İbrahim Paşalı'nın acaip maceraları!

İbrahim Paşalı ile Adem Turan ilginç bir söyleşi yaptı. Bu söyleşinin devamını da beklediğimizi hem Paşalı'ya hem Adem Turan'a bildirmek istiyoruz.

İbrahim Paşalı'nın acaip maceraları!

İbrahim Paşalı'yı bilirsiniz; hayatı kendince ve doludizgin yaşayan bir delikanlı ya da standartların üzerinde yaşayan bir "gezgin"dir. Hiç ummadığınız yerlerde birden bire çıkıverir karşınıza. Önce biraz şaşırır sonra da bir bakmışsınız koyu ve hararetli bir muhabbete başlamışsınızdır hiç farkında olmadan. Bu kez Nurettin Durman"la birlikteydiler Üsküdar"da karşılaştığımızda.

 

Atladık arabaya ve on dakika sonra Çengelköy'deki Çınaraltı'ndaydık. Sohbete başladığımızda bir yandan biraz önce aldığımız simitleri atıştırıyor diğer yandan da çaylarımızı yudumluyorduk. Güzeldi her şey; masmavi Boğaz ve Boğaz'da gidip gelen yolcu vapurları, daha berideyse Boğaz'ın çalkantısında salınıp duran balıkçı sandalları. Güneş ise kırmızı bir gülüşle güne veda ediyordu.

 

Bu vakitte buradan bakınca İstanbul çok güzeldi.

 

Saraybosna"da Dino Merlin konseri

 

Sevgili İbrahim Paşalı, epeydir ortalıkta görünmüyorsun? Nerelerdesin, neler yapıyorsun?

 

Açıkçası bu sorunun cevabını bilmiyorum galiba. Bunu söylerken maksadım, söyleşilerde sıkça rastlanan, sıra dışı şeyler söylemek hevesi değil. Sizin deyişinizle “ortalıkta görünüyorken” de, galiba yine kendi halimdeydim ben. Sadece farkında değildim “ortada” olduğumun. “Aynı anda ölseler bile her insan yalnız ölür” gibi bir gerçek bu.

 

Nerelerde, neler yapıyordum? Kısa başlıklarla, hatırladığım kadarıyla cevap vereyim: Geçtiğimiz bahar, yaklaşık on beş yıldır yaptığım “Gece Yürüyüşü” programını bıraktım. Geçtiğimiz yaz, Dino Merlin'in Saraybosna'da Kosevo stadındaki tarihi konserine gittim, dolunay vardı ve ben yıllardır olmak istediğim konserdeydim; Ahmet Cevdet Paşa da orada benleydi. Dualarım kabul olmuş, Şam-Halep hattında olduğu gibi Bosna'da da eşine filmlerde rastlayabileceğiniz, sürekli yağı eksilen, kırık şoför koltuğu arkasına konulan yastıklarla kullanılan, 20 yıllık bir Reno 5 ile geziyordum. Döndükten birkaç gün sonra, yine yollara düşmem gerekti; direksiyon başında Rize'ye gittim, babamın cenazesine. Öldüğü yatakta uyudum, herkes uyurken gece yarısı kalktım, başımı tavana dikip düşündüm, düşündüm, düşündüm… Yaz sonu, nihayet Babanzade Ahmet Naim'i ziyarete gitmeyi başarabildim, kabrinin fotoğrafını “bayram hediyesi” olarak yakın bir arkadaşıma yolladım.  Refik Halid'in Halep-Şam hattında yazdığı romanları okudum, bitmelerini istemeyerek vesaire…

 

İkinci anneannemin deyişiyle, “üstünden çok uyku geçti”ği için ancak bunlar geliyor aklıma. Şimdi bir şey hatırladım: Son günlerde yaptığım en anlamlı, en güzel şey, Antakya'ya gitmek oldu. Filistinli mültecilerin yaşadığı mahallenin daracık sokaklarında kaybolmak girişimini saymazsak…

 

 

"Yol" imgesi bende çok güçlüdür

 

İsrail'in vahşetine dikkat çekmek için, İstanbul'dan Golan tepelerine doğru yola çıkan konvoyda sen de vardın demek. Yol boyunca neler yaşadınız, senin gözlemlerin nasıl?

 

Bu konvoy hakkında epey yazıldı, çizildi sanırım; aynı şeyleri yinelemek istemem. Ben bu vesileyle gördüğüm bazı küçük şeylerden bahsedeyim.

 

Siz şairlere öykünerek izah etmeye çalışayım: "Yol imgesi" bende çok güçlüdür. Daha geçen gün, Rotterdam'dan Medine abla şöyle dedi bana: Ne yazarsan yaz, senin bütün yazıların yolda geçiyor, her yazın bir yolculuk. Hani derler ya, bir insanı tanımak için onunla ya ticaret yap, ya da yolculuk. Kişi kendisiyle de yolculuk yapmalı, kendisini daha iyi tanımak için.

 

Aslında son anda, bir gün kala, katıldım konvoya. Sevgili Fikri Cumhur"un arabasında yer varmış; yol arkadaşı oluverdik bir anda. Cumartesi sabahı çıkıldı yola, ne zaman geri dönüleceği belli değil; nereden dönüleceği de. Bir ihtimal Suriye sınırından, bir ihtimal Suriye'deki Golan tepelerinden. Küçük bir çanta ve en az onun kadar önemli olan, yol için hazırladığım şarkıların CD'leri.  Niyetim, şarkılarımla Şam'a varmak; yavaş yavaş araba kullanarak, dünyayı seyrederek, adını bilmediğim, hatırlayamadığım köylerin, kasabaların, şehirlerin içinden geçip… Şam"ı görmek bir kez daha.

 

Bir şehir efsanesi değilse, polis telsizine göre Boğaz Köprüsü'nden geçen araç sayısı 1800 küsur imiş. Daha önce bir konvoya katıldığımı hatırlayamadım. Kendimce ilginç, ilginç olduğu kadar hem hüzünlü hem komik şeyler gördüm yol boyunca. Sağ şeritten ilerliyordu konvoy... Yüzlerce binlerce araç düşünün… Bir müddet sonra canı sıkılan sollayıp gidiyor, fakat gidecek bir yeri yok, ileride bir yerlerde konvoyu beklemeye başlıyor. İleride kazara konvoydaki bir araç emniyet şeridinde duruyorsa, canı sıkılıp sollayan araçlardan biri de onun yanında duruyor. Beraber bekliyorlar konvoyu… O iki aracı gören, sabırsız araçlardan biri de ekleniyor onlara, bunlar burada bekliyorsa vardır bir manası diye. Selam kelam faslından sonra, herkesin “öylesine” orada beklediği, konvoydan haberinin olmadığı, en iyisi konvoyun peşine takılmak olduğu anlaşılıyor vs. Bu “manzara” yol boyunca eksik olmuyor: Niye durduk? Bilen yok mu? Soruları eksik olmuyor…

 

Bir tür keşif koluyduk biz

 

Yani hep böyle mi yol aldınız?

 

Yo, hayır. İstanbul çıkışında, tabiatıyla araçların çoğu geri dönmüştü, fakat biz Fikri Cumhur'la karar aldık. Bize dağıtılan programda bahsi geçen “ilk durak”a kadar durmadan devam etmeye. Bir tür keşif kolu olduk yolda biz. Konvoyu organize eden Dayanışma Vakfı'ndaki “milli şef”lerle (Nezir, Hüsnü ve Ramçe ağabeyler) aramızda bir espri konusu olsa da bu, biz hep önden gittik. Ankara'ya geldiğimizde akşamdı. Ankara'dan sonra direksiyona ben geçtim. Konvoya polisler eşlik ediyordu. Ne yalan söyleyeyim, bütün araçları sollaya sollaya, en başa geçmek, en sonunda da polisleri sollayarak gecenin karanlığında basıp gitmek harika bir duyguydu. Dikiz aynasından baktığımda, “dörtlü”lerini yakmış yüzlerce aracın oluşturduğu konvoy, karanlığın içinde yanıp sönen ateş böceklerine benziyordu…

 

“İyi de konvoy nerede?”

 

Ateş böcekleri gibi mi? İlginç!

 

İlginç evet. Gecenin karanlığında yüzlerce ateş böceği! Çok hüzünlü ortamlarda, alt-üst olup “ters”ine dönüyorum galiba, bunu fark ettim: Yol boyunca, pencereden etrafımı seyretmediğim zamanlarda çok neşeliydim ben. Dışarıya böyle yansıyor olsa gerek. Bunun içindir ki komik şeyler de gelip bizi buldu sanırım. Konya girişinde, uzakta yanıp sönen bazı ışıklar gördük. Bu ışıkların ne olabileceği konusunda, o kadar çok alternatifi düşünmemize rağmen, bunun bir polis arabası olduğunu düşünemedik. Durmamızı işaret eden polisi görünce aklımız başımıza geldi; ama iş işten geçmişti. “İyi geceler, ehliyet, ruhsat lütfen!” İlk şaşkınlığı atlattıktan sonra; valiliğin izniyle İstanbul'dan yola çıkan, il sınırları içerisinde de polisin eşlik ettiği, Suriye'ye giden konvoy olduğumuzu söyledim. Adamın yüzünü unutamıyorum; bir bize bir yola baktı: “İyi de konvoy nerede?” Gülmemek için kendimizi tuttuk; bizim önden geldiğimizi, konvoyun da birazdan burada olacağını ekledik. Polis memuru, arabadaki polise bağırdı: “Salih abi! Bunlar telsizde söylenen, Suudi Arabistan'a giden konvoydanmışlar…” Sağ olsunlar, ehliyet ve ruhsatımızı geri verdiler ve iyi yolculuklar dilediler.

 

Akdeniz aşağıdaydı

 

Yolculuğunuz boyunca hava şartları nasıldı bu arada, sizi zorlayan şeyler oldu mu meselâ?

 

Beş gün süren yolculuğumuz boyunca, bahtımıza hava soğuk olsa da hep güneşliydi. Ereğli üzerinden Pozantı'ya giderken karlı dağlar, serpiştiren karla selamladı bizi. Dediğim gibi, biz ortalama 1–2 saat önden gidiyorduk; haberleşerek, istediğimiz yerde durabiliyorduk. Adana otobanındaki rüzgârı unutamam herhalde. Boş otobanda, vadiden esen rüzgâr arabayı nasıl da savuruyordu. (Ankara ve Adana'da bekleyen araç konvoyu kalabalıktı!) Hatay"da dağa tırmanırken (Gavur Dağlarıydı sanırım) Akdeniz"e bakan bir tepede çay içmek için durduk. Akdeniz"i görmek, nedense, beni çok etkiliyor… Aklıma Refik Halid'in yazdıkları geldi. Fikri Cumhur"la “aile” olmadığımız için, denize bakan “aile salonu”na alınmadık; fakat konvoyla Golan tepelerine gittiğimizi öğrendiklerinde incelik yapmaktan da geri durmadılar, çay paralarını almadılar.

 

Akdeniz aşağıdaydı… İklim nasıl da değişmişti. Bu arada, program da yolda belli olmuştu; Hatay Reyhanlı"da gece misafir olacaktık. Antakya tabelasını görünce, Fikri Cumhur'a direksiyonu Antakya'ya doğru kırmayı teklif ettim; sağ olsun iyi bir yol arkadaşı oldu kendisi. Önce dağı tırmandık, sonra dağdan kıvrılarak inmeye başladık. Sekiz bin yıllık Amik ovası, bir deniz gibi uçsuz bucaksız önümüzdeydi. Hayran olmamak, etkilenmemek mümkün değildi.

 

 

Film gibi bir sahne

 

Sonra da Hatay"a doğru yola çıktınız sanırım?

 

Evet, âheste bir şekilde ve etrafı temaşa ederek ilerliyorduk artık. Normalde hayatını idame ettirecek kadar yemek yiyen ben, yolda iştahımı da buldum. Her yerde, oranın nesi meşhursa, yedim durdum, durdum yedim. Antakya"da polislere sorduk, nerede künefe yiyebileceğimizi. Meydana bakan küçük bir dükkânda, künefenin vatanında künefe yiyor, bir yandan da İstanbul'dakilerle kıyaslıyorduk: İki künefe+iki su: 6 TL. Şaka gibiydi. Tarihi Antakya'yı sorduk; polisler birbirine bakıyordu. Sokaktaki polis, arabadakine sordu. O da “nehrin karşısındaki bölge, beyaz evlerin olduğu yer,” dedi. Köprüden karşıya geçip yukarıya doğru gidecektik. Tarif böyleydi. Akşam ezanları okunmak üzereydi. Eski evlerin olduğu daracık sokakları bulmuştuk. Arabayı bir kenara park ettik, ezanlar okunuyordu. Yol boyunca espri yapıyordum, “Bir haftalık namazı ce"m ettim; seferiyim, namaz yükümlülüğü kalktı” diye.

 

Hava soğuktu, ezanlar esprilerin bittiği yer idi. Mimarisi çok farklı, ahşap-taş karışımı küçük güzel bir camide üç kişilik cemaatte kaybolduk. Namaz sonrası imam ile tanıştık; birkaç saat vaktimiz olduğunu, fırsat bu fırsat, nereleri görmemiz gerektiğini sorduk. Yasin sûresinde bahsi geçen, “şehrin dışından koşarak gelen adam” Habib-ün Neccar'ı mutlaka görmemiz gerektiğini söyledi. Kendisini camiinde, tabi olduğu iki havariyle beraber bulabilirmişiz. Tarifi aklımızda tutmaya çalışırken, cemaatten genç bir arkadaş ben sizi götürebilirim, dedi. Bu genç arkadaş, Ulu Camiinin önündeki seyyar köftecide çalışıyormuş. Önce size Ulu Camiyi göstereyim, orası da çok eskidir, dedi.

 

Ulu Camiinin taş avlusunda, turunç ağaçları, dallarında portakal gibi turunçlar… Film gibi bir sahne. Cemaat akşam namazını kılmış, camiden çıkıyordu. Hayran hayran etrafına bakan bu yabancılar dikkat çekmiş olmalı ki, cemaatten biri yanımıza yaklaşıp selam verdi. Anadolu'daki Kudüs'ümüz olan Antakya"yı bugüne kadar nasıl ihmal ettik pişmanlığı, baston olmuş, ona yaslanarak seyrediyordum etrafı. Bu ağabeyle de tanıştık; marangozmuş. Bizi bu defa o gezdirdi. Hem sohbet ediyor, hem Antakya'yı geziyorduk. Anadolu"da yapılmış ilk camiyi, Habib-ün Neccar'ı, havarileri, Türk Katolik kilisesini, odun ateşinde künefe yapan Yusuf ustanın Ahmediye Cami avlusundaki dükkânına varıncaya kadar, dar vakitte öğrenmiş olduk. Türk Katolik kilisesinde bizi 10 yaşlarında bir kız gezdirdi; adı Fatma. Utangaç, sevimli, gözleri lacivert gibi masmavi bir çocuk… Kilisedeki ayinler hakkında bize bilgi verdi, lacivert gibi masmavi gözleriyle genelde önüne bakarak, utanarak, çekinerek…

 

Fatma"ya: “Sizde de ezberlenmesi gereken çok dua var mı?” diye sordum. Önce “İki tane dua var.” dedi, sonra biraz düşünüp “Yok, yok üç tane.” dedi, büyük bir yanlışı düzeltiyormuş gibi heyecanlanarak. “Sadece üç tane mi?” diye yineledim, tebessüm ederek. “Evet”, dedi, aritmetik işlemini, sağlamasıyla birlikte yapmış gibi kendinden emin bir tavırla. “Fatma, öyleyse dininizin kıymetini bilin!” dedim, gülerek. Ben açıklama yaparken, şaşırmış bir halde bana bakıyordu: “Fatma, biz çocukken çok dua ezberlemek zorundayız; siz çok şanslıymışsınız!” Gülüştük. Utangaçlığı, çekingenliği geçmişti Fatma"nın. Öyle ki teşekkür edip çıkıyorduk ki, Fatma bize “Size çanımızı göstereyim mi?” teklifinde bulundu. Beraber çatıya çıktık; Fatma'ların çanına, kilisenin terasından Antakya'ya baktık…

 

İsimler, telefonlar alındı, son bir kez daha daracık sokaklarda dolaşıldı, “Garipler Çıkmazı”nın fotoğrafları çekildi, vedalaşıldı ve Reyhanlı"ya doğru yola çıkıldı. Reyhanlı Belediyesi'nin önünden, Yusuf Armağan ve konukları TVNET ekranında bu yolculuğu ve Gazze'yi konuşuyorlardı. Rotterdam"da yaşayan Medine ablanın okuduğu yatılı ilkokulu ziyaret ettim, onun adına. Kendisine son durumu, bir muhabir gibi aktarmaya çalıştım. Karayoluyla hacca gidilen zamanlarda, hacıların Reyhanlı'da konaklaması adetmiş. Bu geleneğin izleri hala çok güçlü: Konvoydaki yüzlerce kişiyi misafir etmek için birbiriyle yarışan, bana az misafir verdiniz, ben 100 kişi istiyordum diye sitem eden insanlar etrafımızda dolaşıyordu. Adeta misafir pazarıydı! İkide bir yanınıza biri yaklaşıyor ve “bu gece kalacak yeriniz var mı?” diye soruyordu.

 

 

Peki siz ne yaptınız bunun üzerine, yani nerede gecelediniz?

 

Biz, yani misafirlikte rahat edemeyen Fikri Cumhur, Ramçe ağabey ve ben “takiyye” yapmayı tercih ettik; “yerimiz var” dedik, fakat bir yandan da gizli gizli kalacak yer aradık. Reyhanlı, 60 bini aşkın nüfusuyla il gibi bir ilçe. Öğretmenevinde yer yok; küçük Kent Otel"de de. Gölbaşı Gazinosu'nun odaları ise çok pis ve soğuk. Reyhanlı-Kırıkhan yolu üstündeki büyük bir termal otelden bahsedildi. Son çare, canlı yayın bitip de herkes evlere dağıldıktan sonra, gecenin karanlığında Reyhanlı'yı terk ettik, o termal oteli aramak için. Korktuğumuz başımıza gelmedi; oteli de bulduk, kalacak odaları da.

 

Tam bir sınır harbi yaşandı

 

Ertesi sabah yola çıkabildiniz mi hemen, yoksa…

 

Ertesi sabah işler yolunda gitmedi. Bana sorarsanız nazara geldik. (Ben ve Fikri Cumhur'dan bahsediyorum.) Konvoyda pasaportu olmayanlar vardı. Pasaportu olmayanlar nüfus cüzdanıyla Suriye'ye günübirlik geçebilsin diye, iki ülkenin valilikleri ve bakanlıkları arasında 15 saat süren bir mesai harcandı. Bu çabamıza şahit olan kimi Reyhanlılar da bu listeye adlarını yazdırmak, pasaportsuz Suriye'ye geçmek istedi. Onlara hayır denemedi. Burada, Reyhanlı'nın bir sınır kasabası olduğunu ve kaçakçılığın önemli bir geçim kaynağı olduğunu hatırlatmakta fayda var. Konuyla ilgili ilgisiz birçok isim listeye adını yazdırdı; liste gibi, görüşmeler de uzadı. Tam 15 saat bir sınır harbi yaşandı; belediyenin önündeki meydanda volta atılıp duruldu. Bozulan sinirler, şakalarla tamir edilmeye çalışıldı. Reyhanlı'nın meşhur yemeği tuzda tavuk imiş. Tavuk tamamen tuza batırılıyor ve öylece fırında 2 saat pişiriliyormuş. Haliyle siparişten sonra 2 saat beklemeniz gerekiyor. “Bu kadar bekleyeceğimizi bilseydik, tuzda tavuk siparişi verirdik!” Sınır kapısının önündeki açık alanda, bekleyen onlarca araba, yüzlerce insan… Hava soğuk mu soğuk!

 

Şam"da üç ayrı miting

 

Soğuktan korunmak için neler yaptınız peki?

 

Reyhanlılar pratik adamlar, birden kamyonetlerle yakmak için eski otomobil lastikleri getirdiler. Dört bir yanda yanan lastikler! Görülmeye değer bir manzara… Ateş başında, şarkılar, ezgiler… Gece dokuzda umutlar tükendi, kötü haber geldi: Pasaportsuz geçişe izin yok. Nasip dendi, yolunuz açık olsun dendi, vedalaşıldı. Fikri Cumhur'un acil bir iş yüzünden İstanbul'a uçakla dönmesi gerekti. Ben de otobüslerden birine geçmiş oldum. Otobüsün en arkasında, ben, Nezir ve Ramçe ağabeyler, omuz omuza uyuduk.

 

Sınırdan Şam ortalama 500 kilometre; herkes yorgun olduğu için, Şam'a sabah varacak şekilde yavaş yol alındı. Şam'a vardığımızda hava güneşliydi.  Polis eskortlarıyla karşılandık. Bulvarlardan birinde trafik bizim için durduruldu. İnsan diktatörlüğün ne demek olduğunu böyle zamanlarda daha iyi görüyor. Bir yanda, sesini çıkarmadan trafikte bekleyen, soru dahi sormayan insanlar… Diğer yanda, Filistin ve Türkiye bayraklarını görmelerine rağmen, kuşkulu gözlerle bizi seyreden, korkarak el sallayan insanlar…

 

Şam'da üç ayrı miting yapıldı. Bulvarda, meclis binasının önünde ve Filistinli mültecilerin yaşadığı mahallede… Genelde, Türkiye, Suriye ve Filistin'in tek vatan olduğunu söyleyen sloganlar atıldı. Ne ilginçtir, her mitingde Beşşar Esed için slogan atan birileri vardı: “Lebbeyk Beşşar lebbeyk!” “Görevli” ya da hayranı, ne fark eder; çok mu önemli. Beşşar için atılan sloganları duyunca, ben de “Beşşar sen bizi diskoya götür!” diye bağırıyordum, ne yalan söyleyeyim. Burada tevazu gösteremeyeceğim; Suriye'de Türkiye"yi “laik”ıyla temsil eden bendim: “Türkiye laiktir, laik kalacak!” diye bağırdım durdum…

 

İstanbul ve Türkiye kelimeleri “vize” oldu

 

Filistinli mültecilerin yaşadığı mahalle dedin; hayat nasıldı orada?

 

Filistinli mültecilerin mahallesinde, daracık arka sokaklarda kaybolmayı teklif ettim Ramçe ağabeye. Daracık, yer yer karanlık, uzun sokaklar… Başta bir tedirginlik olmadı dersem yalan olur; çünkü bu bölge Hamas'ın da merkezi ve biz sonuçta yabancıyız. Kendimizi tanıtmak, derdimizi anlatmak zahmetli olabilir. Çok şükür, tedirginlik kısa sürdü; daldık bir sokağa. Çivit mavisi ceket ve pantolon giyiyor okula giden çocuklar… Kirpikleri uzun, gözleri kara, gözleri bal rengi, gözleri lacivert gibi koyu mavi renkli çocuklar; nasıl da güzeller. Sokaklarda yaşlı insan görmek imkânsız gibi.

 

İlerde, başka bir sokağın başında, seyyar bir araba dikkatimizi çekti. Çünkü arabanın yanında Türk bayrağı asılıydı… Yaklaştığımızda bunun bir seyyar çay ocağı olduğunu gördük. Köşede ayakta durmuş, etrafımızı seyrederken, “şay” içerken; bir yandan da konuşmaya çalışıyorduk. Biz Arapça, onlar İngilizce bilmiyordu. İstanbul, Türkiye kelimeleri “vize” oldu. İçlerinden biri pasaportunu gösterdi, Türkiye'ye gelmiş. Tebessümlerle, birkaç kelimenin sırtına dünyanın yükünü vurarak konuştuk, anlaştık. Dönüşte, bir pastanede bir şeyler yemek istedik. Program o kadar yoğundu ki, bir yerde durup para bozdurma fırsatı olmamıştı. Türk parasının geçip geçmediğini sorduk, çaresizce. Geçmiyor, dediler. Tam çıkıyorduk ki, bir dakka deyip para almadan bize fırından yeni çıkmış tatlı ikram ettiler. Pastanenin önünde, ayakta dikilmiş, tatlımızı yerken, mitingi, insan yüzlerini, pencereleri seyrediyorduk.

 

Çocuklar bir köpeğin üstüne kartondan bir elbise giydirmişlerdi. Üstünde Arapça “Siyonizmin köpeği Hüsnü Mübarek” yazıyordu. K-l-b, h-s-n, m-b-r-k, s-y-n-z-m kelimelerini okumak zor değildi. Küçük bir kız çocuğu, pencereden kırlangıç diye tabir edilen küçük Türk bayrakları sallıyordu… Küçük bir kamyonetin üstünde kocaman hoparlörler konmuş, mazot kokusuna içinde İstanbul geçen Arapça cümleler eşlik ediyordu. O küçük kamyonet, o daracık sokaklarda dolaşıp duyuru yapıyordu…

 

Golan, daha doğrusu Colan tepelerine gidilemedi; çünkü askeri bölge ve durum gergin. Şam'daki asıl hediye, bana sorarsanız, meşhur Emeviyye (Ümiyye) camiinde namazdan sonra imamın yaptığı duaydı. Ya Rabbi o nasıl bir duaydı! Ağlayarak, İstanbul'dan gelenlere de teşekkür ediyor, ta yürekten dua ediyordu.

 

Akşam tekrar otobüslerle geri dönmek için yola çıkıldı. Sabaha doğru sınıra varıldı. Sınırdan sonra herkes vedalaştı. Ben de Adana'dan uçakla İstanbul'a döndüm.

 

Kısaca (!) bu kadar…

 

 

Âdem TURAN dünyabizim için konuşturdu.

Yayın Tarihi: 17 Şubat 2009 Salı 15:17 Güncelleme Tarihi: 17 Haziran 2011, 14:36
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Abdullah Kibritçi
Abdullah Kibritçi - 12 yıl Önce

Helal olsun. Süper geldi bu söyleşi. Çok sevindim yaa... Gördüğünüz yerde konuşturun Paşalıyı arkadaşlar... Bilseydik Çınaraltını basardık, ne güzel olurdu (:

Yakup Öztürk
Yakup Öztürk - 12 yıl Önce

on numara kitaptır, paşalı'nın olur
aklıma melek paşalı geldi
ne zaman bir hikaye kitabi yayinlar acaba?

Ali Doğan
Ali Doğan - 12 yıl Önce

Çok güzel bir röportaj olmuş. Elinize, ağzınıza sağlık.

kayıp
kayıp - 12 yıl Önce

Bazen diyorum ki, yakınımda bir yerlerde olsa, kafama takılanları anlayamadıklarımı sorsam. Anlatsa ufkumu açsa.

yarabandı
yarabandı - 12 yıl Önce

paşalı'yı nasıl da ozlemişiz çok uyku geçmişti kendisinden haber alamadığımız ,tadı damağımızda kaldı.devamını bekleriz,çok teşekkürler

Zeki bulduk
Zeki bulduk - 12 yıl Önce

Paşalım bizi de Şam'a götür!
Paşalıyı da bizim dünyanın nüfus kütüğüne yazın bay editör arkadaşım! ne durursunuz?!

Cihad Meriç
Cihad Meriç - 12 yıl Önce

Sayın Paşalı Konya'da mevlana sofrasında içtiği çayları unutmuş. Bu adama gezginlik ve söz yakışıyor.

Hümeyra Demir
Hümeyra Demir - 12 yıl Önce

Uzun gece yürüyüşlerinde, ellerimizden tutup bilmediğimiz görmediğimiz ama hep bir yerlerden aşina olduğumuz mekanlara alıp götüren seyyah....Yaşar Kurt'dan mülhem: Hadi baba gene yap,gene yap baba gene yap....Sancılı düşüncelerin eşlik ettiği yürüyüşler istiyoruz.yolları aşındıracak yürüyüşler...


banner26