banner17

İlim ve Kültür Dünyasında Bir Dönemin Tanığı Söyleşiler

İsa Kocakaplan, bir zamanlar yayın yönetmenliğini de üstlendiği Türk Edebiyatı dergisinde 25 yıl boyunca yaptığı, yayımlandığı dönemlerde ses getiren söyleşilerini 'Ustalarla Konuşmalar' adıyla bir araya getirdi. Funda Özsoy Erdoğan, kitap hakkında Kocakaplan ile bir söyleşi gerçekleştirdi.

İlim ve Kültür Dünyasında Bir Dönemin Tanığı Söyleşiler

Türkü Söyleyen Şehirler, Kırım’ın Edebi Sesi Cengiz Dağcı gibi önemli eserlere imza atan İsa Kocakaplan,  bir zamanlar yayın yönetmenliğini de üstlendiği Türk Edebiyatı dergisinde 25 yıl boyunca yaptığı, yayımlandığı dönemlerde ses getiren söyleşilerini bir araya getirdi. Aralarında Tarık Buğra, Sevinç Çokum, Ahmet Kabaklı, Turan Yazgan, Mustafa Necati Karaer, Lütfü Şehsuvaroğlu, M. Kemal Öke gibi çok önemli isimlerin yer aldığı, alanında usta kişilerle yapılmış 16 söyleşiden oluşan Ustalarla Konuşmalar kitabı üzerine İsa Kocakaplan’la konuştuk. Böylece bir söyleşi kitabı üzerine yapılmış ilginç bir söyleşi çıktı ortaya.

Efendim 1981 yılından bu yana Türk Edebiyatı dergisi için yapmış olduğunuz söyleşileri yaklaşık 25 yıl sonra Ustalarla Konuşmalar adı altında kitaplaştırarak bir araya getirdiniz. Neyi amaçladınız bunu yaparken?

Öncelikle bu konuşmaların kaybolmamasını tabii. Yazılan her kitap, yapılan her konuşma ortaya çıktığı dönemin bir tanığı. O an’ın bir fotoğrafı. Hem yaşanan zamanın, hem de o zamanı yaşayanların o anki fotoğrafları. Bu kitaba bir albüm gözüyle de bakabiliriz.

Kitapta toplam 16 kişi ile söyleşilmiş. Şair ve yazarlardan yönetmenine, bestecisinden akademisyenine kadar pek çok kişi. Bir seçki mi hazırladınız, yoksa sizin tarafınızdan yapılan bütün konuşmalara yer verildi mi kitapta?

Kitaba girmeyen benim bildiğim bazı konuşmalar var. Ben genelde yazı ve konuşmaların birer suretini dosyalarım. Bu konuşmalar o dosyalardan çıktı. Dosyalamayı unuttuklarım olabilir. Onlar tabii olarak kitaba girmediler. Bir de bazen birkaç kişi bir sanatçımızı ziyaret edip konuştuk. Onları da kitaba almadım, birisi hariç: Prof. Dr. Ömer Faruk Akün’le yaptığımız konuşma… Onu Mehdi Ergüzel ile birlikte yapmıştık. Mehdi Bey’den izin aldım ve konuşmaya kitapta yer verdim. Mesela Türk Düşüncesi dergisinde yayınlanmış üç uzun ve güzel konuşma bu sebeple kitaba girmedi.

Niçin “Ustalarla Konuşmalar”? Söyleşi yapılan kimliklere bakarak bu sorunun cevabını okurdan mı bekliyor acaba İsa Kocakaplan?

Kitabın adını çok düşündüm. Kitap ismi, içeriği kadar, belki ondan daha fazla önemli. İlk bakışta okuyucuyu çekecek bir isim olmalı ve bu isim içeriği de yansıtmalı… Ustalarla Konuşmalar ismi, kitabın içeriği ile örtüşüyor sanıyorum. Yer alan isimlerin her biri kendi alanlarının ustası. Burada bir tevarüdü de belirteyim. Kitabın ismini verdikten ve sosyal medyada paylaştıktan sonra içime bir kurt düştü, acaba bu isimde başka bir kitap var mı diye… Baktım var. Ressam Nurullah Berk’in Avrupalı ressamlarla yaptığı konuşmaları topladığı bir kitabı da aynı adı taşıyor. 1971 yılında yayınlanmış. Bunu görünce biraz içim burkuldu, ama isme kıyamadık, aynı kaldı.

Aslında konuşmaların bir kısmı mülakat bir kısmı da röportaj tekniği ile yapılmış. Bunun nedenini merak ettik. Söyleşi yaptığınız kişinin samimiyeti ile ilgisi var mı?

O tamamen benimle ilgili. Dergiciliği kendinizden biliyorsunuz. Çoğu zaman yazılar ve vakit sıkışır. Bir an önce yetiştirmeniz gerekir. Dar vakitte yapılmış konuşmalar mülakat tekniği ile verildi. Eğer zaman varsa ben oturup konuşmanın zevkini çıkardım. Onları röportaj tekniği ile yazdım. Bu iki teknik arasındaki fark artık kalkmış görünüyor. Ama röportaj türünün devam etmesi lazım. Çok önemli usta röportajcılar çıkarmış bir türdür bu. Ruşen Eşref’ten Yaşar Kemal’e kadar diyelim. Diğerlerini meraklıları bulsun.

Kendi şahsıma röportaj tekniği ile yapılmış söyleşileri daha sıcak bulduğumu belirteyim. Sanki röportajda soruyu soran ile cevabı veren arasında duygusal bir bağ da oluşmuş böylece. Elbette bu sıcak bağ, okuru da dolaylı yoldan etkiliyor sanki?

Evet, röportajı hazırlarken konuşmayı yeniden yazıyorsunuz. Böylece konuştuğunuz usta ile beraberliğiniz daha uzun sürüyor ve dolayısıyla samimiyet ve duygusallık artıyor. Röportaj, mülakata göre daha öznel. Konuşmayı tekrar tekrar okuyorsunuz ve ben bu soru ve cevapları nasıl kurgularsam daha iyi okunur, anlatılanlar daha çarpıcı hâle gelir diye düşünüyorsunuz. Dolayısıyla kurgulanmış ve montajlanmış bir metin çıkıyor ortaya. Metne kendinizden daha çok unsur katmak zorunda kalıyorsunuz. Konuşmacının söylediklerine müdahale etmiyorsunuz, ama size ait bir metin çıkıyor ortaya. O röportajın yazarı siz oluyorsunuz. Bu yakınlaşma okuyucuya da yansıyor elbette.

Sayın Hocam, Türk Edebiyatı dergisi, sizin de bir dönem yayın yönetmenliğini yaptığınız bir dergi. Bu kitapta yer alan ve önce Türk Edebiyatı dergisinde yayımlanan söyleşilerde konuşacağınız kişileri seçerken neye göre hareket ettiniz?

Yine dergicilik yönlendiriyor bunu. Ödül alan bir sanatçı, gündemi ele geçiren bir film veya dizi, bazen gündeme oturan bir tartışma, bazen bir vefat… Bazen de unutulmuş bir sanat dalı veya değer, bu konuşmalara yön veriyor.

Tabii konuşacağınız kişinin ele aldığınız konuda yetkin olması çok önemli. Bazen de kamuoyunda yaygın bir kanaati değiştirebilmelisiniz. Mesela Mehmet Kaplan Hoca hakkında Ömer Faruk Akün Hoca ile yaptığımız konuşma böyle bir özellik taşır. Hal-i hayatlarında iken bu iki hocamızın araları biraz serin sanılırdı. Ama yapılan konuşma gösterdi ki Akün Hoca, Mehmet Kaplan’ı yakından izliyor ve biliyor. Bence Mehmet Kaplan hakkında en geniş ve bilinmeyen konular bu konuşmada mevcuttur.

Benim kadar sanırım kitabı okuyanlardan da merak edenler vardır: Söyleşi yaptığınız 16 kişiden söyleşi sonrasında şahsiyetinden fazlasıyla etkilendiğiniz, sizin kişiliğinize olumlu etkisi olanlar oldu mu?

Kitapta yer alan 16 değerli ustadan çeşitli şekillerde etkilenmiş ve istifade etmişimdir. Bunlardan bazıları hocam olmuşlardır. Bazılarının eserleri beni etkilemiştir. Bazılarının yaptıkları çalışmalar fikir ve kültür hayatımızı etkilemiştir.

Konuşulan ustaların hepsi alanlarında yetkin insanlardır. Ahmet Kabaklı Hoca ile uzun yıllar birlikte çalıştık. Akün Hocanın öğrencisi oldum. Hem lisansta hem yüksek lisansta. İnci Hanımın da öğrencisiyim. Mezuniyet tezimi ondan yaptım. Beni Cengiz Dağcı’ya yönelten İnci Enginün hocam olmuştur. 1979 yılında yaptığım mezuniyet tezi sonradan 2010 yılında Cengiz Dağcı’nın bir monografisi halini almıştır. Turan Yazgan, Tarık Buğra… Özetle kitapta yer alan bütün isimlerle bir yakınlığım olmuştur ve kendilerinden mutlaka faydalanmışımdır.

Bugünden baktığınızda keşke şu soruyu da sorsaydım dediğiniz konuşmalar da var mı kitapta?

Elbette ilk yıllarda yapılan konuşmalarda sorular daha dar kapsamlı. Bu kitap benim de gelişme çizgimi gösteriyor. O açıdan da bakmak lazım. Mustafa Necati Karaer röportajı daha kapsamlı olabilirdi. Hisarcılar ve Hisar dergisi ile ilgili sorular da sorabilirdim kendisine. Haydar Sanal ile yaptığım konuşma da daha kapsamlı olabilirdi. Ama bunlar benim ilk konuşmalarımdır. Sonrakilere bakıyorum, bayağı kapsamlı konuşmalar olmuş. Kitabı hazırlarken ben o konuşmaları gerçekten ilgi ile tekrar okudum.

Kitapta yer alan ilk söyleşiyi yaptığınızda henüz 25 yaşındaymışsınız. Hem de çok değerli bir şairle, Mustafa Necati Karaer ile yapılmış bu söyleşi, şiir üzerine. O zaman Karaer 52 yaşındaymış ve sadece şiir üzerine değil, hayat üzerine de önemli sözler sarfetmiş. “Hayat hızlanmıştır. Okumak, düşünmek, sevmek için vakit az.” diyor Karaer sizin bir sorunuz üzerine.  Şimdi siz de o şairin yaşını yaşamışken artık dünya zamanında, bu sözlerin derinliği sizin için ne ifade ediyor bu yaşınızda?

Cahit Sıtkı ile cevap verelim:

Gökyüzünün başka rengi de varmış! 
Geç fark ettim taşın sert olduğunu. 
Su insanı boğar, ateş yakarmış! 
Her doğan günün bir dert olduğunu, 
İnsan bu yaşa gelince anlarmış

Günlük meşgalelerin, kavgaların, hırsların dışına çıkıp kalıcı eser vermek gerektiği ileri yaşlarda anlaşılıyor. Herkes tarafından anlaşılıyor mu orası meçhul. Cahit Sıtkı 35 yaşında anlamış. Bence erken anlamış.

Burada Karaer’in verdiği cevabı şimdi alsam, arkasından başka sorular gelirdi mesela… Modernizmle ilgili sorular sorardım kendisine. Şairin modernizme bakışını daha iyi ortaya koyabilirdik. Bu da onun eserlerinin daha iyi anlaşılmasına kapı aralayabilirdi. “Kerem ile Aslı”yı yeniden yazması, Karacaoğlan hakkında bir kitap hazırlaması belki de modernizmden kaçışın sonuçları idi. O cümleyi söyleyen, o derinlikteki bir insanın, modernizm konusundaki görüşleri daha geniş alınmalıydı. Tabii bunu şimdi düşünebiliyoruz.

Kitapta yer alan en uzun söyleşilerden biri hocanız Ömer Faruk Akün ile yapılmış. Akün Hoca bu söyleşide kendi hocası Mehmet Kaplan’ı anlatmış onun ölümünün ardından. Bu yaz vefat eden Ömer Faruk Akün’ün ölümü üzerine de siz bir yazı yazdınız Türk Edebiyatı dergisinin Temmuz 2016 tarihli sayısında ve bu söyleşi de yeniden yayımlandı dergide. Bu çok anlamlı geldi bana. Siz ne dersiniz bu konuda?

O söyleşi Akün Hocanın ufkunu, mütebahhir ilim adamlığını ve Mehmet Kaplan Hoca hakkında bilinmeyen noktaları anlatan önemli bir belge artık. Tekrar tekrar okunmasında fayda var.

Bu konuşma Kaplan Hoca için de Akün Hoca için de önemli bir vesikadır artık. İyi ki o konuşmayı yapmışız. Akün Hocayı konuşturmak kolaydır. Ancak konuşmasını yazı haline getirmek ve o yazıyı bir dergide yayınlamak hayli müşkül bir iştir. Hele yazıyı yayınlamak için Akün Hocanın prosedürüne tâbi olursanız belki de o konuşmayı hiç yayınlayamazsınız.

Biz gençliğin verdiği heyecan ile, dergiciliğin dayattığı acelecilik ile bir hata yaptık, ama bu hata bize nefis bir konuşma kazandırdı. Akün Hoca bant çözüldükten sonra konuşmayı ben bir göreyim, sonra yayınlarsınız dedi. Ama bu görüş en az üç ay geciktirirdi yazıyı. Biz ise konuşmayı on gün sonra çıkacak sayıda (Mart 1986) yayınlamak zorunda idik. Yayınladık ama, dergi çıktıktan 15 gün sonra 21 sayfalık bir tashih metni gönderdi Hoca. Bu onun en hızlı yazdığı yazıdır sanırım. Biz 17 sayfalık bir metin oluşturmuştuk. Buna 21 sayfalık bir düzeltme geldi Hocadan. O düzeltmeleri metne işledik ve Mayıs 1986 tarihli Türk Edebiyatı’nda konuşmayı tekrar yayınladık. Akün Hocanın vefatından sonra yayınlanan konuşma işte bu konuşmadır. Ebedi âleme göç eden iki değerli hocamızı bir kere daha anmış olduk böylece…

Yine Akün Hoca ile yaptığınız söyleşiden devam edecek olursak; Akün Hoca, Yunus Emre’nin Mehmet Kaplan üzerindeki etkisini kastederek, “Çok evvelden gelmiş bir kişi, eserleriyle çok sonrakilere üstatlık edebilir” diyor. Siz de katılır mısınız Akün Hoca’nın bu görüşüne?

Elbette. Hoca önemli bir tespit yapıyor. Kültür geçmişten geleceğe akan bir nehir gibidir. O nehirden içen herkesi etkiler. Ayrıca Kaplan Hoca da Yunus üzerine çok yazı yazdı. Yanlış hatırlamıyorsam, Dergâh Yayınları bu yazıları bir araya topladı ve iki tane kitap yayınladı yakın zamanlarda. Gerçi 2 kitapta birbirinin aynı olan yazılar çoğunlukta. Ama Kaplan Hocanın Yunus hakkında yazdıkları hacimli bir kitap tutarındadır. Bir de hocanın yazıları düşünce ürünü yazılardır. Bu bakımdan 20. yüzyılda Yunus Emre’nin yeniden değerlendirildiği yazılar olarak bakabiliriz bunlara. Yunus’un yüzyıllar sonrasına seslenişidir bu yazılar. 

Bazı söyleşilerin içeriğinden de bahsedelim isterim. Örneğin İnci Enginün Hoca ile “Şair-i Azam” Abdülhak Hamid Tarhan üzerine söyleşmişsiniz. Enginün’ün, bu söyleşide gençlerin kelime hazinesinin fakirliğinden dem vurduğunu görüyoruz. Siz de bir akademisyen olarak, şimdi, Enginün’ün gençlerle ilgili bu karamsar yorumuna katılıyor musunuz?

Bu yorum karamsarlığı değil, bir gerçeği ifade ediyor. Ben üniversitede öğrencilere Beş Şehir’i ballandıra ballandıra anlatıyorum, mutlaka okumanız gerekir diyorum. Bazen kitabı aldırıp okutuyorum. Okuyanın yüzü bir karış asık. Hocam bir şey anlamadık diyorlar. Durum bu… Çok satan kitaplara bakın, genelde kolay okunan, yani kelime dağarcığı sınırlı kitaplardır. Bir önceki soruda bahsettiğim nehrin kaynağından gelenlerle de beslenmek gerekir. O zaman bizim yaşımız büyür; bin, iki bin olur. Aksi halde 60-70 sene yaşar gideriz.

Kitapta yer alan söyleşilerden biri de Azeri şair Sabir Rüstemhanlı ile yapılmış. Bu söyleşiyi diğerlerinden farklı kılan, Rüstemhanlı’nın sorularınıza verdiği cevapların Azeri Türkçesi ile yayımlanmış oluşu. Dergide de söyleşi 1987 yılında yine bu şekilde mi yayımlanmıştı?

Evet dergide aynı şekilde yayınlanmıştı. Röportajların diline hiç dokunmadım. Sadece yazım hatalarını düzelttim. 1990 yılından önce Azerbaycan ve diğer Türk ülkelerinden insanlarla bağlantı kurmak imkânsız gibiydi. Sabir Rüstemhanlı, Bahtiyar Vahapzade, Memmed Aslan bu zinciri kırabilen birkaç kişi arasındadır. Daha önce söylediğim gibi söyleşi, yapıldığı zamanın ve an’ın fotoğrafıdır. Rüstemhanlı söyleşisinde, o hasretin fotoğrafını görürsünüz, sesini duyarsınız. Tabii Azerî Türkçesi ile…

Bu söyleşiden, o yıllarda Azerbaycan’da şiir kitaplarının normal tirajının 7000 adet olduğunu öğreniyoruz. Yine Kabaklı Hoca ile yaptığınız Azerbaycan üzerine söyleşide de aynı konu üzerinde durulmuş.  Azerbaycan’ın nüfusu 10 milyon bile değilken üstelik… Bizim ülkemizde 1000 adetlik baskı sayısı dahi şiir kitaplarından esirgenirken. Buradan yola çıkarak bizim ülkemizde kitaba verilen değer konusunda neler söylemek istersiniz?

Buna o zaman ben de hayret etmiştim. Ama sonradan başka türlü değerlendirmek gerektiğini anladım. Sovyet Bloğu ülkelerinde yayıncılık tek elde toplanmıştı. Devlet yayın yapıyordu ve kitap çeşidi sınırlı idi. Onun için basılan kitapların tirajı yüksek oluyor ve aynı zamanda okuyucu buluyordu. O yıllarda Azerbaycan’da basılan tüm kitapların toplamı ile Türkiye’de basılan tüm kitapların toplam tirajını kıyaslarsak, daha objektif bir sonuca varabiliriz. Belki o zaman moralimiz biraz düzelir.

Nejat Diyarbekirli ile yapılan söyleşiye de değinmek istiyorum. Bu konuşmadan öğrendiğimiz üzere Orhun Abideleri’nin durumu hayli üzecektir okurları. Merak ediyorum;  bu röportaj sonrası Moğolistan sınırları içinde kalan bu önemli abidelerin muhafazası üzerine olumlu bir gelişme olmuş muydu?

Bence o röportajda, başka önemli bir konu olan Türk Kültür Tarihi Müzesi projesi vardır. O hâlâ gerçekleşmedi. Bu müzenin gerçekleşmesi gerekir. İstanbul’daki 1453 Müzesini biliyorsunuz. O kompozisyonda, Hunlardan günümüze kadar Türk tarihinin verildiği bir müze projesi. Hâlâ heyecan verici. Bunun mutlaka gerçekleşmesi gerekli.

Orhun Abideleri artık kurtuldu. Yerlerine kopyaları dikildi ve asılları bir müze içinde sergileniyor. Restorasyonları yapıldı. Bu açıdan TİKA’ya teşekkür borçluyuz.

Yine Orhun Abideleri kadar bizi, millet olarak hem geçmişimizi hem de geleceğimizi ilgilendiren hazine-i evrak üzerine o dönemin Başbakanlık Arşivi genel Müdürü Doç. Dr. İsmet Miroğlu ile yapılan röportajınız. Miroğlu’nun arşiv dokümanları üzerine söyledikleri bir hayli düşündürücü: “Arşiv depo değil, hazine-i evraktır.” Sanki bu röportajın yapıldığı yıllarda daha yeni yeni bunun önemi kavranıyor gibi?

Rahmetli İsmet Miroğlu ile yapılan röportaj da önemlidir. Ermeni Asala teröristlerinin büyükelçilerimizi katlettikleri yılların ardından, Ermeni tezlerini çürütmek için arşive önem verilmeye başlanmıştı. O zamanın fotoğrafıdır bu konuşma. Arşiv bir milletin hafızasıdır. Milletin ve devletin. Arşivini kaybetmiş devlet, hafızasını kaybetmiş bir insana benzetilebilir, ama bu dar kapsamlı bir benzetmedir. Diğeri neticede bir insandır, kendisini ve yakın çevresini etkiler. Ama devletin hafıza kaybı milleti ve tarihi etkiler. Hele Osmanlı gibi üç kıtada hükümran olmuş bir devletin hafıza kaybı, bugün ondan doğmuş 30 civarında devletin hafızasını da etkiler. Bu bakımdan Osmanlı arşivleri sanıldığından çok daha büyük öneme sahiptir.

Rahmetli Miroğlu Hoca bunun bilincinde idi. Osmanlı arşivleri gün geçtikçe daha çok faydalanmaya açılıyor, teknoloji ile donatılıyor, belgelere ulaşmak kolaylaşıyor. Bizim yaptığımız röportaj bu konunun önemine dikkati çeken ilk konuşma olarak değerlendirilebilir.

Yine aynı röportajınızda sizin okura söyledikleriniz: “Arşivde kazanılacak zafer, bizim hafızamızı yerine getirecektir.” Ve hafızası yerine gelen Türk aydınının çifte standartlardan, komplekslerinden kurtulacağı görüşündesiniz. Söyleşinin yapıldığı 1987 yılından bu yana hâlâ aynı fikirde misiniz?

Elbette bu çok önemli… Arşivsiz devlet ve millet hafızası olmaz. Arşivinizi bilmezseniz tarihinizi bilmezsiniz. Tarihinizi bilmezseniz, kim olduğunuzu bilmezsiniz. Bu da aşağılık kompleksi yaratır. Yine bir insan ölçeğinde anlatalım. 40 yaşında bir insan hafızasını kaybederse ne hâle gelir. Evinin yolunu bulamaz, bildikleri silinince çocuktan ne farkı kalır? Arşivini muhafaza edemeyen, değerlendiremeyen, faydalanamayan millet, tarihi birikimini sıfırlar. Yeni yetme topluluklardan bir farkı kalmaz. O millete mensup olanlar da sürekli başka milletlere öykünürler.

Biraz da Tarık Buğra ile yapılan söyleşiye değinelim isterim. Bu konuşmadan anlıyoruz ki Tarık Buğra, sol kesimin eleştirilerinden bir hayli mustarip. Konuşmanızın son sorusuna verdiği ironik cevap da bunu ortaya koymak için sanki?

Eleştirmenlerden dertli diyelim. Tarık Buğra o konuşmadaki ilk sorudan etkilenmişti. Konuşmanın üzerinden 15 gün geçtikten sonra Türkiye gazetesinde bir yazı yazdı. Yazının başlığının şöyle olduğunu hatırlıyorum: “İki konu, biri özür dileyerek”. Meraklısı bulup okuyabilir. Tabii eleştirmek, bir eser ortaya koymaktan daha kolay…

Ama aynı Tarık Buğra’dan da Sevinç Çokum, yazarlık hayatının başında destek görmemekten şikâyetçi, yine sizinle yaptığı konuşmadan öğreniyoruz bunu. Kabaklı Hoca’dan destek alırken, Tarık Buğra’nın yazdıklarına tepkisizliği karşısında, söyleşi yaptığınız 2003 yılında hâlâ kırgınlığını koruyor mu sizce de Sevinç Çokum? Ben böyle sezinledim sanki.

İşte bu konuşmaların böyle bir faydası var diyelim. Bazı tespitler içeriyor. Değişik bakış açıları taşıyor. Aynı kişiye ve konuya ait birbirine zıt değerlendirmeler olabiliyor. Sevinç Hanım’ın Tarık Buğra’ya kırgınlığı röportaj sırasında da devam ediyordu herhalde. Çünkü bundan bahsetmek ihtiyacını duydu.

Son olarak söyleşilerin yapıldığı tarihlere dikkati çekmek isterim. 1981 ile 2003 tarihleri arasında 14 “usta” ile konuşulmuş. Sonra 12 yıl ara vermişsiniz konuşmalara. 2015’te yeniden Türk Edebiyatı dergisinde söyleşiler yapmaya başlamışsınız. Niçin bunca ara verdiğinizi derginin okurlarI merak edeceklerdir?

2001-2005 Eylül arası Türk Edebiyatı’nın yayın yönetmenliği bende idi. Dolayısıyla başka işe o kadar vakit ayıramıyorsunuz. Ama bir dergide faal olarak çalışmayınca da röportaj konusu pek gündeme gelmiyor. Bahtiyar Aslan kardeşimizin yayın yönetmeni oluşundan sonra, onun teşviki ile iki konuşma yaptık ve yayınladık.

Burada bir teşekkürü de ifa etmek gerekli. Yaptığım konuşmaları bir kitap haline getirme fikri Bahtiyar Aslan’a aittir. Bu fikri bana o verdi. Buradan kendisine teşekkür ediyorum.

İsa Kocakaplan, Ustalarla Konuşmalar, Türk Edebiyatı Vakfı Yayınları.

 

Röportaj: Funda Özsoy Erdoğan

Güncelleme Tarihi: 30 Kasım 2016, 15:07
banner12
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner20