banner17

İlmiyle âmil İslam âlimi tipinin bir örneği: M. Asım Köksal

''Dedemin şahsiyeti ve dedemin kütüphanesi… Bunlar beni çok etkiledi tabii ki. Sık sık vurguladığı bir şey vardı: İslam’ı ana kaynaklarından öğrenmek. Bu mefhum bende yer etmiştir.'' Asım Cüneyd Köksal, dedesi merhum Mustafa Asım Köksal Hocamız hakkında Deniz Baran'ın sorularını cevapladı.

İlmiyle âmil İslam âlimi tipinin bir örneği: M. Asım Köksal

Bir ilim çınarını yakından tanımak, onun yanında yetişmek nasıldı; dededen toruna ilim serüveni nasıl sürdü? Merhum Mustafa Asım Köksal Hocamızın kendisini torunu Doç. Dr. Asım Cüneyd Köksal ile yaptığımız sohbetle yad etmek istedik. 

Öncelikle Asım Cüneyd Köksal Hocanın hocalık serüvenini öğrenelim.

1999’da Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden mezun oldum ve 2007 yılında doktoramı tamamladım. Bu arada çeşitli yayınevlerinde editörlük ve yayın yönetmenliği yaptım, rahmetli dedemin eserlerini yayına hazırladım. 2008’den itibaren İSAR’da (İstanbul Araştırma ve Eğitim Vakfı) koordinatör ve hoca olarak çalıştım. Diğer bazı eğitim kurumlarında da dersler verdim, bilhassa fıkıh ve fıkıh usulü hakkında. 2012 yılından itibaren de İstanbul 29 Mayıs Üniversitesi’ndeyim. 2014 yılında doçent ünvanını aldım ve İslam hukuku alanında çalışmalarıma devam ediyorum.

İslam hukukunda spesifik olarak hangi alanlara eğiliyorsunuz?

Ben doktoramı fıkıh usulü hakkında yaptım. Doktora sonrasında da İslam kamu hukuku ve siyaset düşüncesi üzerine eğildim. Nitekim son çıkan kitabım da Osmanlı döneminde siyaset-i şer'iyye, yani Osmanlı’da hukuk ve siyaset ilişkisi üzerine. Dolayısıyla ağırlıklı olarak fıkıh usulü ile İslam kamu hukuku ve yine bu çerçevede İslam ahlak ve siyaset düşüncesi üzerinde çalıştığımı söyleyebilirim, tabii biraz Osmanlı ağırlıklı.

Peki hocam, sebeb-i ziyaretimiz olan Mustafa Asım Köksal Hocamıza gelirsek… Torunu Asım Cüneyd Köksal’ın gözünden Mustafa Asım Köksal’ın hayatını dinlemek isteriz. 

Benim açımdan dedemin hayatı bir azim ve gayretin hikâyesi. 1913 yılında doğmuş. 1. Dünya Savaşı ve Kurtuluş Savaşı yıllarında, Develi’de babasız büyüyen bir insan, çevresinde hiçbir ilmi ortam yokken, ona rehberlik edecek bir hoca bulunmazken ve yokluk çekerken büyük bir öğrenme açlığına sahip. Eline ne geçerse okuyor. Develi müftüsünden istifade etmeye çalışıyor, mukaddimat-ı ulûm dediğimiz temel İslami ilimlere giriş kitaplarını onunla okuyor. 20 yaşına geldiğinde de birtakım sorular, şüpheler arız oluyor. Sorduğu kimseler ona tatmin edici cevaplar veremiyorlar ve “sen Ankara’ya git” diyorlar. Diyanet İşleri Başkanlığı orada yeni yeni teşekkül etmiş, “büyük hocalar var, onlara sorarsın” diyorlar. İşte 20 yaşında Ankara’ya geliyor.

Babası, dedemin kendisi 6 aylıkken çalışmak için Arjantin’e gitmiş ancak 22 yaşına gelene kadar dönmemiş.

Hocam burada bir parantez açalım, çünkü sorularımdan biri bu noktaya dairdi. Neden Arjantin? Biraz sıradışı geldi.

60’larda nasıl Almanya’da bir yabancı işçi akımı varsa herhalde o dönemde de –küçük de olsa- Arjantin’de öyle bir akım var. Dedemin babası da gittikten sonra burada savaş kopunca bir şekilde dönememiş ve oraya yerleşmiş.

Anladım hocam. En son dedeniz 22 yaşına gelene kadar babası dönmemiş diyordunuz.

Kendisi 22 yaşına gelince bir anda “baban bu işte” demişler. Tabii babaya en çok ihtiyaç duyduğu yıllar geride kaldıktan sonra…

Dedem Ankara’ya gelince kalıyor. Diyanet İşleri’nde bir katiplik imtihanına giriyor ve kazanıyor. O zaman Birinci Reis Rıfat Börekçi var, onunla beraber çalışmaya başlıyor. Emekli olana kadar 31 sene orada çalışıyor. Bu arada kendini yetiştirmek için oradaki hocalardan istifade ediyor. Hüsnü Lostar Hocaefendi var, ondan eserler okuyor. Rahmetli Nevzat Yalçıntaş ile bir röportaj yapmıştık vaktiyle. “Ben o zaman ortaokul talebesiydim. Rahmetli Asım Ağabey 30’lu yaşlarda bir memurdu. Sabahları erkenden kalkıp hocadan ders alırdık. En yaşlı talebe Asım abimizdi ama en itinalı, en gayretlisi de oydu.” demişti. İşte çalışkanlığı, azmi, gayreti Mustafa Asım Köksal’ın karakteristik özelliğidir. Basılmamış bir hatıratı vardı, ben onun büyük bölümünü kendi kitabımda kullandım. Orada, Rıfat Börekçi’ye gelen eski bir tapu belgesi ile alakalı bir anısı var:

Rıfat Börekçi’ye bir tapu senedi gelmiş. Kelimelerin yarısı var, yarısı yok. “Sen bunu çözersin” deyip dedeme vermiş o da. Dedem de sabaha kadar uyumadan çözdüğünü söylüyordu. Halbuki o yazı çeşidini hiç bilmiyor, yapamadım deyip geri getirme imkanı da vardı. Ama o önce o yazı çeşidini öğreniyor birkaç saat içinde. Öğrenmek de yetmiyor, baş tarafı olmayan kelimeleri bir şekilde gayret edip çözüyor. Sonra çözdüğü tapuyu götürünce “aferin” aldığını yazmış hatıratta. Oradan şöyle bir sonuç çıkarmış: “İnsan azmettiği zaman yapamayacağı hiç bir şey yok.”

Ben doğduğumda da dedem rahmetli 63 yaşındaydı. Benim küçüklük yıllarımda “İslam Tarihi”nin son ciltlerini yazıyor, devamlı çalışıyordu. Ama bizimle de ilgilenir, bize büyük insan gibi muamele ederdi. Bunu hiç unutmuyorum. 8-10 yaşlarında çocuklar olmamıza rağmen karşısına alır, bize ciddi ciddi şeyler anlatırdı. Daktilosunu kullanmayı çok severdim, titiz olmasına rağmen buna müsaade ederdi.

Mustafa Asım Köksal deyince karşımıza çıkan her yazının en çok vurguladığı nokta onun çalışkanlığı. Bazı kaynaklarda günde 15 saat çalıştığı yazıyor. Bu doğru mu?

Doğru, yani benim hatırladığım ömrünün son 10-15 senesinde (70-85 yaşları arasında) sabah namazından sonra yatar, 8-9 gibi kalkar; kısaca bir şeyler yedikten sonra akşam namazına kadar –yemek ve namaz gibi ihtiyaçlar haricinde- fasılasız çalışırdı. O yaşlardaki temposu oydu, akşam namazından sonra yorulurdu. Ama daha önceki yıllarda sabah namazından yatsı namazına kadar çalışırmış. Bana sık sık şöyle yakınıyordu: “Artık yaşlandım. Namazdan sonra 1-2 saat daha uyuma ihtiyacım oluyor. Akşamdan sonra da yoruluyorum.”

Özellikle 1964 yılında memuriyet hayatı sonra erdikten sonraki 30 yıllık temposu sabah namazından yatsıya kadar çalışma şeklinde oluyor. Zaten memuriyetten ayrılmasının sebebi de İslam Tarihi’ni yazabilmek. Bir adanmışlık hikâyesi onunkisi. Bunu her hâliyle de görürdünüz. Çevresinde olaylar olup biterdi, çocuklar doğar, büyür, evlenirler ama o hep vazife şuuruyla devam ederdi. Fakat dünyadan kopuk da değildi.

Aslında bu noktada bir genç olarak şunu merak ediyorum: Bir yandan 15 saat civarı çalışılacak, bir yandan da hayattan kopuk olunmayacak. Tahayyül etmekte zorlanıyorum, nasıl oluyordu?

Yazları 1 ay, en azından 2-3 hafta memleketine giderdi. Tabii onun dinlenme tarzı –ilim adamlarının dinlenme tarzı- da şu şekilde oluyordu: Bir yere giderken elinizdekini bırakıp başka bir şey okumak. Yine boş durmazdı fakat tebdil-i hava yapardı, sıla-ı rahim yapardı. Kayınpederi ve kayınvalidesi hayattaydı, onları ihmal etmez, ziyaret ederdi. Bunların dışında, evde kendisini ziyarete gelenler olduğunda çalışmasının ortasında da olsa ara verir, konuklarla sohbet ederdi. Randevusuz geldin gibi bir tavrı yoktu. Hatta kendi eliyle hizmet ederdi. Velhasıl insanlarla irtibatı vardı. İnsanlara İslam’ı ve Peygamberimizin hayatını anlatmayı kendi misyonunun bir parçası olarak gördüğü için kendini bir yere kapatmazdı. Tüm boyutlarıyla örnek insan olmaya çabalardı. Mesela bir kez beraber Cuma namazına gitmiştik. Hoca yok, gelmedi, 5-10 dakika geçti. Kendisi geçti kıble tarafına, anlatmaya başladı. Daha ezana 10-15 dakika var, insanlar boşa beklemesin istedi. Bu, vefatından 1-2 sene önceydi.

Vefatına kadar gayreti hiç tükenmedi. Vefat edeceği hastaneye kaldırıldığı gün bir şiir yazıyordu “Ahiret Yolculuğu” adında. Esasında mensur yazacağı bir eserdi ancak fazla ömrü kalmadığını düşününce manzuma çevirmişti. O gün de sabahtan Cuma namazına kadar çalışmış devamlı, 15 beyit falan yazmış. Sonra namaza giderken yere yığıldı, hastaneye götürdüler. 9 gün sonra da vefat etti. Yani sağlıklı olduğu son güne kadar çalışmasını bırakmadı.

Tabii ki benim için onunla olmak büyük bir mazhariyetti, kendisinden çok istifade ettim. İnsani yönleri de çok önemliydi. Ben çocukken bana büyük bir insan olarak muamele etmesi… Sonra; kendi eşi, çocukları, torunları da olsa kimseyi rahatsız etmeme kaygısı… Hep böyle bir kaygısı vardı. Vefatından bir sene evvel halamın evindeydik. Ben ona hizmet edeyim diye aynı odada kalıyordum. Erkenden kalkardı, uyuyamazdı. Fakat dizleri çok sorunluydu, tek elle trabzanı dahi tutsa inemiyor, destek gerekiyor. Ancak ben uyuyorsam beni uyandırmak yerine iki eliyle trabzanı tutup güçlükle inmeye çalışıyordu. 1-2 defa sesini duyup onu yakaladım, yardım etmeye çalıştım. Çok ihtiyatlı bir insandı. Bunun dışında ibadet hayatı fevkaladeydi. Ahlakı özeldi. Bunları söylemek lazım, bizim bugün kitaplarda bir menkıbe gibi okuduğumuz ilmiyle âmil İslam âlimi tipinin bir örneğiydi.

Siz de ilim adamısınız. Dede Köksal’dan torun Köksal’a bu zincir nasıl devam etti?

Kitap okuma sevgisi, Allah’ın bir lütfu olarak çok küçük yaşlarımdan beri içimde vardı. Dedemin kütüphanesi benim için büyük bir dünyaydı. Özellikle anlamaya başladığım yıllarda kendimi büyük bir hazinenin içinde hissederdim. Tabii o da beni çok teşvik ederdi, bana çocukken dahi yaşıma uygun kitaplar verirdi. Burada öbür dedemden de bahsetmem lazım. Allah rahmet eylesin, öteki dedem Fehmi Kuyumcu hem bir yazardı hem de büyük bir kitapseverdi ve ben küçükken o da bana yaşıma uygun kitaplar alırdı. İki dedem de bana çok özel bir katkıda bulundu. Bu yüzden benim için dede kelimesi, anamın-babamın babası mefhumundan daha öte bir anlama sahiptir. Allah ikisine de rahmet eylesin…

Yavaş yavaş dedemin yazdığı kitapları okudum, sonra onun eserlerini yazarken faydalandığı kitaplara bakmaya çalıştım. Sonra ben ilahiyat fakültesine girip yavaş yavaş Arapça ve Osmanlıca öğrenince, dedem bana başka kitaplar hediye etmeye başladı. Vefatından sonra da bazı kitaplarını bana vasiyet etti. Bir bölüm kitabını da ben İstanbul’dayım, göz kulak olurum diye Marmara İlahiyat Fakültesi Kütüphanesi’ne bağışladı.

Dedemin şahsiyeti ve dedemin kütüphanesi… Bunlar beni çok etkiledi tabii ki. Sık sık vurguladığı bir şey vardı: İslam’ı ana kaynaklarından öğrenmek. Bu mefhum bende yer etmiştir. Allah’ın lütfuyla da bu yola girmiş olduk. Annem babam benim hakkımda başka şeyler düşünüyordu ama hayırlısı böyle olmuştur inşaallah diyelim.

Dikkatimi çekti, “çocukken yaşıma uygun kitaplar verirdi” dediniz. Neydi yaşınıza uygun gördüğü kitaplar?

Ahmet Efe’nin derlediği “Çocuklar Güle Benzer” diye bir antoloji vardı, onu verdiğini hatırlıyorum. Açıp açıp okurdum onu, içinde dikkat çekici hikâyeler vardı, mesela Mehmed Akif’ten güzel bir parça, ufak bir şiir… O yaşta anlayabileceğim tarzda bazı dini mesaj veren eserler ya da dilimizi geliştireceğimiz bazı edebi eserler verirdi. Mesela Fehmi dedem de bilimsel bazı kitaplar getirirdi. Onun bana verdiği Meraklı Bilgiler Ansiklopedisi, Müslüman İlim Öncüleri Ansiklopedisi isimli eserleri hâlâ kütüphanemde saklarım. Jules Verne’in öngörülü bir insan olduğunu düşünerek, hayal gücümüz gelişsin diye onun kitaplarını alırdı bana mesela.

13-14 yaşlarına geldiğimde Mustafa Asım dedemin kendi eserlerini de okumaya başladım. Peygamberler Tarihi isimli eseri ilk baskısını ‘90 yılında yapmıştı, onu okumuştum. ‘94 yılında Kitab ve Sünnet isimli eserini tamamladığında, henüz basılmadan önce daktilo nüshasını bana okutmuş ve fikrimi sormuştu. İslam Tarihi’ni devamlı okur ve karıştırırdım.

Mustafa Asım Köksal’ın Ankara’ya gittikten sonra nasıl eğitim aldığı, nasıl bir hoca olduğu kısmına değinemedik.

Orada çok okuyor. Mesela bir oturuşta 500 sayfalık bir kitabı okuyup kalkabildiğini söylerdi. Hatta bir gün, “Aşırı okumaktan beynimden yanık paçavra kokusu gibi bir koku geldiğini hissedip korktum, kendimi yavaşlattım” demişti. Tabii bu yoğun okuma faaliyeti kendisini geliştiriyor.

Kurumsal bir eğitim almıyor mu?

Ankara’dan önce Develi müftüsünden mukaddimat-ı ulûm okumuştu. Ancak lise ve üniversite şeklinde eğitim hayatını devam ettiremiyor. Bir askeri liseye gitme isteği varmış lakin prosedürel işlemleri yetiştiremediği için olmuyor. Tabii sonraları gitmemiş oluşunun hakkında daha hayırlı olduğunu belirtiyordu.

Ankara’da Osmanlı bakiyesi hocalardan çok istifade etmiş. Bu noktada Hüsnü Lostar Hoca’nın ismi çok önemli. Diyanet İşlerinin Reisi Rıfat Börekçi var, Ferit Kam var ki Mehmed Akif’in yakın dostu olan bir filozof-şair. Ordinaryüs Profesör Şerafeddin Yaltkaya dedemi çok severmiş. Daha sonra Ahmet Hamdi Akseki ile de bir teşrik-i mesaisi var. Dedem bu hocaların hepsinden istifade ediyor, eksi usûl metin okumaya yönelik medrese tarzı eğitimini sürdürüyor. Öte yandan bireysel olarak kendisini geliştirmeye de devam ediyor. Yazı hayatına başlaması da Mehmet Akif’in tesiriyle manzum eserler yazmasıyla oluyor. Safahat’ın birçok pasajını ezbere bildiğini söylerdi.

Kendisinin yetiştirdiği talebeler var mı?

Eski usûl icazet vermek şeklinde yok. Ancak yanında bulunan, sohbetlerine gelen, buralarda yetişen bir grup insan vardı çok kalabalık olmasa da. Aynı zamanda bir sufi olarak kendisi sohbete ağırlık verirdi. Âlim olmasının yanında az bilinen bir özelliği sufiliğidir.

Ancak Mustafa Asım Köksal’ın talebeleri şeklinde devam eden bir grup yok değil mi?

Hayır, böyle bir grup şu an aktif değil.

Kendisinin Siyer çalışması çok önemli şüphesiz ki. Dürüst olmak gerekirse bu eserine dair ne sorabilirim bilmiyorum ama röportajda bir şekilde değinmek gerektiğini de düşünüyorum. Neticede dünya çapında ödül almış bir eser. Siz bu konuda bir şey not etmek ister misiniz?

Belki çok fazla şey söylendiği için pek not edecek bir şey yok. Bilinen bir eser, Türkiye’nin son yarım asırlık dini yaşantısına damgasını vurmuş bir eser. Kiminle tanışsam “ben dedenizin eserini çok okudum” tarzı cümleler duyuyorum. Özellikle 70’lerden 90’lı yıllara kadar hemen hemen her dindar ailenin evine girmiştir muhtemelen.

Hayatının son 8 yılını tekrar bu eseri yazmakla geçirdi. 18 ciltlik bir takım ortaya koyduktan sonra baştan ele aldı. Az bir miktar da olsa ihtisar etti, yeni kaynakları değerlendirdi. Şu an o hâliyle basılıyor. İlk halindeki bazı basım hataları vs. düzeltildi. İçerisindeki reddiye bölümü vardır 2 cilt, onu takımdan çıkarıp ayrıca hazırladı. 15 sene sonra –birçok yayıncıyla uzun yıllar görüştükten sonra- İz Yayıncılık’ta bastırabildik biz de Caetani’ye Reddiyeisimli bu eseri. Caetani, İtalyan bir müsteşrik. Zaten İslam Tarihi’ni yazma serüveni de ona reddiye amacıyla başlıyor diyebiliriz. Bu sebeple eserin içinde Caetani’ye karşı yazılan bölümler mevcuttu. Ancak ahbaplarından “Peygamberimizin hayatını okumak istiyoruz sadece, bu müsteşrikin sözlerini araya sokmasan olmaz mı?” tarzında geri dönüşler olunca o kısmı ayırma kararı aldı.

Bazen “ailesi eser üzerinde tasarrufta bulundu” tarzında şayialar duyuyorum. Bu röportaj vesilesiyle de söyleyeyim: Böyle bir şey söz konusu değil. Kendisi o 8 yılda ne yaptıysa o şekliyle yayımlanıyor eserler. Yüzde 25 oranında bir ihtisarı var eserin rahat okunması için; dediğimiz gibi Caetani bölümünü ayırdı, bazı anlatım hatalarını düzeltti; mevcut değişiklikler de bunlardır. Esasında 4 halife dönemini yazmak istiyordu, son 2 halifenin dönemindeki olaylar onu düşündürüyordu. Ama “ahir ömrümde gündemim Resulullah (sav) olsun” dedi ve o dönemde kaldı.

Kendisine yönelik eleştirileri nasıl karşılıyordu?

Şahsına dair ciddiye alınacak ilmi bir eleştiriye ben şahit olmadım. Vefatından sonra birkaç şeye rastladım sadece.

Sağlığındayken “Kendine ait hiçbir şey katmıyorsun, kaynakları konuşturup olanları aktarıyorsun” diyenler vardı. O da “Eleştiri buysa, ben bunu meziyet olarak sayıyorum. İslam tarihçisi olarak aradaki boşlukları şahsi görüşlerimle tamamlamak, tahmini şeyler söylemek yerine uzun araştırmalarla yine kaynaklardan dolduruyorum. Tarihçilik böyle bir şeydir.” diyordu. Nitekim uzun süredir kabul edilmiş bazı bilgileri bu şekilde değiştirdiği biliniyordu. Kaynak hassasiyeti ciddi bir boyuttaydı. Kendisinden değil ama onun eserleriyle fazla haşır neşir olmayan bazı kimselerden şöyle bir şey duydum: “Hoca bulduklarını topluyor.” Ben şahsen bu süreci gördüğüm için hiç de öyle olmadığını biliyorum. Bazen bir günde bir cümle yazardı 12 saat çalıştıktan sonra. Bulduğunu almak ithamında bulunanlara yönelik kendisi bir gün şöyle de bir şey anlatmıştı: “Bir gün merhum Ahmet Hamdi Akseki 15-20 sayfa bir el yazması verdi, temize çek dedi. Baktım Peygamberimizin hayatı. Sonra bir 15-20 sayfa daha geldi. Bir ayda 300-400 sayfalık bir kitap oldu. Temize çektik biz de vazife olarak, ancak ben Peygamberimizin hayatını yazmak için 35 yılımı verdim.”

Tabii ki merhum Akseki büyük bir âlim, rahmetle anıyoruz. Fakat sırf ona ait değil, başkalarının da bu şekilde eserleri var. Velhasıl bulduğunu alma tarzını benimseseydi 35 yıl sürmezdi çalışmaları. Bu tip haksız eleştiriler görüyorum. Mesela ansiklopedinin Caetani maddesinde “Caetani’ye reddiye yazdı ancak eserinin tamamını dikkate almadı” gibi bir ibare var. Caetani’nin kitabı 4 halife dönemine kadar devam ediyor. Hüseyin Cahit Yalçın, onun sadece Peygamberimizin dönemi ile ilgili bölümünü çevirmiş İtalyancadan. Şimdi rahmetli İtalyanca bilmiyorsa eserin tamamını göz önünde bulundurmak zorunda mıdır? Elimizde 10 cilt kadar çevrilmiş bir kısım zaten var, o da bu kısmı dikkate alıyor. Peygamberimizin hayatını anlatan kısım da bu kısımdır. Yapılmak istenen eleştiri, rahmetlinin kendi şartlarında olağan bir şey değil, bu sebeple anlamsız bir beklenti.

Caetani’nin eserinin geri kalan kısmı ile Türkçe kısmı konsept olarak da farklı anladığım kadarıyla.

Evet konsept de farklı, Türkçe olan kısımda Peygamberimizin dönemi var. Geri kalanı farklı dönemler.

Bir eleştiri daha vardı üslubuna dair: İslam’ı müdafaa gibi bir saiki olduğu için bunun kullandığı dile, üsluba yansıdığı söyleniyordu. İlmilik değerlendirilirken kıstas, sözü sahibine nispet etmektir. Sözü sahibine nispet etmiyorsa bir kişi, onu bulup eleştirmektir. Bunu yapıyor mu rahmetli? Yapıyor. İğneyle kuyu kazarak hem de… Reddiyesi için 5 yıl çalışmış, Caetani’nin İslam’ın temel umdelerini ve ahkâmını değersizleştirmek için bazı stratejileri var, onları bulup çözümlemiş. Bunu yaparken bazıları onun üslubunu ilmî bulmamış, varsın bulmasınlar. O, yaptığını her şeyden önce İslami bir vazife olarak görmüştü. Bu tarz eleştirileri çok sağlıklı bulmuyorum. Merhum Muhammed Hamidullah ile kıyaslanıp yapılıyor bu eleştiriler genelde. Ama merhum Hamidullah’ın yetişme tarzı, yetiştiği coğrafya, İslam Peygamberi’nin hedef kitlesinin çok farklı olduğu dikkate alınmadan bir mukayese yapılıyor. Her âlimin kendi katkılarını kendi bağlamlarında değerlendirebilmek lazım. Dedemin Hamidullah’ın İslam Peygamberi hakkında, İslamî tenkit ahlak ve adabına riayet ederek, nezih bir üslupla kaleme aldığı fakat tamamlayamadığı yarım bir eseri var, elyazmaları bende mahfuz. Belki o neşredilse eleştirinin nasıl yapılması gerektiğine dair modern bir örnek sunulabilmiş olur.

Röportaj: Deniz Baran

(Not: Bu söyleşi 10 Ocak 2017 yılında yayımlandı.)

Güncelleme Tarihi: 04 Aralık 2018, 12:50
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
Fatma Turgut
Fatma Turgut - 2 yıl Önce

Ben de bir M.Asım Köksal hayranıyım. Vesilenizle hayatını öğrenmiş oldum.İslam Tarihi de Kerbelâ da muhteşem.bir de Server yayınlarından çıkan şiir şeklinde Efendimizin A.s. hayatı var. Rabbim rahmet eyleye,Habibine komşu eyleye..

banner8

banner20