İdeolojik devletle hangi bilim?

EĞİTİM BİR-SEN'in entelektüel isimlerinden Genel Teşkilanlanma Sekreteri Erol Battal ile konuştuk.

İdeolojik devletle hangi bilim?

Eğitim-Bir-Sen nasıl bir sendika?! Nasıl kuruldu, gayesi nedir? 

Eğitim-Bir-Sen 1992 yılında şair, yazar, edebiyat öğretmeni Mehmet Akif İnan başkanlığında 14 eğitimci tarafından kuruldu. Ancak bu kuruluş çok da kolay olmadı. Camia olarak sendikacılığa yatkın bir kesimi oluşturmuyorduk. Bu nedenle ‘olurdu’nun, ‘olmazdı’nın tartışması aşağı-yukarı bir yıl sürüyor. Sonunda oluyor. Kuruluştan sonra örgütlenme aşaması da epey bir zaman alıyor.

Kuruluşundan bugüne binlerce gönüldaşın gayretiyle  sonuç olarak bugün MEB’de Türkiye’nin en büyük sendikası haline geldi. Diğer yandan Memur-Sen konfederasyonuna bağlı diğer sendikaların da kuruluşuna öncülük ediyor ve Memur-Sen olarak da 400 bin üyeyle bugün ülkenin en büyük konfederasyonu olduk. Türkiye’nin sivil toplum bağlamında en yaygın örgütü Eğitim-Bir-Sen’dir. 81 il ve 876 ilçede örgütlenmiş bir yapı.

Erol BattalEğitim-Bir-Sen’in kuruluş amacı, öncelikle eğitim çalışanlarının ekonomik ve sosyal hak ve menfaatlerini korumaktır. Sendikacılık çok uzun yıllardır, bizde ve dünyanın bir çok yerinde Marksizmin bir sopası olarak kullanıldı. Sorunların çözümünü değil, sorunlardan devrim devşirmenin aracına dönüştürülerek, bir çözüm aracı olmaktan çıkarılıp, sorun üretici bir kurumsal yapı olarak değerlendirilmiştir. Bu da toplumun sendikalara bakışını olumsuzlaştırdığı gibi, sendikacılığın da bu anlam çerçevesinde tanınmasına neden olmuştur. Tabi burada bize sendikacılığı bu kör kuyudan çıkarma noktasında büyük ve farklı bir sorumlulukta düşmüştür. Sendikacılığı kendi miğferine oturtmak. Bunun için çetin bir mücadele verilmiştir. Kendi arkadaşlarımız bile, “bu solcuların işidir, bize uymaz” demişlerdir. Sendikacılığın fetvasını aramışlardır. Uzun süre sendikacılığı anlatmaya çalıştık bunda da belli bir oranda başarılı olduğumuza inanıyorum. Ama şunu da üzülerek belirteyim ki camiamızın ekonomiyle ilgili entelektüelleri bile hala sendikacılığı bilmemekte, Türkiye’nin en büyük sendikasını ve konfederasyonunu hala tanımamaktadırlar.

Nasıl ki bir zamanlar şair olacaksanız, yazar olacaksanız, sanatçı olacaksanız hülasa önemli adam olacaksanız mutlaka solcu olmalısınız yargısını dayatıyorduysalar, aynı durum sendikacılık için de geçerlidir. Rasim Özdenören olmanız, Mustafa Kutlu olmanız, Nuri Pakdil olmanız, hatta Sezai Karakoç, Hasan Aycın olmanız durumu değiştirmiyorsa, sendikacılıkta da durum aynı ve daha acıdır. En azından yukarıdaki isimlerin anlamını bizim dünyamız biliyordu. Sendikacılıkta bu güzelliği bile yaşayamadık. İşte mücadelemiz solcu olmayanların da sendikası olur ve solcu olmayanlardan da sendikacı olur. Bunu çalışanlar nezdinde kabul ettirdik. İnşallah akademisyen, yazar, çizer entelektüellerimiz de öğrenecekler. 

 

Eğitim Bir-SenAkademik sendikacılık yapıyoruz

“Amaçlarına ulaşabilmek için, seminer, konferans, panel, açıkoturum, kurultay, kurs vb. eğitici ve kültürel faaliyetlerde bulunur.” deniyor tüzükte. 2009 yılında kültür adına yaptığınız faaliyetleri soracak olursak?

Bu tür etkinliklerimizi hem Genel Merkez olarak hem de il ve ilçe teşkilatlarımız olarak yürütmekteyiz. Hatta bu mana da “akademik sendikacılık” yaptığımız bile söylenebilir. 2009 yılının en belirgin etkinliklerinden biri düzenlemiş olduğumuz uluslar arası “Eğitim Felsefesi Sempozyumu”ydu. 22 si yabancı 80 bilim adamı tebliğ sundu. Yakında sempozyum tebliğlerini kitap olarak yayınlayacağız.  Bir çok ilde ilk ve orta dereceli okullar arası İstiklal Marşı’nı en güzel okuma yarışmaları yapıldı. Birkaç şubemiz "Şehide Mektup" yarışmaları yapmakta. İl ve ilçelerimizde sürekli konferanslar, paneller düzenlemekteyiz. Genel Merkez olarak belirlediğimiz kendi kültür dünyamızdan 60’ın üzerinde konferansçımız var, şubelerimiz onları çağırmakta ve çeşitli konularda konferanslar verdirmekteler. Panelistler noktasında bir sınırlamamız yoktur, konusuna göre sağdan soldan faydalı bulduğumuz bir çok kişiyi panelist olarak çağırmaktayız. Grup Genç’e konserler verdirdik. Bir yıl içerisinde kültürel ve eğitime yönelik yapılan etkinlikleri sıraladığımızda kitaplık bir liste çıkar. 

Sendikanızın hedefleri neler?

Tabi ki bütün eğitim çalışanlarını kapsayacak kadar büyümek. Şu an 150 binin üzerinde üyemiz var. Potansiyelimiz kısa vadede 300 bindir. Öncelikli hedef bu sayıya ulaşmak. Bununla beraber aidiyet duygusunu geliştirecek etkinlikleri yapmak. Tabi ki bu büyük bir güç. Bu gücü, kendi dünyamızın renklerinin hakimiyetinde bir aracı olarak değerlendirmek. Bu manada elimizdeki bütün fırsatları değerlendirmenin çabası içerisindeyiz. Mesela 2008 masa takvimimizde Hasan Aycın’ın çizgilerini kullandık Milli Eğitim ve üniversiteler olmak üzere 90 bin masa üzerinde o çizgiler bulundu. 2009’daki takvimimizde Sezai Karakoç’tan, Nuri Pakdil’e kendi semamızdan 12 yıldızın resimlerini masa takvimimizde kullandık ve 100 bin adet okullarda dağıttık. Bunlar herhalde hedefler noktasında bir ip ucu verir. Bunun yanında eğitim çalışanlarının ve eğitimin sorunlarının giderilmesi öncelikli meselemiz. 

M. Akif İnan
M. Akif İnan

Ülkemizdeki kültür-sanat etkinliklerini yeterli buluyor musunuz? İstanbul ve birkaç büyük şehir dışında bu etkinliklerin yok denecek kadar az olduğuna şahidiz. Bu durumun nedenini ne ile açıklarsınız? 

Bu soruya ne yazık ki evet demek mümkün değil, öncelikle marifet iltifata tabidir. Tabi imkan meselesi de. Ancak çok da karamsar olmamak gerek. Anadolu’da, en ücra yerlerde kültür adına, kültürel birikim adına öyle manzaralarla karşılaşıyoruz ki, büyük şehrin imkanlarının dağdağası içerisinde boğulduğuna inanıyor, ve taşrada olmanın özlemini yaşıyorsunuz. Tabi bu mana da kültürel-sanatsal etkinlikten ne anladığımız da çok önemli. Baleyi, operayı kültürel bir etkinlik olarak görürseniz durum değişir. Büyük şehirde de, taşrada da kültüre, sanata ulaşamamanın sebepleri birbirine benzemekte. Öncelikli olarak ihtiyaç olarak görmeme meselesi. Diğeri ekonomik bedel. Bunları aştığınızda zaman sorunu devreye girmekte. Bunu da aştığınızda nitelikli ürün bulma durumu.  

M. Akif İnan, KitaplarıSorunları  ardı ardına sıralayan ve iş  çözüm aşamasına geldiğinde topallayan bir toplum görüntüsü veriyoruz ne yazık ki. Bu serzenişte bulunduktan sonra soralım: Çözüm noktasında neler yapılmalı? “Belki şehre bir film gelir, bir güzel konferans olur, bir sempozyum...” deyip umudumuzu taze mi tutmalıyız? Ne yapmalıyız?  

Aslında durum başta da söylediğim gibi o kadar da vahim değil. Taşra kavramını her ne kadar kullanmış olsam da bu ülkenin artık taşrası kalmamaya başladı. Öyle “şehre bir film gelir, bir güzel orman olur” durumları kalmadı. Evet bu ülkede eksiklerine rağmen her şehirde artık bir üniversite var, her şehirde artık çok güzel sinema salonları, kültür merkezleri var. Artık baharda şiir şenliği düzenlenmeyen il kalmadı gibi. Bütün belediyeler festivaller düzenlemekte, bazen büyük şehirde ulaşılamayacak kişilere ulaşılmaktadır. Küçücük dernekler, sinema günleri düzenlemektedir. “Yaşasın korsan” durumları yaşanmaktadır. Artık kültüre, sanata ulaşmanın yolu salonlardan da geçmemektedir, bunu da hesaba katmalıyız. Kültür Bakanlığından ISBN numarası alan yayın sayısı yıllık 30 binleri aşmıştır. İnternet bu mana da yabana atılamayacak bir kapıdır. Hayır, ümitsiz olmak için bir gerekçe yok. 

Televizyon kanallarında, birkaç kanal dışında, kültür-sanat ve edebiyat programı yok. Olsa da çok geç  saatlerde yayına giriyorlar. Bu kapsamda bir eğitimci olarak neler yapmalı dersiniz?  

TV’ler ticari kuruluşlar. Kazancı neredense oraya gidecektir. Nitelikli sanat, kültür faaliyetlerinin kitlesel olması  gerekmiyor. Popülerleştirilende bir şeyler çalınıyor. Yani siz İskender Pala’nın Divan edebiyatını taşıdığı yerde; ne kadar divan şiiri bulunur, düşünmek durumundasınız. Ya da Murat Bardakçı’nın, İlber Ortaylı’nın tarihi sergileme biçimi. Bilimin, sanatın, kültürün popülariteye açılma sınırı bellidir. Siz saat 20.00’de Fuzuli gazelinin sanat değerini işlerseniz, izleyici sayınız o kanalı yarına taşımaz. Beklentilerimiz kapitalist bir dünyada yaşadığımızı da unutturmamalı. Bir diğer nokta da zaten kendi özgünlüğünde değerini taşır ve kalıcılaşır. İhtiyacı olan zaten TV’ye ihtiyaç duymadan ona ulaşır. Bu noktada sorgulanacak olan her halde kitlesel iletişim araçlarından ziyade, kitlesel eğitim kurumları ve araçlarıdır. 

Eğitim-Bir-Sen, Eğitim Felsefesi KongresiBiz "okuma alışkanlığı"na karşı bir siteyiz, alışkanlıktan değil, okuma bilincinden yanayız. Okuma bilincini  kazandırmak için neler yapılmalı? 

İdeolojinin yegane belirleyici olduğu ortamlarda, bilgi, kültür, sanat, edebiyat kendine yaşama alanı bulmakta hep zorlanır. Türkiye’de eğitim, sanat, siyaset, sermaye, edebiyat hep resmi ideolojinin vesayetinde yaşama alanı bulmuştur. Bunlardan beklenen faydanın elde edilebilmesi için özgün olmaları gerekir. Ancak bu özgünlük, özgürlük hiçbir zaman sağlanamamıştır. Özgünlük çabasında olanlar küçümsenip yok edilmeye çalışılmıştır. Bu gün gerçekten değerli olanlar, kalıcı olanlar, durdukları yer neresi olursa olsun bu durumlarının bedelini çok ağır ödemişlerdir. Bu ideolojik baskı her zaman kitabı hedef almış, okullarda bunun karşıtı bir tavır geliştirilmiştir. Ve arkasından da timsah gözyaşı dökülmüştür. Son süreçte 100 temel eser gibi uygulamalarla bu aşılmaya çalışılsa da bu uygulama temel istemekte, okumaya, okutmaya teşne isteklere ihtiyaç duymaktadır. Bu mana da yine en büyük sorumluluk ailelerindir. Çocuklar her şeye rağmen en çok ebeveynlerinden etkilenmekte, alacakları güzel hasletleri ailelerinden almaktalar. tabi bu manada kitle iletişim araçlarının özellikle TV’lerin katkısı unutulmamalı. Özenilen bir kahramanın elindeki kitap anında patlama yapabiliyor. Kitap bir ihtiyaca dönüştürülebilmeli ve ulaşılması da zor olmamalı. Bugün 300 sayfalık normal okuma kitaplarının ortalama değeri 20 TL’dir. Ve bu da cidden büyük bir bedeldir. 

Sizin edebiyata ve sanata yakınlığınızla başka sendikacılardan ayrıldığınızı biliyoruz. Bu ilginiz ne boyuttadır? 

Öncelikle edebiyat öğretmeniyim ama Cahit Zarifoğlu okuru olduğumu söylesem biraz anlaşılır belki . Mesleğin bir katkısı var mı bilmem. Ancak çocukluğumdan beri iyi bir kitap, edebiyat dergisi takipçisiyim; gençliğimden beri de şiir okuruyum. Yandığım bir şey var, şiiri günü birlik takip ederim ama bugüne kadar bir mısra yazabilmiş değilim. Kitap dünyasını takip etmeye çalışıyorum. Diğer sanat dallarına ilgim olsa da takip edebilme imkanını pek bulamıyorum. Sinema, tiyatro yılda 2-3’ü geçmez. Ama yayın dünyasını takip ederim.  

10140Mevcut eğitim ve öğretim siteminin en önemli eksikleri neler? Eğitim-Bir-Sen neler yapıyor bu bağlamda? 

En büyük eksik eğitime ideolojik yaklaşılması. Yüksek Öğretimin amacı  bile bu ülkede, Atatürk İlke ve İnkılaplarına bağlı nesiller yetiştirmektedir. İyi bir mühendis yetiştirmeyi hedeflemeyip, mühendislik payesiyle iyi bir Atatürkçü yetiştirmeyi hedeflerseniz alacağınız sonuç bellidir. Bu sonucu da alabilmek için araçlar artık önem taşımıyor. Siz öğretmen eksiğini, ya da nitelik kaymasını bir sorun olarak göremiyorsunuz. İyi bir edebiyat öğretmeni olmanız gerekmiyor, olmadığınızda da bu bir sorun oluşturmuyor. Siz Atatürkçü olduğunuzda ve iyi Atatürkçüler yetiştirdiğinizde zaten eğitimin amacını gerçekleştirmiş olursunuz. Eğitim-Bir-Sen’in yapmaya çalıştıkları, aslında bu ülkenin seferberlik duygusu içerisinde yapması gerekendir. 

Eğitimde olumlu gelişmeler var mı sizce? Sizi umutlandıran, heyecanlandıran adımlar atılıyor mu? 

Son birkaç  yıldır insanı ümitlendiren gelişmeler önleri kesilse de yapılmaya çalışılıyor. Uzun zamandır dokunulamayan bir müfredat değişikliği yaşanıyor. Yine “davranışçı eğitim” modelinden “yapılandırmacı eğitim” modeline geçiliyor. Bu mana da Hüseyin Çelik dönemi Cumhuriyet Dönemi eğitim sisteminde bir dönüşüm olarak ileri ki yıllarda ortaya çıkacaktır. İnsanlar genelde, günü birlik ve sloganik olarak olaylara yaklaştıklarından Hüseyin Çelik döneminin reformcu yapısı daha fark edilebilmiş değildir ve Hüseyin Çelik’in bakanlıktan alınması bence bir kayıptır. Hatta son dönem yapılan okul binalarının fiziki yapıları bile bir tercihi, bir estetik anlayışı yansıtmaktadır. Yeni bakan bu süreci takip ettirebilir mi ondan endişeliyim. 

50 yıl sonra Türkiye eğitim ve kültür açısından bakacak olursak nerede olacak dersiniz? 

Türkiye kabuk değiştiriyor, bunu görüyoruz. Ancak globalleşen dünyada Türkiye’deki gelişmeleri, dünyadan bağımsız düşünmek ne kadar mümkündür tartışılabilir. Bu güne kadar 300 yıldır ülkemiz aksiyoner bir yapının sahibi olamadı, tamamen reaksiyoner bir politika izlendi. Batılı, batıl. Ekonomik, sosyal, siyasal bütün gelişmeler batıya endeksli olarak vücut buldu. Burası da özellikle bizi sanat, edebiyat, kültür alanında hep taklide götürdü. Gelenek, geçmiş hep sövgü alanına itildi. Bunun mücadelesini verenler hiçbir platformda makbul sayılmadı. İmkân bulamadı. Ama her şeye rağmen bu ülke değişiyor, güzel verimlerde artık hayat bulmaya başladı. Az şey midir, Ertuğrul Özkök, kendi inandırıcılığı için; Ali Şeriati’yi referans gösteriyor, Mustafa İslamoğlu’nu şahit tutuyor, Ali Bulaç’ı izlenimleri için editör ilan ediyor.  

Sbs, Öss, Kpss... 11 yaşında başlayan sınav stresi 25’li yaşlara kadar sürüyor. Her yıl değişen sınav sistemi de cabası.  Çocuklarının ruh sağlığını  yitireceklerinden korkar oldu veliler. Sistem ne zaman oturacak?  

Bu söylediklerimiz sonuçtur. Bizim ülkemizde kaç meslek çeşidi vardır. Batı’da yani gelişmiş ülkelerde bu sayı  nedir. Buna baktığınızda bu gibi uygulamaların sınavlara yönelik değişikliklerle ortadan kalkmadığını  görürsünüz. Ayrıca ortadan kalkan meslekler. İster istemez iş vereni tekleştirmektedir: Devlet. Ayrıca meslekler arası gelir uçurumu sizi bu sarmalın içerisine çekmektedir. Diplomalar ekmek kapısına dönüştürülmüştür ve her bir diplomanın kazandıracağı bellidir. Gelir dağılımında bir düzenleme yapılmayınca, istihdam alanları genişletilmeyince bu sınavları kaldırsanız ne çare. Diğer taraftan biz sanatı, edebiyatı, kültürü bir fantezi unsuru olarak görmekteyiz, bu alanları fantezinin ötesinde bir ufuk olarak değerlendirdiğimizde önümüz daha bir açılacak; belki KPSS’nin a şıkkının doğruluğu ya da ÖSS’nin katsayı zulmü anlamını yitirebilecek.  

"Eğitim Bir Sen'in Güzel Şairlerle Süslü 2009 Takvimi" için tıklayınız.

 

Eyyüp Akyüz konuştu 

eyyupakyuz at hotmail.com

Yayın Tarihi: 02 Ocak 2010 Cumartesi 11:03 Güncelleme Tarihi: 06 Ocak 2010, 09:12
banner25
YORUM EKLE

banner26