İhtilalde dergiler neden yakıldı?

Hamza Türkmen ile sohbetimizde söz 80'lere ve Haksöz dergisine geliyor.

İhtilalde dergiler neden yakıldı?

 

Buradan Haksöz’e geçelim öyleyse. Haksöz oluşumu nasıl ortaya çıktı?

Haksöz dergisi 21 yıldır yayınlanıyor. Bir o kadar da arka planı var. Müslümanlığını gaybî plandan dini anlama usulüne ve İslâm’ı yaşanır kılma hedefine kadar tutarlı bir perspektifle ve sahih bir hat takip ederek oluşturma kaygısı taşıyan Müslümanlar, 70li yılların ortalarında nitelikli olmaya çalışan az sayıda insandı. Bu arayışa ‘tevhidî uyanış süreci’ diyebiliriz. İslâmcı diyorlardı, radikal diyorlardı, kökü dışarıda diyorlardı, vahhabî diyorlardı, (İran Devrimi’nden sonra) İrancı diyorlardı… Tabi ki bu arayış içindeki insanların yeterli bir aynılıkları henüzDüşünce dergisi oluşmamıştı ama eğilim ve istikametlerinde benzerlik vardı. Yani “Vahiyle, fıtratla yeniden nasıl buluşabiliriz? İslâm’ı nasıl somutlaştırabiliriz?” kaygısı öndeydi. Katkı sağlayan önemli büyüklerimiz oldu ama sistematik olarak bu temel soruları cevaplayacak bir rehberlik yoktu. Yaşlarımız küçüktü, el yordamıyla, çabalarla yol açmaya çalışıyorduk. Diyebilirim ki, 70lerde Türkiye’deki İslâm’a dair bilinçlenme, hizip temelli değil, birbiriyle irtibatlı kimlik arayışını netleştirme çabası içinde oldu. Bu çabalardaki en önemli kalkış, tezahür açısından Ali Bulaç ve arkadaşlarının çıkardığı Düşünce dergisi ve yayınları idi. 1975-76 yılında, bu çok önemlidir. Diğer açılımlar Ercümend Özkan’ın Ankara merkezli illegal planda kalan çabaları; yine Ankara’da Kur’an,  kültür-edebiyat çalışmaları yapan arkadaşlar Yaşar Kaplan, Akif Ersin öncülüğünde çıkarttıkları aylık Aylık Dergi gösterilebilir. Bunlar çaba gösteren, emek sarfeden 15-20 kişilik nitelikli arkadaş gruplarıdır. Burada üretilen ve kaynaklara yönelen coşkun Müslümanca söylem, bu dönemde en önemli duyarlılık çevresi olan Milli Selamet Partisi’ne bağlı gençlerden oluşan Akıncılar hareketini etkilemiştir. Müslümanca duyarlılık sahibi diğer camialar (Nurcular, Süleymancılar, Yeniden Milli Mücadeleciler) da kısmen etkilendiler. Bu dönemde bir ocak oluşturamasalar da Müslümanların bilinçlenmesine etki eden baskın kişilerde vardı.  Hayrettin Karaman bunlardan birisiydi. Topal Said(Said Ertürk), Said Çekmegil, Şeyho Duman gibi. İşte bu çevre ve kişilerin ürettiği, ortaya koyduğu nitelik büyük ölçüde haftalık ve 15 günlük Şura, Tevhid, İslami Hareket ve Hicret dergileriyle Müslümanca duyarlılık muhitlerine açıldı. Bu dergiler 30 bin-40 bin basıyor, Müslüman camianın yoğun olduğu yerlerde, meydanlarda anlatılarak-tanıtılarak satılıyordu.

‘Bunlar Müslüman!’

Bu bahsettiğimiz öbekler büyük ölçüde özgün, vesayetsiz çabalar yürütüyordu ve üreten, etkileyen odaklardı. Böyle bir süreç yaşanırken İran İslâm Devrimi oldu. Bu, bizi duygusal planda ve umut planında önemli derecede etkiledi. Çünkü bizim Türkiye’deki Müslümanlar gözünde İran -bir nevi Türkiye’deki Aleviler gibi- farklı bir yapıdaydı. O zamanlar tek kanal TRT vardı, haberlerde İran’daki olayları yansıtan görüntüleri izlediğimizde şok olmuştuk. Çünkü devrimciler namaz kılıyorlardı, tekbir getiriyorlardı… “Bunlar Müslüman!” dedik biz. Çok önemli bir şeydi bu. Ve Amerika’da Ortadoğu’nun jandarma üssü İran’dı. Orada Şahlık rejimi ve Amerika hâkimiyeti yıkılıyordu, bu çok umut aşılayıcı bir şeydi. Şiilik-Sünnilik tartışmaları daha sonra geldi. İlk olarak bu kazanımlar ön plandaydı. Peşinden dünyanın ikinci büyük devi Rusya Afganistan’a girdi ve Afganistan direnişi başladı. Peşinden işgal edilen güney Lübnan’da İsrail’e karşı bir direniş halesi ortaya çıktı. Bunlar aşağı yukarı İslam dünyasının yükselen sesi gibi bir hava oluşturdu. Böyle bir yoğunlaşma içerisinde fikri altyapımızı oluştururken duygusallık ön plana geçiyordu, duygusallık ön plana geçince o zaman daha aceleci bir yaklaşımla “Devlete gidiyoruz, devrim yapacağız!” aceleciliği öne çıkıyordu.

Bu kafa karışıklığı veya strateji-metot karmaşası içerisindeyken 12 Eylül 1980 darbesi oldu. Darbe, Türkiye’yi yasaklar ülkesi, korku ülkesi haline getirdi. O duyarlılık içerisinde bahsettiğimiz kültürü yansıtan neşriyatın büyük bir kısmı imha oldu. Çünkü Jandarma-polis evleri arıyordu. Evlerinde bu tarz kitap veya dergi bulunduranları gözaltına alıyorlardı. Yeteri kadar rüştümüz henüz ispatlanmamıştı. Sistemle karşı karşıya gelme deneyimi zayıftı. Yani hâlâ tek parti döneminde yaşanan korku psikolojisinin izleri vardı. Ve o korku psikolojisi içerisinde birçok insan bahsettiğimiz dergileri yaktılar, yok ettiler. Bugün meselâ o dergiler üzerinde bir araştırma yapmaya kalksanız, o dönemde rol alan bu insanlarda bu dergileri bulamıyorsunuz. Yok… Çünkü 12 Eylül zulmü ve oluşturduğu korku, onları yok etti. 12 Eylül’den 2-3 sene sonra tevhidî uyanış sürecinin etkilediği insanlar yeniden hareketlenmeye başladılar.  Genellikle tevhidi uyanış sürecini başlatan bahsettiğimiz bu ocaklardan etkilenen Akıncılar, kısmen Mücadeleci, kısmen Ülkücülükten Müslüman kimliğe geçmiş insanlar 85’ten sonra değişik faaliyet öbekleri, cemaatler oluşturmaya başladılar. Bizim Haksöz dergisinin oluşumu da o yıllara rastlar. 80li yıllarda daha çok sistematik bakış açısını yakalamak, gerek usulî netliği gerek metodolojik netliği oluşturmak kaygısı içerisinde olan ufak bir arkadaş grubu içerisinde çalışmalarımız-araştırmalarımız sürüyordu ve Müslümanların yine katkı sağlayan kişileriyle diyaloglarımız vardı. Bu çabalarımız bizi, 1988 yılında, Yöneliş Yayınları’nı kurmaya götürdü.Dünya ve İslam dergisi

Yöneliş Yayınları ile bahsettiğimiz hassas Müslümanlık arayışının, inşa etmek istediğimiz düşünceye katkı sağlayacak kitaplarını çeviri ve telif olarak neşretmeye başladık.

Dünya ve İslam dergisiydi ilk dergi tecrübeleri

Bu tür çabalarımızı paylaştığımız arkadaşlarımızla, özellikle Boğaziçi Üniversitesi’nde okuyan arkadaşlarımızla ve Rıdvan Kaya’nın editörlüğünde 3 aylık Dünya ve İslam Dergisi’ni çıkartmaya başladık. İlk dergi tecrübemiz buydu. 1990’da çıkmaya başlayan Dünya ve İslam Dergisi İslam dünyasında bizim aradığımız sorunları cevaplamaya çalışan düşünürlerin ve hareketlerin kültürünü Türkiye’ye yansıtmaya çalıştı. Yani Mısır’da ne oluyor, İran’da ne oluyor, Endonezya’da ne oluyor, bunların ne gibi kültürel altyapıları var, nasıl bir cemaatleşme içindeler, sistemle çatışmaları, ilişkileri nelerdir, emperyalizme karşı tavırları ne, yakın ve uzak vadeli hedefleri ne vb. konular bizlerin de Türkiye’de merak ettiği konulardı. Dünya ve İslam Dergisi böylece 2 yıl yayınını sürdürdü. Fonksiyoneldi. Talep eden insanlara önemli yararları oldu ama cemaatlerin önde gelenlerinin yeterli ilgiyi göstermediğini gözlemlediğimizde dergiyi kapattık. Dünya ve İslam dergisi çıkarken İstanbul Marmara İlahiyat Fakültesi’ndeki arkadaşlarımızla bir faaliyet içerisindeydik. Değişik çalışma gruplarımız vardı. Alternatif ilahiyat çalışmaları yapıyorduk.Haksöz

Bu çalışmaları yazılı hale getirmek, ilahiyat fakülteleri arasında iletişim kurabilmek niyetiyle Haksöz Dergisi’ni Söz Dergisi adıyla ilk defa Marmara İlahiyat Fakültesi’nin bir öğrenci dergisi olarak çıkarttık. 16 sayfaydı ama niteliği epeyce beğenilmişti, öğretim görevlileri tarafından da, değişik kişiler tarafından da. Haksöz Dergisi’ni 2. sayıda tartışarak genel bir dergiye çevirmeye karar vermiştik. Yani ilahiyat fakülteleri için çıkan dergi 2. sayıdan itibaren gelen talep üzerine genele açık bir dergi haline getirildi ve 1991 yılında aylık olarak yayınlanmaya başladı. İşlevi bizim iç eğitimimize, gerek diğer Müslümanlarla diyaloga, irtibata ve birlikte iş yapma kaygısına dönüktü. Hem siyasi olayları sahip olmaya çalıştığımız Kur’anî perspektifle izah etmeye, hem de kavramsal düşünsel usulî ve metodik algımızı ve çözümlemelerimizi derinleştirmeye çalışıyorduk. Haksöz yayın faaliyeti olarak varlığını bu çerçevede tanımlamıştı ve hala da o istikamette yayınını sürdürüyor. Müslümanlar olarak hem kendimizi sürekli yenilediğimiz bir mektebi boyutumuz olmalıydı; hem de inancımızı amelleştirme, birliği yaygınlaştırma, iyiliği yaygınlaştırma içinde olmalıydık. Yani inanç ve amel bütünlüğünü tanıklaştıran bir nitelik ve eylemlilik içerisinde olmalıydık. Dergi, bu çabanın ve hedefin bir aracı olarak şuanda da varlığını devam ettiriyor.

 

Esad Eseoğlu ve Ali Agâh Çelen konuştu

 

Röportajın birinci bölümünü okumak için tıklayınız.

Röportajın ikinci bölümü için tıklayınız

Güncelleme Tarihi: 18 Ocak 2012, 01:22
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Esin Urgancı
Esin Urgancı - 7 yıl Önce

Bu söyleşi ile bir kez daha anlıyorum ki, uzun soluklu olmak için, böyle bir birikim ve arka plan okuması gerekiyor.Siyasi olayları Kur’anî perspektifle izah etmeye çalışmak, hem de kavramsal, düşünsel, usulî ve metodik algı ve çözümlemeleri Kuran'ın rehberliğinde derinleştirmek çok önemli bir olay. Bütünsel ve tutarlı bir bakış açısına da ancak bu tarz yollardan ulaşılabilir.

ali izci
ali izci - 7 yıl Önce

metodoloji, usuliddin, arınma, muslihin gibi lafları ağızlarına dolayanlar bunların manasını biliyorlar mı? cemaatin genci hâline getirilmek için kullanılan (bunun adı da "adanmışlık bilinci") gereçler olduğunu bilmedikleri kesin.söyleşi için ellerinize sağlık. bir yerden bakınca olaylar böyle de görünebiliyor demek ki. ama doğru düzgün bir tarih algısı için tek perspektife kapatmamak gerek kendini, sayın Türkmen'in baktığı yer de yerlerden bir yerdir elbette, ama onu mutlak kabul etmemeli.

Faruk Engin
Faruk Engin - 7 yıl Önce

Gençler olarak adalet ve vahiy eksenli arayış ve birikimin ne kadar önemli olduğunu görüyoruz. Söz sölemeden önce ortamı ve Müslümanların yaşadığı süreci bilmek çok önemli. Bu söyleşiden tutarlılık için sahih ve arınma çabası gösteren insan birikiminin ne kadar önemli olduğunu öğreniyoruz. Teşekkürler Esad ve Ali...

banner19

banner13