İçindeki aşkı eserlerine yansıttı Hasan Çelebi

Halen, İstanbul Üniversitesi Türk İslam Sanatları Tarihi alanında görevini sürdüren Yar. Doç. Dr. Hilal Kazan'a Hasan Çelebi üzerine hazırladığı 'Noktalar ve Çizgiler Arasında Hasan Çelebi' isimli kitabını ve hat sanatını sorduk. Hacer Kor konuştu.

İçindeki aşkı eserlerine yansıttı Hasan Çelebi

 

 

Halen, İstanbul Üniversitesi Türk İslam Sanatları Tarihi alanında görevini sürdüren Yar. Doç. Dr. Hilal Kazan ile Hasan Çelebi üzerine hazırladığı “Noktalar ve Çizgiler Arasında Hasan Çelebi” isimli kitabını ve hat sanatını konuştuk. Kitap 2013 yılında, İstanbul Ticaret Odası Yayınları arasından çıktı. Hasan Çelebi'nin hayatına ve meşklerine daha yakından tanık olmak isteyenler için zengin bir malzeme sunuyor kitap.

Öncelikle kitabınız hayırlı olsun, sizin hat sanatıyla olan hikâyenizi sorarak başlayalım. Nasıl geldiniz bugünlere?

Teşekkür ediyorum. Doğrusu hayatımı hattat olmak üzere planlamış değildim. Erenköy Kız Lisesi'nde okurken sanat tarihi hocamız eşliğinde her çarşamba İstanbul’da kültür gezileri yapardık. Bu geziler sırasında en çok dikkatimi çeken kubbe yazıları olurdu. Bir merak oluşmuştu ama esas itibariyle. Üniversiteye başladığım yıllarda amcamdan aldığım Arapça dersleri benim bu yola girmemde etkili olmuştur. Merhum amcam el yazımı güzel bulur ve hattat olabileceğimi söylerdi. Fakültede bölüm derslerinde de hat ve hattalık ile ilgili bilgiler ediniyorduk; celiler, sülüsler, edebiyattaki bazı mazmunlar zihnimde yer etmeye başlamıştı. Kalemin hışırtısı, onun içindeki tüylerin yanaklardaki ayva tüyüne benzemesi... Tüm bunlar merakımı arttırdı ve bir hattattan ders almaya karar verdim.

Yalnız rahmetli büyüklerim bir erkek hocadan ders almama sıcak bakmadılar. Hâlbuki Ali Alparslan Hoca fakültede ders veriyordu. Hasan Çelebi'nin de Üsküdar’da ders verdiğini duymuştum. Ama ailemin telkinleri sebebiyle hanım bir hoca aradık. Bir arkadaşım merhum Müşerref Çelebi'den ders almama vesile oldu, eksik olmasın o da ders vermeyi kabul etti. Aslında kendisi uzun süredir ders vermeye ara vermişti. Bizimle birlikte tekrar başlamış oldu. Hattat olacak değildik... Ama o dönem hat sanatının yok olup gideceğine dair çok ciddi söylemler vardı; bunların da üzerimizde tesiri vardır. Hamid Bey ben başladığımda hayattaydı; ancak o ölüp giderse, bu sanatın kaybolacağı endişesi taşınıyordu. Bu kaygılar eşliğinde, hat sanatını bir kültür olarak öğrenip aktarıcısı olma niyeti taşımıştım; sürecin beni bu noktaya getireceğini düşünmemiştim doğrusu.

Kitabı hazırlamaya sizi sevk eden sebepler nelerdi? İsmail Kara ile bu projede yolunuzun kesişmesi nasıl oldu?

Kitaptan önce İsmail Kara Hoca ile yolumuz kesişmişti, kendisi yaptığım bazı çalışmaların istikamet kazanmasında ve hızlanmasında çok etkili oldu. 2008 senesiydi, o sıralar Hasan Çelebi'nin sergileri peş peşe olmuştu. Bir gün, bazı yazarlar bu sergilere gelip hocaya iltifatlarda bulunmalarına rağmen, takip eden günlerde köşelerinde bu etkinliklere değinip birkaç satır kaleme almadılar... Halbuki bu sergilerde hocanın bütün talebeleri vardı, yabancı öğrencileri de dâhil. Bir yazıyla olsun değinirler diye beklemiştim.

Sonrasında kasım ayının bir pazar günüydü, içim dolmuş sanırım. Bir yazı yazdım, başladığımı bir de bitirdiğimi hatırlıyorum, hiç başından kalkmadan yazmıştım. Adını “Tek Başına Üniversite” koydum. Doç. Dr. Gülgün Uyar'la aramızda nerede yayınlanılabileceğini de konuştuk. Kendisi yazıyı İsmail Kara Hoca’ya göndermiş, Dergâh’ta yayınlanmasının iyi olacağını düşünmüş. İsmail Hoca yazıyı okuyor ve benimle tanışmak istiyor. Yazı daha sonra Dergâh’ta yayınlandı. Bu süreçte tanıştık kendisiyle.

Benden hat üzerine yazılar yazmamı istedi, “Hattatlar böyle şeylere pek ehemmiyet vermiyorlar; hocan şanslı, eli kalem tutan bir öğrencisi var, bunu değerlendirirsen iyi olur” dedi. Ben o sıralar Hasan Çelebi'yi konuşturmaya başlamıştım, daha önce de konuşurduk ama bu defa detaylandırmaya başladım. İsmail Hoca önce, Hoca'nın hatıratını hazırlama fikrini öne sürdü. Daha sonra kendisiyle yaptığımız görüşmeler neticesinde, hatırat hazırlama sürecinin uzun olacağından, önce yaşayan ve Cumhuriyet devrinde yetişen bir hattat olmasından da hareketle Hoca'yı her yönüyle anlatan, meşklerini ve hayat hikâyesi, eserlerini ve kronolojisini içeren bir kitap hazırlama fikrine evrildi düşüncemiz.

Hasan Çelebi'nin hayatında hat sanatı tam olarak nereye oturuyor sizce? Ve tabii Hasan Çelebi'nin hat sanatındaki yeri nedir diye sorsak?

Hoca, Cumhuriyet döneminde yetişmiş bir isim. Herkes, hat sanatının İstanbul'daki entelektüel çevreden neşet edip günümüze geleceğini beklerken, 1956 senesinde Erzurum'un dağ köyünden, okuma yazma bilmeyen ümmi biri geliyor ve İstanbul'daki sanat hayatının içine giriyor. Bakıyorsunuz resimlere, o resimlerdeki simalara hiç benzemiyor, yiğit bir Anadolu delikanlısı. Eğer tarihsel süreç içinde hadiseyi değerlendirmek gerekirse, aslında Halim Bey'den hat sanatının neşet etmesi gerekirdi. Çünkü eğitimli Halim Bey, Medreset’ül Hattatin’e, oradan akademiye gidiyor. Diplomalarını, icazetlerini alıyor, çok iyi bir hattat. Fakat gel gör ki, yine Diyarbakır'dan gelmiş doğal yetenekli birisi, Hamit Hoca’dan neşet ediyor.

Bu yönden Hamit Bey'le Hoca birbirine benziyor. Bir defa Nazif Bey'e dersini göstermiş, başka bir hocayla mesaisi olmamış, tamamen kendi yeteneğiyle hattı uygulamış bir Hamit Bey'den neşet ediyor nesil. Bu durum, aslında taşra-şehir ayrımından ziyade şuna benziyor: Yahudiler bir peygamber geleceğini biliyorlar ve bunun hep kendilerinden olacağını tahmin ediyorlardı ama tam tersi Arap kabilelerinden ve ümmi bir peygamber oldu. Aynı bunun gibi, Cumhuriyet devrinde yetişecek hattat İstanbul'dan bekleniyordu ama taşradan, Anadolu’nun ücra bir köyünden gelip yetişti.

Hoca bu işe aşkla bağlıydı, kitabı okuyanlar görecektir, “Selâtin camilerde namaz kılarken Allah affetsin gözümü yazılardan alamazdım” diyor. İşte bu aşk, sanatını o noktaya getirdi. “İçimdekinin ne olduğunu bir türlü anlayamıyorum” diyor. Eğitimi yok, onu bir şeye benzetebilsin yorumlasın... Kendisine sorardım: “Yazılar size neyi çağrıştırıyor?” Kendi çobanlık da yapmış biri, onlarla ilgili örneklendirmeler ve benzetmeler yapıyor. İçinde çocukluğundan beri varolan aşk kendisini bu noktaya getiriyor.

Kitap, görsel malzeme açısından çok zengin. Bu kadar malzemenin bir araya getirilmesi esnasında elbette pek çok şey yaşanmıştır. Bize biraz bunlardan bahseder misiniz?

Fotoğrafların bir kısmını fotoğrafçıyla beraber evlerde çektik, bir kısmını malzemeleri götürüp bir mekânda çektik. Hoca'nın bana verdiği her belgeyi değerlendirdim. Her şeye bir malzeme gözüyle bakmaya başlamıştım tabi. Hoca'nın fotoğraflarını oğlu almış, arşivlemiş; biz de kendisinden belli bir ücret karşılığında resimleri satın aldık. Bazı gazete fotoğraflarını son anda elde ettik, matbaaya girmeden koyduk kitaba. Yaşadığı her merhaleyi belgelemeye çalıştık. En çok zorlandığım nokta Üsküdar Müftüsü’yle yaşadığımız süreç oldu. Müftülük bize istediğimiz belgeleri vermedi, özlük hakları diyerek. Hoca'nın kendisinin gidip konuşmasını istediler, bize hiçbir şekilde yardımcı olmadılar. Ama biz biliyoruz İsmail Kara, Mahmut Bayram'ı çalışmıştı en son, Fatih Müftülüğü bütün belgelerden yararlanması sağlanmıştı kendisine. Daha önceden aslında gelip alırsınız demişlerdi ama müftü değişmiş. Yaşadığım en belirgin sıkıntı buydu.

Kitapta başka isimlerin de Hasan Çelebi'nin sanatı ve kişiliğine dair makaleleri var. Bu nasıl gelişti? Ayrıca bu makalelerden anladığım kadarıyla, Hoca’nın sanatının yanı sıra kişiliğine de ciddi bir vurgu yapılmadan geçilemiyor. Bununla ilgili neler söyler istersiniz?

Hocam hayatta, ben de talebesi olduğum için onun sanatı üzerine bir şey yazmayı reddettim. Yazarsam bu yazdıklarım taraflı algılanabilirdi. Başka isimler yazsın diye düşündük. Neticede İsmail Hoca ile sanatını, Yrd. Doç. Dr. Savaş Çevik; hocalığını; ABD’den Muhammed Zekeriya; şahsiyetini, akrabasından Prof. Dr. İlyas Çelebi ve Muhsin Demirel yazdı. Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu ile 40 yıllık kadim bir dostlukları var. Eksik olmasın hazırda olan bir yazısını da kullanabileceğimi söyledi.

Sorunuzun devamıyla ilgili şunu söyleyebilirim: Bir sergiye gidiyorsunuz mesela, eserlere bakıyorsunuz, güzel buluyorsunuz. Harflerin anatomisi, istifi... Hepsi gayet güzel şeyler fakat sizi çekmiyor, bir sıcaklık bulamıyorsunuz. Güzellik sizi çekecek ki onu algılayabilesiniz. Hoca'nın şahsına yapılan vurguya gelmek istiyorum buradan. İçindeki aşkın ve kişiliğin, O'nun eserlerine yansımasıdır söz konusu olan. Sanata kişiliğini yansıtır sanatçı. Batı'da iç karartıcı resimler görüyoruz, o da bir ruh halinin yansımasıdır. Hoca, bir harekeyi abdestsiz koymadım der; şimdi, o yazı insana nasıl tesir etmesin? Bu duyarlılık karşısında şaşırıyorsunuz tabii.

Sizce hat sanatında anlamla biçim arasında bir ilişki kurulabilir mi? Kurulmalı mıdır?

Hocamla yaşadığım tecrübelerden ve bir taraftan da ortaya koyduğumuz eserlerden anladığım bu işin bir felsefesinin olmadığıdır. Belki burada felsefenin eserlerden anlam çıkarma çabasından söz edilebilir. Sanat evrensel tabii, gördüğünüzü alıyorsunuz, ille de bakayım ne manaya geliyor diye araştırmıyorsunuz. Orada sergilenen bir istif. Esas olan, o istife sanatçının içinden gelen duygularını aksettirmesi nispetinde karşılık bulmasıdır. Mesela buradaki “Ya Kavi” eseri. (kitaptaki bir eser fotoğrafı üzerinde konuşuyoruz) Hasan Hoca bu istifi çalışmaya başlarken bunu insan yüzüne benzeteyim demiyor, böyle bir istif yaparsam, şunlarda [simetrik olarak çizilmiş Ya harflerine bitişen Elif'lerin uçlarını işaret ederek] estetik durur diyor. Günümüzden birkaç asır öncesinin eserlerini yorumluyoruz. Ama nereden biliyoruz sanatçı neyi, neden yaptı? Bugün sanatçılar yaptıklarını belli bir kalıba koymak için, kavramsal sanatta olduğu gibi, o kadar karışık objeler bir araya getiriyorlar ki evet gerçekten onu birinin izah etmesi lazım. Orada sanatçı kendisinin ne yaptığını anlatabilir. Ama klasik sanatlarda bu söz konu değil kanaatimce. Mesela Osman Hamdi'nin zihninde bir şarkiyatçı mantık vardı, bunu resimlerine yansıtıyordu. Hoca Ali Rıza suluboyayla manzara resmi yapmaktan hoşlanıyordu. Estetik kaygı tabii ki güdülüyor.

Kitapta Hasan Çelebi'nin hayatına ve eserlerine sadece dokunabildiğinizi söylüyorsunuz. Kitabın devamı ya da farklı bir çalışma düşünüyor musunuz bu dokunuşu daha öteye taşımak adına?

Bu kitabın amacı buydu, Hoca'nın sanat hayatını ve biyografisini anlatmak. Almadığımız birçok husus var evet. Esas hedefimiz Hoca'nın meşklerini yayınlamaktı, meşkleri ve eserleri. Bu haliyle çok güzel bir tasnif olmuş oldu. Kitap birçok yazıya, yüksek lisans tezine, doktora çalışmasına kaynaklık edebilir. Bana kalırsa Hoca'nın mimarı yazıları apayrı bir doktora tezi olmalı mesela. Hatta yurt içi yurt dışı eserleri ayrı ayrı incelenmeli. Meşkler üzerinden Hoca'nın yazı gelişimi anlatılabilir. Celi sülüs üzerine levhaları çalışılabilir. Yine bir fikir olarak, “Hasan Çelebi Mektebi” ismiyle bir kitap hazırlama niyetim var. Bu çalışmada talebelerini anlatmak istiyorum. Ayrıca Hoca'nın hatıratını yayınlama düşüncem hala saklı duruyor. Tabi bunlar kolay işler değil, çok zaman istiyor, bu kitap biraz hükmünü sürsün.

Çalışma boyunca yaşadığınız, hiç unutamam dediğiniz hatıralarınız oldu mu?

Kitabın zaten kendisi hesapta olmayan bir şeydi. Bu sebepten kitabın kendisi unutulmayan bir mevzu benim için. Hocanızı yazıyorsunuz, yüze yakın talebesinden bahsediyoruz, bunların dörtte üçü erkek ve bunların içerisinde hepsi üniversite mezunu, hatta yüksek lisans yapmış arkadaşlar var. Normalde hat geleneğine baktığımızda, bu çalışmayı Hoca’nın erkek talebelerinden birinin yazması lazımdı. Her ne kadar hoca-talebe ilişkisinde olsanız bile, bir erkek öğrencisi kadar Hoca'yla hem dem olup, evinde kalıp kendisi gözlemlemek gibi durumlar mümkün olmuyor. Bu çalışmanın bir hanım talebesine, bana nasip olması başlı başına unutulamayacak bir durum. Hocanızın hayatını çalışıyorsunuz, dile kolay. Bir kere hocanız uluslararası üne sahip, Türkiye Cumhuriyet tarihinde yetişmiş ilk hattat ve bu ismi yine diğer bir duayen isimle İsmail Kara Hoca'yla hazırlıyorsunuz. Başıma taçlar, omzuma devlet kuşları konmuş mu diyeyim bilemiyorum. Ama bu açıdan bakıldığında, hem dezavantajları hem avantajlarını görüyorsunuz. Ama ben dezavantajları bir tarafa, bu tür çalışmaların insanı çok pişirdiğini düşünüyorum; kendi başınıza çalışsanız çok farklı bir mecrada duracak bir eser ortaya çıkaracakken, çalışmayı duayen bir isimle yapınca, bir yerde ne olması gerektiğini ne olmaması gerektiğini öğreniyorsunuz veya her merhaleyi ne kadar incelikli çalışmak gerektiğini daha iyi görüyorsunuz.

Çok teşekkür ediyorum Hilal Hanım vakit ayırdığınız için.

Ben de teşekkür ediyorum.

 

Hacer Kor konuştu

Güncelleme Tarihi: 23 Mayıs 2016, 14:51
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
orhan hattatoğlu
orhan hattatoğlu - 6 yıl Önce

Hat sanatı gerçekten tam da günümüzün hız delisi olmuş toplumuna eylemin ilkel değil temel halini gösteren çok önemli bir sanat,daha da önemlisi kutsal bir sanat.Ancak en hacimsiz hat kitabı,albümü hatta broşörü gerçekten çok pahalı.İster istemez bu soylu sanatımız pahalılık yönü ile halktan uzaklaşı,zengin ve imak bulabilen kimselerin dairesine hapislenmiş durumda.Halk Eğitim Müdürlükleri ise ne hikmetse bu kursu sadece büyük şehirlerde açarlar.

banner19

banner13