İbrahim Kaya: “Hikâye önce bir hevesti”

"Kültür ve medeniyetimizin temelini oluşturan Doğu’dan, her uzaklaştığımızda maalesef kendimizi ateşten kuyuların içinde bulduk. İşte Kutlu Oda, milletimizi bu ateşten kuyulardan çıkarmak gayesiyle âcizane bir çırpınışın ürünüdür. " Mustafa Şahin'in söyleşisi.

İbrahim Kaya: “Hikâye önce bir hevesti”

İbrahim Kaya: “Hikâye Önce Bir Hevesti”

     

Her yazarın yazarlık serüveni ile ilgili farklı bir hikâyesi vardır. Siz yazmaya ne zaman ve nasıl başladınız? Yazmaya teşvik eden birileri oldu mu?

Okuma merakım köyde ilkokul sıralarında başladı. Mütevazı bir okulun öğretmenleri tarafından kısıtlı imkânlarla oluşturulan sınıf kitaplığından aldığım kitaplarla… Ömer Seyfettin, Kemalettin Tuğcu, Gülten Dayıoğlu, Daniel Defoe, Jonathan Swift, Jules Verne, Mark Twain… Ortaokulda karalama türünden yazılar sonra… Hatta “Korku Tüneli” diye diye bir hikâye çalışmam vardı. Lisedeyken okuma merakım daha da arttı. İyi kompozisyon yazardım. Üniversite son sınıfta Sivaslılar Vakfının öğrenci evinde kalıyordum. Kültür-sanat etkinliklerine bol bol zamanımız oluyordu. İşte böyle bir dönemde Sivaslılar Vakfı Başkanı Muhsin Kaya’nın önerisiyle Bizim Sivas gazetesinde köşe yazıları yazmaya başladım. Yani ki beni yazmaya ilk teşvik eden Muhsin Kaya oldu. Öğretmenliğe başladıktan sonra da hikâye ve deneme türünde yazılar kaleme aldım. 2012 yılı ağustosunda Dil ve Edebiyat dergisi editörü Hüseyin Altuntaş aradı. Daha önceden göndermiş olduğum “Kilim” adlı hikâyeyi beğendiğini ve derginin gelecek sayısında hikâyeyi yayımlayacağını ifade etti. Ardından birkaç hikâyemi daha yayımladı.  Gönderdiğim çalışmalardaki eksiklerimi bana iletti. Beni hikâye yazmaya teşvik eden ise Hüseyin Altuntaş’tır. Sonra Sıddık Ertaş. Sağ olsun Aydos Edebiyat’ta hikâyelerime yer verdi. Yol gösterdi bana. Ben de elimden geldiğince yazdım. Şeref Akbaba’yı da unutmamak gerek. O da elimden tuttu, Ay Vakti’nde hikâyelerimi yayımladı. Her ne kadar farklı dergilerde hikâyelerim yayımlansa da aklımda bu eylemi sürekli hâle getirme fikri hiç yoktu. Bir heves ve geçer sanıyordum. Ta ki Mürsel Ağabey ile konuşana kadar.

Mürsel Ağabey, Mürsel Sönmez değil mi?

Evet, ta kendisi... Birkaç hikâyemi 2015 yılı Ocak ayında Bir Nokta dergisine göndermiştim. Mürsel Ağabey cevap olarak “…hikâyelerini aldım, merak ve heyecanla okudum. Eline sağlık, duru metinler bunlar, zevk aldım. Yazmayı sürdürmeni temenni ederim. Bir Nokta bu hikâyeleri yayımlayacak inşallah… diye yazdı. Çok mutlu oldum. Birkaç hikâye daha yayımlandıktan sonra telefonla görüşme imkânım oldu. Görüşme esnasında o kadar etkili ifadeler kullandı ki bu övgüler beni motive etti. Ve o konuşmadan sonra hikâyeyi bir sanat olarak bildim, hakkı ve hakikati anlatma yolunda bir araç olarak görmeye başladım. Buna vesile olan bütün ağabeylerime buradan teşekkür ederim.

İlk hikâye kitabınız Kutlu Oda, İstanbul Yayınlarının Bir Nokta Kitaplığı kapsamında nihayet çıktı. Kutlu Oda hakkında neler söylemek istersiniz?

Kültür ve medeniyetimizin temelini oluşturan Doğu’dan, her uzaklaştığımızda maalesef kendimizi ateşten kuyuların içinde bulduk. İşte Kutlu Oda, milletimizi bu ateşten kuyulardan çıkarmak gayesiyle âcizane bir çırpınışın ürünüdür. Öze dönüş çağrısıdır bir yerde. Diriliş hayalidir… Yerlilik ve millîlik ekseninde oluşturmuş hikâyeler… Bizden olan her şeyin kitapta kendine has yeri var.

Anadolu, Anadolu insanı, köy hayatı, şehirleşme, millî ve manevi değerlerimiz… Dostluk, arkadaşlık, çocukların temiz dünyası, gençlerin samimi duyguları, yetişkinlerimizin vefaları… Namaz, ezan, cemaat kavramı, Kur’an-ı Kerim, tarihimiz, kültürümüz, gelenek ve göreneklerimiz…

Kitaptaki birkaç hikâyenin dışında bütün hikâyelerde Kutlu Oda ve Yusuf Emmi karşımıza çıkıyor. Bu isimlerin özel bir anlamı var mı?

Köylerde misafir odaları vardır. Bizim de köyde böyle bir odamız vardı. Hatta biz ona “Erkek Oda” derdik. Muhtemelen erkek misafirler burada ağırlandığı için böyle bir ad verilmiştir. Babam da köy muhtarı olduğu için burada uzun yoldan gelenler ağırlanır, hoş muhabbetler olurdu. Düğünlerde, bayramlarda dolar taşardı burası. Hiçbir zaman misafiri eksik olmazdı. Küçükken benim için kutlu bir yerdi bu oda. Orada vakit geçirmek çok hoşuma giderdi ve anlatılanları günlerce unutmazdım. Kutlu Oda adlı hikâye buradan esinlenerek ortaya çıktı işte. Kitabın adını da bu hikâyeden hareketle Kutlu Oda koyduk. Güzel de oldu sanırım. Bu ismi ilk defa duyanlar ilginç buluyor ve beğeniyorlar. Kutlu Oda beni çocukluğuma götürüyor.

Peki, Yusuf Emmi?

Bizim kültürümüzde büyükler el üstünde tutulur. Sosyal hayatımız onlar vesilesi ile şekillenir bir yerde. Onlara danışılır, onlardan fikir alınır, onlar ne derse o olur. Anadolu’da her köyde ve yerleşim yerinde böyle birileri mutlaka vardır. İşte Yusuf Emmi bu düşünceyle oluşturulmuş bir tip. Dede Korkut gibi… Aynı zamanda Kutlu Oda’nın sahibidir Yusuf Emmi.

Çağdaş Türk hikâyeciliği ekseninde İbrahim Kaya kendi hikâyesini nerede konumlandırıyor. Modern hikâyemizin geldiği noktadan bakıldığında klasik hikâye tarzını tercih etmiş olmanızın özel bir nedeni var mı? Bu tercihin köy hayatının Kutlu Oda’daki hikâyelerde temel alınması ile bir ilişkisi olabilir mi?

Hikâyemiz son dönemde çok büyük bir gelişim ve değişim gösterdi. Bunun neticesi olarak da yeni ve başarılı hikâyeciler ortaya çıktı. Herkesin kendine göre bir yazma yöntemi var. Maalesef klasik hikâyeyi hafife alan bir yaklaşım var son zamanlarda. Ama klasik hikâye olmadan modern hikâyeye ulaşamazsınız. Klasik olanı bir kenara bırakalım derken Ömer Seyfettin’i, Memduh Şekvet Esendalı, Sait Faik Abasıyanık’ı, Sabahattin Ali’yi görmezden mi geleceğiz. Nurettin Topçu’nun Taşralı hikâye kitabı sonra… Rasim Özdenören’de klasik hikâyeye ait unsurlar hiç yok mu? Mustafa Kutlu peki… Hikâyemizin temelini atan insanlar bunlar. Hikâyede olay da olur, durum da olur. Bilinç akışı da olur, an da olur, sonrası da… Bu münasebetle tek başına klasik hikâyeyi veya modern hikâyeyi tercih etmek gibi bir durum olamaz zaten. Kutlu Oda’daki hikâyeler çoğu köyde geçtiği için klasik tarzadır. Ancak modern hikâye özelliklerini taşıyan hikâyeler de var kitapta. Bu hususta kesin bir ayrım yapmak mümkün görünmüyor. Doğu’yu, köyü bilmeden şehirli insanı anlatamazsınız. Geneli tarif etmeden özele inemezsiniz. Sosyal hayatı tanımadan bireyin iç dünyasına inemezsiniz. Bu da meselenin bir başka boyutu… Onun için böyle bir başlangıç yaptık. Yeni hikâye kitabımızda daha kentli, daha modern konular ve hikâyeler olacak inşallah. Klasik olandan kopmadan tabii…

Gerek dünya edebiyatında gerekse de Türk edebiyatında kendinize yakın bulduğunuz ya da etkilendiğiniz hikâyecilerden bahsedelim mi biraz? Hikâye okuma yelpazeniz hakkında fikir edinmek istiyoruz.

Kültür, sanat ve edebiyata meraklıysanız edebiyat öğretmeni olmanızın çok büyük faydaları oluyor. En azından sahayı çok iyi biliyorsunuz. Bazılarını sadece ders olarak anlatırken bazılarından da ders alıyorsunuz. Tabii bunu sadece hikâye, hikâyeci olarak ve belli isimlerle sınırlandırmak da doğru olmaz. Dede Korkut Hikâyeleri, destanlar, halk hikâyeleri, masallar var biz de… Sâdî, Beydaba, Tolstoy, Dostoyevski, Balzac, Gogol, Stendhal, Franz Kafka, Anton Çehov, Guy de Maupasant, Oscar Wilde, Cengiz Aytmatov okunmadan zihnen hikâye yazacak aşamaya gelinemez. Mehmed Âkif mesela. Kim ona hikâyeci diyor. Kimse. Ama Safahat’ta çok sayıda manzum hikâye var. Ondaki tasvirler, olaylar, durumlar pek çok hikâye kitabında yok. Bir kere herkes Safahat’ı baştan sona okumalı. Necip Fazıl sonra… Sadece şair mi? Hayır… O da okunmalı. Sezai Karakoç’un da çok güzel hikâyeleri var.  Bizdeki halka Ömer Seyfettin, Memduh Şevket Esendal, Sait Faik Abasıyanık, Haldun Taner, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi Tanpınar, Refik Halit Karay, Orhan Kemal, Peyami Safa ile başlar. Sonrasında Rasim Özdenören, Mustafa Kutlu, Ali Haydar Haksal, Sibel Eraslan, Cihan Aktaş, Yıldız Ramazanoğlu, Nazan Bekiroğlu, Cemal Şakar, Hüseyin Su, Fatma Barbarosoğlu, Recep Seyhan, Necip Tosun vs. şeklinde devam eder... Kimini kitaplardan, kimini dergilerden okumadan geçemezsiniz.

Hikâyelerinizin besin kaynakları nelerdir? Nereden doğup nereye akıyor bu hikâyeler?

Hikâyelerin besin kaynakları arasında Kur’an-ı Kerim, hadisler, tarihimiz, kültürümüz, millî ve manevî değerlerimiz yer alıyor. Elimden geldiği, dilimin döndüğü, kalemim yazdığı kadar… Ve bu böyle olmalıdır kanımca. Çok güzel konular bulup, bunları süslü ve sanatlı bir dille anlatsanız da yukarıdaki kaynaklardan beslenip Allah (cc) rızasını gözetmiyorsanız ortaya çıkan eserlerin hiçbir önemi olmayacaktır zira. Dış güzellik geçici, iç güzellik kalıcıdır. İşte bu kaynaklardan beslenip hikmet çeşmesinden akan hikâyeler irfan ve irşat deryasına saf ve temiz birer damla olarak ulaşma gayesini taşımaktalar. Niyetleri hayır, akıbetleri de hayır olur inşallah.

Bundan sonrasını okurlara bırakalım isterseniz. Kutlu Oda hikâye kitabınız için tekrar tebrik eder, okuyucusunun bol olmasını temenni ederiz. Son olarak iletmek istedikleriniz nelerdir?

Teşekkür ederim. Kutlu Oda hikâye kitabı ile insanların zihninde en ufak bir farkındalık yaratabilirsem ne mutlu bana. Emeği geçenlere çok teşekkür ederim. Bu güzel söyleşiyi rahmetli Ayşe Şasa Hanımefendi’nin “Kıyamet günü Yaratıcı’ya anlamlı ve onurlu bir hikâye bırakabilmeliyim.” ifadesiyle nihayete erdirelim. Dua ile…

Söyleşi: Mustafa ŞAHİN

(Bir Nokta Dergisi, 183. Sayı/Nisan-2017)

Yayın Tarihi: 19 Ekim 2020 Pazartesi 16:30 Güncelleme Tarihi: 19 Ekim 2020, 16:27
banner25
YORUM EKLE