selam verip gülümsediğim insanların yanına gittim ve sohbet ettim. Onları başka insanlardan ayıran hayat hikayelerini dinledim. Mahallemizin sokağında sabahtan akşama kadar top oynayan çocuklarla oturup son kez oyun oynadım. Mezarlıklarda ölüleri ziyaret ettim. Bir yandan da Çamlıca’nın tarihini araştırmak, yanı başımızda duran bir hazineyi keşfetmek gibiydi. Bilmeden vedalaşmışım, tek zor yanı bu.

İkinci öykü kitabınıza gelinceye kadar bir hayli değişiklik oldu hayatınızda. Kaleminiz bu değişimlerden nasıl etkilendi?

Kalemimin yaşadıklarımdan etkilendiği kesin ama bunun ne ölçüde olduğunu hesap edemem. Yine de yazdıklarıma şöyle bir bakacak olursam; ilk kitapta kurgu ve üslup konusunda kalemimi keşfediyordum. İkinci kitaptaysa keşfettiklerimi kullanarak, yeni yollar aradım.

İkinci öykü kitabınız için bir hayli bekledik. “Öbür Dünya Öyküleri”nin fikri nasıl doğdu?

Bir gün Ali Ural Hocam, bir atölye çıkışından sonra söyleyivermişti bu fikri. Ben de öylece kabul etmiştim, heyecanlanarak. Sınırların gücünü, üstlendiğim sorumluluğu yazarken fark ettim. Fikir, öyle bir ağırlıkla oturdu ki yanıma, nefes almakta zorlandım. Dünyanın rengi değişti. Okuduklarım değişti. Bu değişimi sindirmek de hayli vakit aldı. Acele etmek istemedim. Yavaşça takip ettim.

İslami kaynaklardan, hakkında tartışmaya girilmeyecek konulardan öykü devşirmek sizi zorladı mı?

Boş ve renksiz bir araziyi kendi renklerimle doldurmayı düşünmüştüm ilk başta. Beni heyecanlandıran şey buydu. Ama hayır, o arazinin eni boyu çoktan belirlenmişti. İslami kaynaklar, bana yolumu gösteren işaret fişekleriydi. Onlarla yönümü buldum. Haddimi bildim. Yine de bu kaynakları öykünün içinde görünmez bir kılığa sokmalıydım. Onları sağaltmakla, hafifletmekle uğraştım.

Böyle bir kitap projesine temkinli yaklaşanlar oldu mu?

Yazdıklarıma temkinli yaklaşıyordum. Elde ettiğim karışımların patlamaması için dikkatli davranıyordum. Ali Hocam da aynı titizlikle yaklaşıyordu kitaba. Tabii böyle olunca, temkinli ve titiz insanların ne düşündüklerini de anlıyordum.

Sonundaki kaynakça fikri, öykü, daha doğrusu kurmaca için alışılmamış bir şey. Neden kaynakçanızı ekleme yoluna gittiniz?

Öykünün, alışılmamışları deneme fırsatı veren yönünü seviyorum. Kaynakça, kırmızı çizgilerimi gösteren bir harita. Aynı zamanda da sığındığım limanlar. Okuyucunun da kendini güvende hissetmesini istedim. Dengeli bir özgürlük.

Kaynağı olmasına rağmen bilgiler konusunda tereddüde düştüğünüz ya da yazarken tedirginlikleriniz oldu mu?

Hesap edersem, çöpe attıklarım yazdıklarımdan çok daha fazladır. Tereddüt ettiğim veya tedirgin olduğum hiçbir yazımı kitaba koymadım. Çakıl taşlarını eliyordum.

Cehennem”, “Araf” ve “Cennet” bölümlerinden oluşuyor Öbür Dünya Öyküleri. Görmemizin mümkün olmadığı bu mekânları yazarken zorlandınız mı?

Cehennemin ilk bölümünü yazarken henüz Türkiye’den ayrılmamıştım. Kitabın ilk okumalarına devam ederken babamı kaybettim. Birkaç ay sonra da Türkiye’den ayrıldım. Bir anda ait olduğum mekandan ve kişilerden uzaklaşmıştım. Kitap beni öyle bir içine çekti ki, onun atmosferinde yaşamaya alıştım. Görmüyordum ama ruhen kendimi yakın hissediyordum oraya. Bu atmosferi, okumalarımla güçlendirdim.

Üç bölüm de birbirinden farklı atmosferlere sahip. Hangi bölüm sizi en çok uğraştırdı?

Sallanan bir köprünün üzerinde yürümeye çalışıyordum ve her seferinde aşağı düşüyordum. Yükseklik korkum vardı. Eyüp, surelerle konuşuyordu. Derken markete alışverişe gittim. Torbaları bagaja yerleştirmiş, market arabasını yerine koymaya gitmiştim ki; bir araba geri vitese takmış, üstüme üstüme geliyor ve “Bom!” Yere yapıştım, hafızam gidip geliyordu. Başım birden şişmiş, mosmor olmuştu. Eyüp, surelerin üzerinde Cehennem’i dolaşıyordu. Özür dileyen acemi şoför benimle Azerice konuşuyordu. Ambulans yerine itfaiye arabası geldi, hastaneye itfaiye arabasıyla gitmek ister miymişim. Bana yardım etmek isteyen bir doktoru oracıkta tutukladılar. Köprüyü adımlamak zordu.

Türkiye’den oldukça uzakta yaşıyorsunuz. Kaleminiz bu uzaklıktan zarar mı görüyor yoksa besleniyor mu?

Nerede olursam olayım, hayatın getirdiği zararlar da olacak, faydalar da. Kalemim her seferinde kırılacak, ben her seferinde kalemimi açacağım. Zararları yazarak bertaraf etmeyi öğreniyorum kimi zaman.

Yazarlık atölyeleri bizde hâlâ tartışılırken Amerika’da üniversite programları var bu alanda. İşleyişleri nasıl bu bölümlerin? Ne gibi sonuçlar alacağını düşünerek başvuruyor öğrenciler bu bölümlere?

Amerika’daki yazarlık eğitimi oturmuş, sağlam bir sistemle çalışıyor. Üniversite bünyesinde hocalık yapmak, maddi manevi destek almak yazarları güçlendiriyor. Şiir yazmak istiyorlarsa, akademik tercihlerini de mesleklerini de buna göre düzenliyorlar. Mezun olunca kimse köşeyi dönmüyor belki ama iyi birer yazar olarak yetişiyorlar. Tabii Türkiye’de olduğu gibi Amerika’da da herkesin kendine göre bir yazarlık anlayışı var. Tartışmayı bir kenara bırakmanın vakti geldi de geçmedi mi?

Ursula Le Guin, Chuck Palahniuk gibi dünyaca tanınmış yazarlarla röportaj yaptınız. Bizim dünyaca tanınmış yazarlarımıza ulaşmak bir hayli zorken onlara ulaşmayı nasıl başardınız? Herhangi bir zorlukla karşılaştınız mı?

Ben de her okuyucu gibi sevdiğim yazarlarla iletişime geçip onların tecrübelerine birebir şahit olmayı seviyorum. Profesyonelce davranıp röportaj isteğini ilgili mercilere iletmelisiniz, ilk başta onlar aracı oluyor. Yazar, röportajı makul görürse isteğinizi kabul edip sizinle irtibata geçiyor. Yani pek bir zorlukla karşılaştığım söylenemez.

Ursula Le Guin’le iletişime geçtiğimde onun kitaplarındaki samimiyetini ve bilgeliğini konuşma tarzında da yakalamıştım. Yanardağın ardındaki ejderha, dağın ardından başını uzatıp benimle konuştuğu için mutluyum. Chuck Palahniuk’a sorular yöneltmek de hayli zevkliydi.

Yeni kitap projenizden biraz söz eder misiniz?

Henüz tamamlanmamış bir kitaptan bahsetmek hayli zor. İnsan, yazdıkça nereye varacağını seziyor ve yolun sonuna gelmeden hiçbir şeyi tam manasıyla bilmiyor.

 

Naime Erkovan konuştu

Güncelleme Tarihi: 24 Mayıs 2016, 11:04
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20