banner17

Hz. Ömerin Adaletini oynardı!

Efsane Tiyatrocu ve yönetmen Abdullah Kars ile konuştuk.

Hz. Ömerin Adaletini oynardı!

Abdullah Kars, yıllarını tiyatroya vermiş bir gönül insanı. 1938 doğumlu sanatçı 1980’lerden günümüze Hz. Ömer'in Adaleti, Yunus Emre, Duaların Gölgesinde, Fedakâr Subaylar Kore'de, Ashab-ı Kehf, Şeyh Şamil, Onlar Böyleydi, Yazılamayan Eser ve Derman Dert Babası gibi oyunları 14 bin kez sahneledi. Abdullah Kars’ı, tiyatro anlayışını, maceralarını konuştuk.

Neden tiyatroyu seçtiniz? Tiyatro sizin için vazgeçilmezdi ve dindar bir yapıya sahip olduğunuz için “dinî tiyatro” mu yaptınız, yoksa sizin için dini yaymak önemliydi ve tiyatroyu bir araç olarak mı kullandınız?

Çakıl TaşlarıTiyatroyu bir araç olarak kullandım. Ayrıca ben sanki tiyatro için yaratılmıştım. 4 yaşında sahneye çıktım ben. Bir köy meydanında, iki zengin köy ağasının Gavur Ali köyünde, o taraflarda bir mahalli sanatçı vardı. Cirit oynuyorlardı, on atlı bir tarafta, on atlı bir tarafta, kılıç kalkanla çıkmışlar. Bir o taraftan vuruyorlar, bir bu taraftan. En son benim dedeme, “uyanık bir çocuk arıyoruz” dediler. Ben de babamın kucağındaydım. Geldiler, eğitmenle beraber oturduk. Zaten ben dört yaşında anca vardım, elemtereden aşağısını biliyordum. İlkokula da dört yaşındayken gittim ben. Neyse, babama rica etmişler. Bana köyde Abdulkadir derlerdi; Abdulkadir oynayabilir mi oyunda diye rica etmişler. Babam da müsaade etti. Bana dediler ki, deden gelecek, önünde duracak, bağırsakları sallanıyor bir vaziyette. Sen de onun üzerine kapanıp ağlayacaksın. Ben tabi bunları yaptım ve ağlamaya başladım. Artık, o zamanki düşüncem nedir, bilemiyorum; korkudan mı ağladım yoksa oyunun getirdiği duygudan mı ağladım. Bir de küçükken ablam vardı, geceleri onunla beraber yatardık. Koynuna alırdı beni, masal anlatırdı. Ben ona öyle şeyler anlatırdım ki, sabah kalkınca anneme derdi: “Bu oğlan nerden biliyor bunları? Nereden öğreniyor?” Çünkü kimse anlatmadı. Masallar anlatıyorum, hatta anlatırken korkuyorum bile. İyi bir hayal gücüm vardı yani. Artık o düğünde, küçükken oynadığım rolde iyice mimlendim ben. “Hadi Abdulkadir bir daha oyna şunu” dediler hep.

Seneler sonra, ilahiyatta okurken de tiyatro başkanıydım. Üniversiteler arası bir yarışmada birincilik kazandım. Dört yıl devlet konservatuarın salonunda, önemli insanların karşısında oynamıştım. Neyse, Hz. Ömer’in Adaleti’ni oynamaya başladım sonra. Önceden de zaten risaleler şeklinde hazırlamıştım, birikim yapmıştım bu oyun için. Okulun temsil kolu olarak, gelirleri okula olmak kaydıyla, turneler yaptım. Mehmet Aydın var ya, bakan şimdi, o açılışta konuşma yapmıştı hatta. Sonra Necip Fazıl’la karşılaştım. Necip Fazıl, benim için “Yunus” oyununu yazdı. 1700 defa Yunus’u oynadım. 2055 defa da Hz. Ömer’in Adaleti’ni oynadım. Hz. Ömer bu hızla giderse, ömrüm kafî gelmeyecek, çok tekrarları oluyor, çok beğeniliyor.

Abdullah Kars, Hz. Ömer’in Adaleti

Mukaddes emanetler, diye bir oyunumda suç unsurları bulunduğu söylendi. Bir savcının yardımıyla hapisten kurtuldum. O oyunu oynamaya devam edememiştim o yüzden. Acaba şimdi oynayabilir miyim diye düşünüyorum. Çünkü o oyun benim için özel yazıldı. Oyunda bir torun Abdullah var. Necip Fazıl benim için özel yazmıştı o oyunu.

Bir de Püf Noktası isimli bir oyun var, onu hiç oynayamamışsınız herhalde. Neden?

Evet, o oyunu hiç oynayamadım. Çünkü komediydi o. Onu Almanya’ya turne için gittiğimde, yanımda götürmüştüm. Orijinali bende değil ama fotokopi şekliyle hala elimde duruyor. Fakat hiç oynamadığım bir oyun o.

Daha sonra, Ashab-ı Keyf diye bir oyun hazırladım askerde iken. Öldükten sonra dirilmeyi işleyen bir oyundu. Birçok oyun geldi arkasından. Hekimoğlu İsmail ile de görüşmüştüm bir ara. Bir hac parası karşılığında, “Yazılamayan Eser” oyununu yazdı bana. O zamanlar bir hac parası, bir daire parası kadardı. Fakat oyun, hikâye tarzında yazılmıştı, yazımını değiştirmek gerekiyordu. Yazarından izin aldık, sahneye uydurduk o metni. Necip Fazıl olsa mesela, asla oyununda bir değişikliğe izin vermezdi. O oyunu sahneye uyarladık, oynadık ve o oyun çok tuttu.

Yani hocam, sizin için tiyatroda maksat dini yaymaktı, öyle mi? Oynadığınız oyunlardan ben öyle anlıyorum. Tiyatro bir araçtı yani?

Tabi, araçtı. Yoksa devlet tiyatrosuna almak istediler beni. Devlet tiyatrosuna sakal-bıyık yaptırmak için gitmiştim bir keresinde. Bazen aynı sahneyi kullandığımız oluyordu. Cumartesi pazar ben oynuyordum, hafta içi onlar Bir Bardak Su’yu oynuyorlardı. O gün gittiğimde, üst düzey bir görevli Cüneyt Bey, dış kapıya kadar beni takip etmiş. Tuttu kolumdan, yanına oturttu. “Ben, provalarını kendi yaptığım oyunları bile sonuna kadar seyretmedim” dedi. “Ama sizin bir oyununuzu seyrettim. Eğer bir gün bu işi bırakırsanız Türk tiyatrosunun büyük bir kaybı olacak. Yalnız teknik çalışmanız gerekiyor, sahnede çok yoruluyorsunuz” dedi. “Size yardımcı olayım, devlet tiyatrosuna geçiniz” dedi. Ben dedim, “Devlet tiyatrosuna giremem. Çünkü seyircilerim hayal kırıklığı yaşar. Üstelik beni hangi oyunda oynatacaksınız? ‘Kadınlar I-ıh Derse’de mi, ‘Hülleci’de mi? Hangi rolü oynatacaksınız? Benim inancım var, aykırı rollere çıkamam” dedim. Kabullenmedim.

Dindar bir insan tiyatro yapmak isterse, zorlanır mı?

Karşısına çok şey çıkar.

Ne gibi?

Müslümanlar çıkar. Müslüman olmayanlar zaten çıkıyor. İstismarcı, der; başka şey der; dini alet ediyor, der. İki taraftan da karşısına çıkan olur.

Dindar bir insan tiyatro ile uğraşırken, hassasiyetleri olduğu için zorlanır mı?

Tabi, zorlanır. Mesela, bir oyunumda, diskotek sahnesinde oynadım ben. O gün oyuncu gelmedi. Oyunun ismi “Duaların gölgesinde” idi. Benim rolüm bitti, çıktım. O oyuncu gelmediği için, kafama bir peruk taktım, biraz da seyirciye, tiyatroda olmayacak şekilde yan durdum. Hayalen Suzan diye biriyle dans eder gibi oynuyorum. Seyircilerden birkaçı oyun arasında sahne arkasına geldiler. Biri dedi ki, “O diskotek sahnesindeki sen miydin?” Dedim ki, “Biri gelmedi, o yüzden oynamak zorunda kaldım.” Sakın bir daha böyle bir şey yapmayın, dediler. İnanır mısınız, yıkıldım bittim. Bursa’da oldu bu olay. Suzan’ın hayalini arkadaşlarına anlatan bir sahne o, ama bu işi yaptın mı yoksa diye, kafamıza takıldı dediler. Ondan sonra, ben bir daha böyle rollerle çıkmadım sahneye.

Dolayısıyla, tiyatro yaparken kısıtlandınız?

Kısıtlandım, çünkü seyircimin isteği vardı. Seyircimin isteği ile kısıtlandım. Abdullah Kars ne yaptıysa, onlar inandılar, geldiler, izlediler.

Dolayısıyla, gerçek hayatta dinî açıdan yapabileceğinizi düşündüğünüz bazı şeyleri bile, seyirci endişesiyle sahneye yansıtmadınız.

Tabi. Ben gerçeğini söylüyorum. Sizin açınızdan düşünüldüğünde ne derece doğrudur bilmiyorum. Ama ben kendi açımdan konuşuyorum.

Kadın oyuncu problemi diye bir gerçek de var. Oyunlarınızda kadın oyuncu var mı?

Kadın oyuncu çıkardım, fakat başarılı olamadılar. (Hz. Ömer oyununun afişini gösteriyor) Buradaki kadının adını seyirci Aşık Ayşe koydu. Bu rolde ben çok zorlandım. Ben oyunda çok rol oynadım, en azından üç-dört kılığa giriyorum aynı oyun içerisinde. Ama başrol bu sahnede o kadınındı. Kadın oyuncularla güzel olmayınca, onu da canlandırmak zorunda kaldım.

Kadın oyuncular neden başarılı olmadı?

Bu rolü devlet sanatçısı olarak çalışmış ve oradan emekli olmuş bir kadın oyuncu ile de çalıştım, olmadı. Süheyla diye bir hanımdı, çok başarılıydı, ama ağlayamadı. Seyirci, benim erkek olduğumu bildiği halde, o rolü ben canlandırdığımda bağırarak ağladı.

Peki, dinî açıdan, kadınla çalışmak bir sıkıntı mıydı sizin için?

Şimdi, çok zor bir şey, burası problem. Tiyatroda bu işe yönelenler arasında, şuurlu hanım bulmak çok zor. Büyük turneler yapıyorum ben, üç aylık, dört aylık turneler. Bunlara hanımlar dayanamıyor. Bir de, başka durumlar olur kaygısıyla zorlanıyoruz. Bir Ali vardı bizim ekipte, Ali on yıl grupta Fatma rolünü oynadı.

Genelde dinî tiyatroda, kadın rollerini erkeklerin oynamasının nedeni, kadının sahneye çıkması caiz görülmediği için olur. Ama sizde böyle bir durum yok anladığım kadarıyla. Tek neden kadın oyuncu ile çalışmanın zorluğu, mu diyorsunuz?

Hayır, o yüzden değil. Tamamen zorluğu bakımından. Olsa mesela bu rolü oynayacak bir hanım, bu rolü götürebilen birisi… Ailesiyle, gittiğimiz yerlerde mazbut bir şekilde, gruptan da ayrılmadan... Tam olarak uyum sağlayamasa da, bu şekilde götürdüğümüz kadın oyuncular oldu. Düzgün bir hanımefendi olsa, ben yine çalıştırırım. Günah olur diye bir düşüncem yok.

Peki, sizin oyuncu yetiştirdiğinizi biliyoruz. Öğrenci olarak seçtiğiniz insanın dinî hassasiyeti olmak zorunda mı?

Olmayana hizmet edemem, açıkçasını söyleyeyim. Yemi bizden yiyip, başkasının holluğuna hizmet edeceğe hizmet edemem. Yönünü-istikametini bilmeden biriyle uğraşamam. İşin gerçek yanı bu.

“Abdullah Kars’ın öğrencisi, onun değerlerini de taşımalı” gibi bir kural mı bu?

Yani, inanç bakımından bakıyorum.. Mesela bu son çalışmamda, iki tane hafız çocuk vardı, çok kıymetli dört dörtlük çocuklar. Her şeyleri mükemmel. Oynadıkları oyunun ruhuna uygun bir yaşantıları vardı. Ona uymayanla bir arabada bile gidemem. Böyle bir katılığım vardır. Çünkü herhangi bir durum olsa, göz de yumamam. Mesela, gruba alacağım hanıma da derim, “Sana yan gözle bakanı yumruklarımla yoğururum. Sen kendine dikkat et, sana hiç kimse laf diyemez” diye.

Türk tiyatrosu metinlerini inceledim ve birçoğunda, dinî öğelerin olumsuz anlamda kullanıldığını gördüm. Bunun tek nedeni, yazarların dine bakış açıları mıdır sizce?

Bizim cephemizde tiyatrocu olmadığı için, onlar meydanı boş bulmuşlar, bu konuları işlemişler. Ben de onların hıncını alırcasına, onlara karşı dinî konuların da sahnelenebileceğini, büyük bir seyirci seli oluşturarak gösterdim. Seyirci seli! Şimdilerde bir menajer çıktı ortaya, İzzet Bey diye. O Seda Sayan’ı, o meşhur hanımlar var ya onları, Erol Büyükburç’u, birçok sanatçıyı ortaya çıkaran kişi. İstanbul’da o geldi bana, “Abdullah Bey, ben sizi organize etmek istiyorum” dedi. Hayrola, neden, dedim. “Çünkü sen beni Anadolu’da hezimete uğrattın sen” dedi. “Senin büyüklüğünü biliyorum ben” dedi. “Maddî açıdan kazanç sağlayamadım. Çünkü nereye gittiysem, sen olduğun zaman, ben orda batardım.” dedi. Şimdi, illa benim oyunlarımı organize için, peşimde.

Ama siz, Türk tiyatrosu yazarlarının, sizin deyişinizle, “meydanı boş bulması” ile tiyatroya başladınız..

Evet.

Peki, Zeki Müren’in ismini sildirme gibi bir anınız var sanırım?

Şimdi şöyle, ben ilk çıktığım sıralar, İstanbul civarında Hz. Ömer’i oynarken, Karadenizli bir zengine rastladım. Oyunu seyretmiş mahallesinde. Oğluna sünnet düğünü yaptıracağını, Hz. Ömer oyunuyla yaptırmak istediğini söyledi. Olur, nerede olacak, dedim. “Kazablanka Gazinosunda” dedi. “Gazinonun sahnesi var mı?” “Var.” Seyirciler, hıçkırıklar içerisinde oyunu seyrettiler. O gürültünün patırtının içerisinde nasıl naladılar, onu da bilemiyorum. Sonra Ankara’ya döndüm, bir baktım Kazablanka’nın menajeri gelmiş, beni arıyor. Eve geldi. Sizinle, gazinonun sahibi beyefendi anlaşmak istiyor, dedi. Hangi şartla olursa olsun, demişler. Öyle deyince, hemen uçak bilet ayarlayalım, İstanbul’a gidelim dediler.

Görüşeceğim bazı kişiler oldu, görüştüm ben. Gittim ki orda, neon ışıklarla üstte Zeki Müren yazıyor. Orada Zeki Müren çalışıyormuş. Tabi belirli bir zaman sonra yine çalışacak belki, bilemiyorum onu. Anlaştık orayla. Diğer yönlerde, masraflarda, otel-yemekte anlaştık. Benim ilk işim müftülere, vaizlere gitmek oldu. Böyle böyle, Kazablanka’da oyun oynayacağım, bana yardımcı olun. Kürsüden vaizler tiyatronun güzelliklerini anlattılar. İşte Hz. Ömer’in Adaleti, Kazablanka’da... Öyle de bir yağmur yağdı o sene, adeta insanlar evinden çıkamıyor. Buna rağmen, tıklım tıklım doldu salon. Uzattık süreyi de, yetmiş gün yaptık. Dedim ki, “Benim tek şartım, şu neonları istemiyorum. Onun yerine kocaman bir Hz. Ömer yazın” dedim. Hz. Ömer’in Adaleti Kazablanka Gazinosunda. Yazın, dedim. (Gülüyor)

İbret TiyatrosuDolayısıyla, tiyatro için mekan da seçmediniz. Her yerde oynadınız.

Sahne olan her yeri kullandım, evet. Orada, o kadar tuttu ki o oyun. Çok affedersiniz kızım, o kötü yolun kadınları, dört tane loca vardı, hepsini tuttular. Bana maddi açıdan sponsorluk teklif ettiler, anlatabiliyor muyum? Ramazan boyunca oraya geldiler, gözyaşı içinde seyrettiler.

Yaptığım bir şey daha var. Dışarıdan çalışmış, karşı cepheden gelen bir tiyatrocuyu almadım. Yönünü, istikametini bilemediğim için. Bir Mustafa Şakir’i aldım. O da çok uyumlu bir insandı. İzmir’de oturuyordu. Onun bile zararını gördüm. Çünkü benim arzu ettiğim hale uymayan halleri olabilirdi.

Peki, zamanında dindar kesimin tiyatroya olumsuz bakmasından zarar gördünüz. Şimdilerde nasıl bakıyor bu kesim tiyatroya?

Şimdi çok iyi bakıyor. Tiyatronun öyle olduğu bir dönemde, gittiğim 28 yerde, kapalı gişe oynadım. Ama benim bu sefer gücüm yok. Hastayım, her gün oynayamam. Sahnede 18 yaşında gibi oynuyorum, üç gün sonra hastanelik oluyorum. Oynarken hiçbir şey yok. Bunu ister yazın, ister yazmayın ama fazla dayanamıyorum. O yüzden de kazanç konusu sürekli olmayınca, sponsor da olmayınca, evdeki destek olmasa hiç götüremeyeceğim.

Sponsorlar neden yok?

Ha, onu söyleyeyim. Şimdi, evvelden sponsorlar vardı, bana teklif ediyorlardı. Mesela Burdur’da, Şeyh Şamil’i oynarken, birisi sahne arkasına bir çiçek göndermiş, üzerine de bir çek iliştirmiş. Ben önce onunla ilgilenmedim. Arkadaşlar, “Abi çek var” deyince, baktım, “İstediğin kadar yaz” diye yazmış karta. Kart boş. İmzalamış, göndermiş. Şimdi, ben hemen kapıları tutturdum. Halk da ayaklandı, oyun sonrası gitmek üzere. “Çok istirham ediyorum, şu kişiyi buraya davet ediyorum” dedim. Sahneye çıktı. Seyircilerin kimi ayakta, kimi oturuyor. Dedim ki, “bu kardeşim bana böyle böyle bir çiçek ve çek göndermiş. Kucaklıyorum onu, öpüyorum” dedim, sarıldım. “Ben şu anda yorgun olduğum halde, tekrar tekrar bu oyunu oynayacak hale geldim” dedim. “Ama ben buna alışmak istemiyorum, seyircim bana yetiyor, siz yetiyorsunuz” dedim. Zonguldak’ta, Kayseri’de, Konya’da buna benzer şeyler oldu. Onların rakamı vardı. Ama bunda rakam da yoktu. Bu sene Burdur’da oynadım. Bunu da ifade ettim. “Böyle böyle, Burdur’dan böyle koç yiğitler çıkar. Beni seven ve oyunumun devam etmesini isteyen can kardeşlerim çıkar” dedim.

Şimdi neden yok? Televizyon mu, sinema mı etkiledi insanları, tiyatroya vakit ayıramıyorlar mı?

Bilemiyorum. Biraz da işi götüremeyenler olmuş. Şimdi bende baba seyrediyor, torun ve çocuk da seyrediyor. Büyük baba “Beni babam bu oyuna oğlum kadarken getirmişti” diyor. Hz. Ömer’e, 40 yıl önce geldiğini söylüyor, anlatabildim mi? Ve dede diyor ki, “ben oğlumu getirdim, torunumu da getirdim. Ama sizi yine 18 yaşında gibi gördüm” diyor. Yemin ediyor, “Valla eskisinden daha güzel oynadınız” diyor. Bir hâl oluyor bana, ne gerekiyorsa yapıyorum. Ama sürekli götüremem, doğruyu söylüyorum. Şimdi, bu yüzden, hocalık tarafı daha ağırlıklı olarak, yine sahnede olmak kaydıyla, devam etmek istiyorum.

Röportajımız yarın kaldığı yerden devam edecek.

Sümeyye Karaarslan konuştu

Röportajın II. bölümü için: http://www.dunyabizim.com/news_detail.php?id=5368

Güncelleme Tarihi: 17 Ocak 2011, 16:41
YORUM EKLE
YORUMLAR
Batman fm
Batman fm - 8 yıl Önce

Abdullah hocam Allah razı olsun.
Hz.Ömer'in Adaleti'ni bizzat izlemiştim mükemmeldiniz Kayseri'de...
Sizin gibi nice Abdullah'lar yetiştirmeniz dileğiyle ....

Allah bir şeyi dilerse KUN FE YEKUN !

banner8

banner19

banner20