banner16

İlim Halkalarıyla Mescid-i Aksa'yı Bekleyen Kudüs'ün Kadın Muhafızları

Adları bütün İslam coğrafyasındakiler gibi. Hatice, Aişe, Sena, Zehra… Onca hayat yükünün üstüne omuzlarına aldıkları bir diğer sorumluluk, Mescid-i Aksa muhafızlığı… Mescid-i Aksa’nın adım adım sürüklendiği duruma karşı bir şeyler yapabilmek için, 2011 yılında kendi aralarında başlattıkları ilim halkalarına katılıyorlar. Kimi Kur’an-ı Kerim okuyor grubuyla; kimi tefsir, hadis, İslam tarihi, akaid hatta İslam felsefesi dersleri yapıyor düzenli olarak… Semanur Sönmez Yaman, Kudüs'ün kadın muhafızlarıyla görüştü.

İlim Halkalarıyla Mescid-i Aksa'yı Bekleyen Kudüs'ün Kadın Muhafızları

Bir elinde her gün kullanılmaktan yıpranmış kimliği, diğerinde artık bir parçası haline gelmiş Kur’an-ı Kerim… Koşar adım tırmanıyor insanlık tarihine şahitlik eden dar sokaklardaki merdivenleri. Şehrin üzerinde yankılanan ezanla daha da hızlanıyor adımları. Mescidin en yakınındaki Silsile kapısına yaklaşıyor usulca. Mescitle arasında sadece bir kapı var. Ve o kapının önünde silahlı İsrail askerleri. Durdurup kimliğini istiyor içlerinden biri. Kullanılmaktan yıpranmış kimliği kontrol ettikten sonra “Bu kapı kapalı” diyor, “diğer kapıya git”… Yorgunluk ve cemaatle namaz kılamama korkusuyla itiraz ediyor askere, ama nafile… Giremeyeceğini anlayınca yılmadan diğer kapıya yöneliyor biraz daha hızlanmaya çalışarak. Kimliğini alıp içeri girmesine izin veriyorlar bu kez kapıdaki askerler.

İçeri giriyor, namazını kılıp aynı kapıdan çıktığında kimliğinin orada olmadığı söyleniyor. Gönderildiği kapıların sonuncusunda karakoldan alabileceğini öğreniyor kimliğini. Karakolda saatler süren bekleme faslı… Bir vakit namazı kılmak için günün yarısından fazlasını harcayarak dönüyor evine. Ev halkı gününün nasıl geçtiğini sorduğunda tek kelimeyle anlatıyor olan biteni. “Ne olsun, aynı…”

Bir başka sahne… Bu kez genç bir kız başrolde. Kapılardan birinin önünde bekliyor. Bekliyor çünkü içeri girmesi yasak. Bekliyor çünkü onun varlığı işgal güçleri için tehdit… Askerlerin “git buradan” sözlerine aldırmadan bekliyor İslam’ın ilk kıblesini. Az sonra saldırıya uğrayacağını hissetmiş gibi elinde tuttuğu Kur’an-ı Kerim’i daha bir sıkı kavrıyor parmakları. Hakaretlerle itilip kakılırken tek silahıyla direnişe geçiyor ve tekbir getiriyor art arda… Askerlerin arasında kelepçelenip götürülürken gözlerinden süzülen yaşın nedeni başına gelenler değil, Mescid- i Aksa’nın boş kalmasıydı.

Mescid-i Aksa’nın Müslümanlara ait olduğunu hatırlatıyorlar

Bu iki küçük hikâye, insanlığın kalbinde, Kudüs’te her gün tekrarlanan ve ne yazık ki artık sıradanlaşan yaşamlardan alıntı. Hikâyelerin öznesi kadınlar. Genç, yaşlı, bebekli, hamile, bastonlu, okuma yazma bilmeyen yahut doktoralarını tamamlamış ve zillet içinde yaşamaktansa, izzetle ölmeyi göze almış kadınlar. Adları bütün İslam coğrafyasındakiler gibi. Hatice, Aişe, Sena, Zehra… Hayat yükünün üstüne omuzlarına aldıkları sorumluluk, Mescid-i Aksa muhafızlığı

Mescid-i Aksa’nın adım adım sürüklendiği duruma karşı bir şeyler yapabilmek için, 2011 yılında kendi aralarında başlattıkları ilim halkalarına katılıyorlar. Kimi Kur’an-ı Kerim okuyor grubuyla, kimi tefsir, hadis, İslam tarihi, akaid hatta İslam felsefesi dersleri yapıyor düzenli olarak… Kendilerini “murabıt” olarak adlandırıyorlar. Murabıt kelimesi tam da onları ifade ediyor aslında. Kelime anlamı “ibadete düşkün kişi, Allah’a kalpten bağlı insan” demek. İkinci anlamı ise “düşman saldırılarına karşı koymak için sınır boylarına yerleşen asker, nöbetçi”…

Üstlendikleri vazife her iki tanıma da uyuyor gerçekten. Bir yandan ilim ve ibadetle uğraşırken, diğer yandan İslam’ın bu kutsal mabedini, Mescid-i Aksa’nın yerine Yahudi tapınağı inşa etmeyi planlayan Siyonist Yahudilere karşı koruyorlar. Bir zamanlar avlusuna atılan tek bir işgalci adımla İslam dünyasının sarsıldığı bu kutsal mekâna, artık İsrail askerlerinin koruması eşliğinde, günde iki kez getirilen fanatik Yahudilere, Mescid-i Aksa’nın Müslümanlara ait olduğunu hatırlatıyorlar. Ne silahları var, ne saldırılara direnecek güçleri. Ellerinden gelen tek şey varlıkları ve yüksek sesle haykırdıkları tekbirlerle “biz buradayız, gitmeyeceğiz” mesajı vermek hem Siyonistlere, hem bütün dünyaya…

Sadece kadınlar değil, erkekler de nöbet tutuyor ama İsrail’in erkeklere yönelik uyguladığı giriş yasakları ve aile geçindirme yükü nedeniyle kadınlar ağırlıkta… Türkiye onları “İsrail askerinin saldırdığı kadınlar” olarak görüyor ekranlarda. Kâh yerde sürüklenirken, kâh tutuklanmış askerlerin arasında karakola götürülürken… Boğazlarını yırtarcasına haykırdıkları tekbirler, sınırları aşıp dünyanın dört bir yanına ulaşıyor.

Murabıt hareketinin kısa tarihi

Filistin için tarihi dönüm noktalarından biri, dönemin İsrail muhalefet lideri Ariel Şaron’un 28 Eylül 2000 tarihinde, Likud partisinden bir delegasyon ve yüzlerce asker eşliğinde Mescid-i Aksa’ya girmesi oldu. Bu açık meydan okuma sonrası başlayan 2. intifada nedeniyle yüzlerce Filistinli erkek tutuklandı. Tutuklama ve baskılar öyle ileri gitti ki; 2005-2006 yıllarında Mescid- i Aksa’da safları dolduracak erkek kalmadı. İşte bu dönemde evinde oturan kadına ciddi görevler düştü ve Aksa’nın saflarını kadınlar doldurmaya başladılar.

2009 yılında sivil toplum önderleri, Mescid-i Aksa’da oluşturulacak ilim halkaları ve Beyarık seferleri olmak üzere 2 ayrı projeyi hayata geçirmek için kolları sıvadı. Projelerin her ikisinde de amaç, Müslümanların bu kutsal mekânını boş bırakmamaktı. Çünkü Aksa’nın boş kalması, siyonistlerin, bu kutsal mekânı tamamen zamansal ve mekânsal olarak bölmesine ve hatta tamamen işgaline kapı aralayabilirdi. İlim halkaları ve Beyarık seferleri projelerinde en çok kadınlar görev aldı. Özellikle 2010 yılının sonları ve 2011 yılının başlarında ilim halkaları kadınlarla dolmaya başladı. Başta Kuran-ı Kerim eğitimi olmak üzere, tefsir, fıkıh, hadis gibi İslami eğitimler için gruplar oluşturuldu. Sabah 08.00’den ikindi namazı vaktine kadar devam eden bu derslere, her yaştan kadınlar katıldı. Mescid-i Aksa’nın bahçesindeki eğitim nöbeti, yazın ağaçların altında, kışın ise soğuk havaya rağmen avlularda devam etti. Murabıtların sayısı 650 kadın ve 600 erkekle 2013-14 yıllarında zirve yaptı. Kudüs’ten, Filistin’in kuzeyinden ve ‘48 topraklarından geldi öğrenciler.

İşgal güçlerinin bu öğrencilerin varlığını, devamlılığını ve öğrenci sayısındaki hızlı artışı fark etmesi uzun sürmedi. Ve saldırılar başladı. İsrail, 2013-2014 yıllarında Filistinli Müslümanlara ve özellikle Aksa murabıtlarına toplu yasaklar koyarak bu ilim halkalarını ses ve gaz bombalarıyla dağıtmaya çalıştı. Gözaltı, darp, kadınların başörtülerini çekip açma ve kovalama şeklinde eziyetler birbirini izledi. Tutuklandılar, mahkemelere çıktılar, para cezası aldılar, yurt dışına çıkışları yasaklandı hatta dişleri kırıldı, yerlerde sürüklenen bedenleri yaralandı.

“Canımız kanımız sana fedadır Aksa” sloganlarıyla direnişe geçen Filistinli Müslümanların, Mescid-i Aksa kapılarında “neden burada beklediğimizi biliyor musunuz” yazılı İngilizce-Arapça pankartlarla toplu bekleyişleri ve atılan ses/gaz bombaları, sonunda dünya Müslümanlarının da dikkatini çekti. Bunun üzerine İsrail geri adım atar gibi görünerek taktik değiştirdi. 2015’te toplu engellemelerin yerini bireysel yasaklamalar aldı. Aksa nöbeti tutan etkili kadınlar tutukladı, günlerce hapishanelerde tutuldu. Mescid-i Aksa’dan birer birer uzaklaştırılan bu murabıt kadınlar, seslerini dünyaya duyuracak mecralar bulamadıkları için İsrail’in uygulaması etkili oldu. 2016’nın ikinci yarısında artık ne içeride tekbir getiren ne de kapılarda nöbet tutan murabıtlar vardı.

2016 yılı boyunca yaklaşık 18 bin Siyonist Yahudi, Mescid-i Aksa’nın hürmetini çiğneyerek kutsal mekâna girdi. Bu, 1967’den beri ulaşılan en yüksek sayı.

Mescid-i Aksa’yı en azından cemaatsiz bırakmak istemeyen bir avuç yaşlı ve hasta kadın, canlarını dişlerine takarak hâlâ nöbeti sürdürmeye çalışıyor. Tıpkı, 55 yıl boyunca tek başına Mescid-i Aksa’yı bekleyen Osmanlı askeri, Iğdırlı Hasan Onbaşı gibi…

İşte benim de bir kısmıyla tanışma şerefine nail olduğum o kadınlardan birkaçı:

Aişe Masluhi: “Hayatımızla birlikte gelenek göreneklerimizi de kaybettik. İnsanlar güvensizleşti”

70’ine merdiven dayadığı hayatını işgal altında sürdürüyor. 1967’deki Arap-İsrail savaşından sonra doğup büyüdüğü mahallesinden sürülmüş, anne babasından ayrılıp Ürdün’e gitmek zorunda kalmış. Ailesini yıllarca görememiş. Bir süre Fas’ta yaşadıktan sonra 10 yıl uğraşarak Kudüs’e geri dönmüş. Kudüs’te, Selahaddin-i Eyyubi’nin Faslılara verdiği ve eskiden hacıların konaklaması için vakıf olarak kullanılan bir binada ev kiralamış. Evinin penceresi, Ağlama Duvarı olarak da bilinen Burak Duvarı’na ve Mescid-i Aksa’ya bakıyor. Ve o evinde büyük bir tehditle karşı karşıya. Siyonistlerin göz diktiği o binada oturanlar çok yüksek meblağlar ödenerek evlerinden çıkarılmak isteniyor. Bir ömür rahat yaşamalarına yetecek paraları ellerinin tersiyle iten bina sakinlerinden biri o.

Hayatını Mescid-i Aksa’ya adamış bir kadın Masluhi. Her sabah kimlik ve sorgu işkencelerine katlanarak Mescid-i Aksa’ya gidip namazını kılmaya, ilim halkalarına katılarak dünya Müslümanlarının sahipsiz bıraktığı bu kutsal mescitte bir anlamda muhafızlık yapmaya çalışıyor. “Araplar topraklarını Yahudilere sattı” propagandalarına, tarihi gerçekleri hatırlatarak cevap veriyor:

“ ‘Araplar topraklarını sattılar’ iddiası, Siyonistlerin bütün dünyaya yaydığı en büyük yalanlardan biri, yaman bir kara propaganda. Hiçbir Filistinli toprağını satmaz. Tabii ki her ülkenin hainleri olabilir, istisna sayılabilecek bu kişileri saymıyorum ama şeref, haysiyet sahibi Filistinliler topraklarını satmadılar. İngilizler burayı işgal ettikten sonra çok çok ağır vergiler koydu ve bu vergileri sürekli artırdı. Bir süre sonra bütün çiftçiler vergi borçlarını ödeyemez duruma geldi. İngilizler vergi borcu olan çiftçilerin topraklarına el koydu ve o toprakları Yahudilere verdi, aldı. Benim rahmetli annem derdi ki ‘biz 1 karış bile toprak vermedik.’

Bizim buradan çıkmamız için her türlü şey yapıldı. Çok canlar verdik. Bırakın 67’yi, 48’i, İngilizlerin girdiği 1917’den beri öyle şehitlerimiz oldu, öyle kayıplarımız oldu ki... İnsanların bugün buradaki apaçık işgal ve katliam gerçeğine rağmen ‘Araplar topraklarını sattılar’ demeleri ve buna inanmaları çok ama çok üzücü.”

Aişe Masluhi’yi en çok üzen konulardan biri de işgal ve baskılar nedeniyle sonraki kuşaklara aktarmakta zorlandıkları gelenek ve görenekleri… “Unutamadığım şeylerden biri gençliğim. Bir zamanlar Ramazan gecelerinde korkmadan mescide gidebilirdik. Kitap alışverişi yapardık, dostluk, yardımlaşma vardı. Ancak 1967’den sonra hayatımızla birlikte gelenek göreneklerimizi de kaybettik. İnsanlar güvensizleşti. Komşular arası dayanışma ruhu bile azaldı. İşgalciler sadece evlerimizi değil, kültürümüzü, gelenek göreneklerimizi de yerle bir etti. Birbirimizden ayrı düştük. Geri döndüğümüzde artık birçok şeyimizi kaybetmiştik. En çok da güven duygumuzu...”

Henadi El-Halevani

Mescid-i Aksa âşığı bir başka murabıt, Henadi El Halevani. Hayatını adadığı yolda, kâh hakaret kâh işkence görerek ilerliyor. Bir kapısından çevrilse diğer kapısına yöneldiği Mescid-i Aksa’ya girişinin 6 ay süreyle yasaklanması, canını en çok acıtan şey olmuş. Sonra hapis cezaları gelmiş, din kardeşlerinin birleşip ödediği kefaletlerle şartlı salınmış. Biri biter bitmez diğeri başlamış cezaların ama o yılmamış, tek bir geri adım atmamış.

Mescid-i Aksa’daki ilim halkalarında öğretmenlik yapan Henadi’nin başına gelenler, bu kadarı da olmaz dedirtiyor ama söz konusu İsrail olunca “bu kadarı da” ifadesi absürt kalıyor. Neden orada olduğunu soranlara, “Burası benim kaderim… Toprağım, evim, ailem hepsi burada… Mescid-i Aksa bizim! Aksa’nın mihrabı da minberi de bizim” cevabı veriyor genç öğretmen. Ve devam ediyor: “Ben Mescid-i Aksa’da bir öğretmen olarak işine gitmek için sabah 7:30’da evinden çıkan ve ikindi vakti evine dönen bir kadınım, dünyadaki bütün çalışan kadınlar gibi. Ancak bir süre sonra işgal güçlerinin Aksa’da bulunuşumuzu hedef almaya başladığını hissettik. Defalarca Aksa’ya girişimizi yasakladılar. Başlangıçta 15 gün uzaklaştırıldım Mescid-i Aksa’dan, sonra bu süre artmaya başladı. Sırasıyla Mescid-i Aksa’dan, kadim Kudüs’ten ve Batı Kudüs’ten 2 ay, 3 ay ve 6 ay uzaklaştırıldım. Hakkımda alınan yeni bir kararla 6 ay Batı Şeria’dan da uzaklaştırıldım. Eski Şehir‘den yani Kadim Kudüs’ten 6 ay boyunca uzaklaştırılan ilk kadın da ben oldum.

Batı Şeria’ya ve Batı Kudüs’e girişimin neden yasaklandığını bilmiyorum. Ben 15 kez gözaltına alındım ve bunların üçünde tutuklandım. Hapishane şartları kötüydü, su yoktu, kasıtlı olarak su vermiyorlardı. Abdest ve tuvalet için bile sudan mahrum bırakılıyordum. Bana insanlık dışı davranıyorlardı çünkü ben İbranice konuşamıyordum. “Sana İbranice istemediğin sürece hiçbir şey vermeyeceğiz. İsrail devletinde yaşıyorsun, İbranice bilmek zorundasın” diyorlardı sürekli. Sırf bu yüzden günlerce susuz bırakıldım. Suçlama, illegal bir yapıya mensup olmak, ribat, suç planlamak ve devlet düşmanlığıydı. Aksa’daki İsrail polislerinin amiri tarafından kişisel olarak hedef alındım. Geçen sene mabetlerinin yıkılış yıldönümünde isimlerimiz kara listeye alınarak Aksa’ya girişimiz yine yasaklandı. Hala da yasaklıyız.

Mescid-i Aksa’ya uzaktan bakıyoruz, ezan sesini duyuyoruz ama Aksa’nın çağrısına cevap veremiyoruz. İşgalciler Mescid-i Aksa’nın içinde Müslüman olan her şeyi, taşı, ağacı, insanı hedef alıyor. İşgal güçleri, ilim halkaları projesinin ilk gününden itibaren öğrencilere karşı baskılarını artırmaya başladı.”

Hatice Huveys: “Kadınlar da artık açık hedef”

Yaz kış demeden bir asker disipliniyle Aksa nöbetinde… Hatice Huveys… Aksa’ya giriş yasağı neredeyse rutin bir hal alan murabıtlardan o. Üstelik giriş yasağı sadece Aksa ile sınırlı değil. Silsile kapısına yaklaşması da yasak. Çünkü Aksa’ya giriş yasağı alan Filistinliler Silsile kapısında nöbet tutuyorlar. Zira Silsile kapısı direkt olarak Mescid-i Aksa’yı gören bir kapı ve Megaribe kapısından giren işgalci Yahudiler Silsile kapısından çıkıyorlar. Çıkış sırasında da kapının hemen önünde Mescid-i Aksa’ya bakarak Telmudi ayinlerini yapıyorlar.

İçeri alınmayan murabıtlar, Müslümanların ilk kıblesine yönelik bu baskınları tekbirlerle protesto ediyor. Sesi yüksek çıkanlar, uzaklaştırmanın yanı sıra tekbir getirme yasağıyla karşı karşıya kalıyor. “Ramazan ayının 10’unda ifade vermek için çağrıldım ve orada tam 14 gün boyunca, çocuklarımdan, evimden, eşimden ayrı bir şekilde 14 gün tutuklu kaldım. Saatlerce sorgulandım, oruçluydum; ayrıca hapishanedeyken 3 kez migren nöbetim tuttu. Cezaevi doktoruna gitmeme bile izin verilmedi. Ramazanın yarısını sorgu odalarında ve nezarethanelerde geçirdim. Bu Ramazanda çocuklarım dağıldı, her biri bir tarafta kaldı. Nine, amca ve teyzeleri baktı onlara. İşgal güçleri, polis ve istihbarat, beni tutuklamakla kalmadı, evimi basarak annemi, babamı ve kızımı tutuklayıp saatler süren sorguya götürdüler. Tutuklanmamdan yaklaşık bir hafta sonra evim tekrar basıldı, arandı ve hiçbir gerekçe yokken eşim tutuklandı. Bir süre gözaltında tutulduktan sonra da Batı Şeria’ya gönderildi.

Bugün biz kadınlar da daha önce erkekleri ve gençleri hedef alan askeri güçle karşı karşıyayız. Kadınlar da artık açık hedef. Tutuklama, darp ve cezalandırmada kadın-erkek ayrımı da yapmıyorlar. Üstelik ben El Halil Üniversitesi’nde yüksek lisans öğrencisiyim. Eğitimime devam etmek için de zamana ihtiyacım var. Allah’a şükürler olsun Mescid-i Aksa’da çalışmak çok bereketli ve bu durum evimize, çocuklarımla, eşimle ilişkilerime de olumlu yansıyor.”

Zineh Umru (Ümmü Rıdvan): “Ümmetin de ilk derdi ve önceliği Mescid-i Aksa olmalıdır”

Mescid-i Aksa’dan ayrı kalmanın acısını tam bir yıldır yaşıyoruz. Mescid-i Aksa’ya giremedik ve uluslararası kanunların ve hükümlerin bize tanıdığı ibadet hakkımızı dahi kullanamıyoruz. Biz diyoruz ki işgal bu kadarla kalmayacak. Tutuklama tehditleri, yeni dosyaların ve davaların açılması, suçlamalar, bizi bu yolculuktan men etme çabaları artarak devam edecek. Bizi, Hakkın sesini susturmaya ve belli bir kurum tarafından yönlendirildiğini düşündükleri Aksa’da ribat projesini bitirmeye çalışıyorlar. Bilmiyorlar ki bizim Aksa’daki varlığımız Allah rızası içindir ve Aksa’daki ribatımız da ibadettir. Ribat bir dernek veya örgüt değildir.

Allah’ın ikramı ve Aksa’nın bereketiyle Allah bana Aksa’da ribatı ve eğitimi nasip etti. Ben aynı zamanda öğrenciyim, birkaç ay önce master tezimi bitirdim ve tez savunmamı da verdim. İslam ümmeti, pusulasını Mescid-i Aksa’ya yöneltmesi gerektiğinin bilincine varmalıdır. Bu topraklardaki her Kudüslü gibi ümmetin de ilk derdi ve önceliği Mescid-i Aksa olmalıdır. Biz diyoruz ki bedenlerdeki bütün bu acılar, kalbimize Aksa’dan uzak olmaktan daha ağır ve daha zor gelmez.”

Ayda El-Disi

Eski Şehir’de, El-Halil kapısı yakınında oturuyor. Oturduğu bina o bölgede Müslümanlara ait tek bina ve oldukça stratejik bir konuma sahip. Çünkü Yahudilerin ağlama duvarı olarak bilinen Burak Duvarı’na giden tek yol üstünde. Mahallede ağırlıklı olarak Ermeniler ve Hristiyanlar oturuyor. Bir avuç Müslüman aile ise bütün zorluklara ve baskılara rağmen evlerini terk etmiyor.

Ayda Dîsî’nin hikâyesi diğer murabıtlar gibi. Mescid-i Aksa’da tekbir getirdiği için tutuklanıp uzaklaştırma cezası almış, eşi tehdit edilmiş, çocukları baskı görmüş. Bütün zorluklara rağmen o Aksa nöbetini aksatmadan sürdürmeye çalışıyor. Yetimlerle ilgilendiği için yetimlerin annesi olarak da biliniyor.

Yeni bir Selahaddin bekliyorlar

İslam dünyasının Kudüs penceresinde manzara böyle. Sadece onlar değil. Latife, Ümmü Ziyad, Nüfuz, Emani, Sahira, Ziynet, Nadya ve daha niceleri… Anahtarını yitirdiğimiz bir kutsal mekân ve kapılarında umutla, inançla bekleyen kadınlar… Hazreti Meryem’in Allah katından rızıklandırıldığı mekânda, İslam’ın ilk kıblesini, Miraç mucizesine şahitlik eden Mescid-i Aksa’yı korumayı kendilerine görev edinmişler. İslam dünyasının işgal karşısındaki bigâne duruşu yüreklerini acıtıyor ama Türkiye’nin o kalplerde ayrı bir yeri var. Erdoğan’ın “one minute” çıkışı bir yana, Mescid-i Aksa’yı ziyaret edip kendilerine sımsıkı sarılan Türkiyeli kardeşleri umutlarını taze tutuyor çünkü.

En büyük istekleri, Türkiye’den ve dünyadan yüzbinlerin düzenli olarak Mescid-i Aksa’yı ziyaret edip bu mekânda namaz kılarak kendilerine destek vermesi. Defalarca umre yapan milyonlarca Müslümanın bir kez bile Mescid-i Aksa’ya gitmemesi, hatta bu ziyaretin dini hükmünün tartışmaya açılması onları gerçekten yaralıyor. Aksa’nın avlusu Türkiyeli, Endonezyalı, Amerikalı, Afrikalı, Avrupalı Müslümanlarla dolup taştığı gün, İsrail’in bu saldırılarını durdurmak zorunda kalacağına inanıyorlar.

2017 için umutları daha da büyük. Çünkü 2017 yılı, Kudüs’ün Bizans’tan İslam hâkimiyetine geçişinin 1380’inci, Selahattin Eyyübi’nin Kudüs’ü Haçlılardan alışının 830’uncu, Kudüs’ün hâkimiyetinin Osmanlı’ya geçişinin 500’üncü, Kudüs’ün İngiliz işgaline uğramasının 100’üncü, Doğu Kudüs’ün işgalinin ise 50’nci yılı… Yeni bir Selahaddin bekliyorlar. Üstelik çoğu, beklenen Selahaddin’in Türkiye’de, Türkiyeli bir ananın kucağında büyüyeceğine inanıyor. Mesajları açık: “Söz konusu Kâbe olsaydı, Abdülmuttalip gibi develerimizi alır -Allah kendi evini korur- diyerek kenara çekilebilirdik ancak burası bize emanet. Vebalimiz, imtihanımız, ilk kıblemiz... Ruz-i mahşerde sadece yaptıklarımızdan değil, yapmadıklarımızdan da sorumlu olacağımızı unutmayalım…”

“Kudüs’ün Kadın Muhafızları”, Bilimevi Kadın dergisi, Nisan-Mayıs-Haziran 2017, sayı 1.

 

Semanur Sönmez Yaman

Güncelleme Tarihi: 06 Mart 2018, 18:15
banner12
YORUM EKLE
banner8
SIRADAKİ HABER

banner7

banner6