Hüseyin Kılıç: “Hayat kısa ve artıların eksilerden fazla olduğu bir ömür hedefimiz.”

"Günlük hayatımda dünyadaki, ülkedeki, kendi geniş ve dar çevremdeki ve içimdeki problemlerin elbette farkındayım ama o problemleri sürekli negatif yönleriyle düşünmek çözüme bir katkı sağlamıyor. O yüzden hayatımdaki şeylere de yazdığım şeylere de bunun içinde beni gülümsetecek neler var gözüyle bakmak rahatlatıyor." Hacer Yeğin'in röportajı.

Hüseyin Kılıç: “Hayat kısa ve artıların eksilerden fazla olduğu bir ömür hedefimiz.”

Kendinizi, yeni çıkan eserinizin girizgâhındaki kısa özgeçmiş ve bize yansıyan “sosyal medya profili” dışında daha spesifik anlamda tanıtmanızı istesek ne dersiniz?

Ne deyim? Ben Hüseyin, 39 yaşındayım, Ankaralıyım. Liseyi Konya’da, geri kalanını Ankara’da okudum. Şimdi İstanbul’dayım. Dört kardeşiz, babam rahmetli, annem sağ. Evliyim. Demografik özelliklerim bunlar. Gezmeyi, balık tutmayı, dil öğrenmeyi, yazmayı, jonglörlüğü severim, güzel resim yapmayı ve enstrüman çalmayı isterim ama beceremem. Oldu mu? :)

Modern Türk edebiyatında öykü/hikâye tür adı tartışmalarında tuttuğunuz bir taraf var mı? Varsa neden?

Yakın çevreme hikâye yazıyorum diyorum, sosyal medyada öykü :) Bana küçükken hikâye diye öğretildi, öykü ile eş anlamlı diye öğretildi, ben hâlâ oradayım. Bir de hikâye daha sıcak, daha samimi geliyor. “Var ya onun adı aslında öyküymüüüş” diyenlere de “tamam” diyorum. Benim yazdığım aslında “kurgu”. Teknik olarak ne olduğunu o kırata ulaşırsam akademisyenler tartışsın, okuyanlar beğeniyor mu, beğenmiyor mu o daha öncelikli şimdilik.

Sizi edebiyatın “hikâye” türüne yönlendiren ana unsur ne oldu? Aldığınız eğitimin, yahut kişisel birikiminizin bu yönelimde payı var mıdır?

Hikâye yazmaya karar verdiğimde kurgu hızlı bir şekilde ortaya çıkıyor ve dağıtmadan toparlayabiliyorum. Roman olsa o disiplini gösterebilir miyim emin değilim. Daha detaylı düşünmek daha fazla bağ kurmak ama okuru ipten düşürmemek lazım orada. Bir gün girişebilirim romana ama henüz cesaret edemedim. Şiire gelirsek onu yazmayan Türk var mı? :) Deneme, eleştiri için ise yeterince yetkin miyim bilmiyorum. Eğitim ya da kişisel birikimin elbette etkisi olmuştur ama şu şudur diyemem, o işleri beyin arka planda hâllediyor :)

Sizce çocukluk ve ilk gençlik, edebi birikime nasıl bir nitelik ve derinlik katıyor, yahut nasıl katkı sağlıyor?

Edebiyatla işin olup olmayacağını belirliyor en başta, orada bir şeyler okumamışsan sonrasında çok rahat ben okumam yaa dersin ve öylece yaşayıp ölebilirsin. Kötü mü olur? Belki de iyi bile oluyordur:) Okunacak çok fazla kitap var ve her kitap bir tortu bırakıyor zihinde. Bu tortulara da derinlik diyoruz sanırım. Derinliğin sonu olmadığına göre ne kadar erken başlanırsa o kadar bilgi tortusu kalır, gençlikte daha çok kalır. Hem hangi türü sevdiğimizi, seveceğimizi de daha erken keşfedebiliriz. O dönemde okuduklarımız sonradan okuyacaklarımıza da, hayata bakışımıza da etki ediyor. Söylediğin dönemde daha fazla bilim kurgu ve fantastik eser okumak isterdim mesela, hayal gücümü daha genişletebileceğini düşünüyorum. Sonradan genişlemesi zor. Hayal önemli.

“Kurmak/kurmaca/kurgu”yu rasyonel yönünüze atıfla tanımlamınızı istesek nasıl resmedersiniz? Bu işin boyutları ya da kendi içinde bir matematiği var mıdır sizce?

Bu konunun kitaplarını yazıyorlar, atölyelerini açıyorlar vs. Demek ki bir matematiği olabiliyor. Ama iş tamamen matematik olursa kurgu denilen şey tüm sayfaları 2+2=4 yazan bir kitaba dönüşme riski taşıyor ve heyecanı kalmıyor. Kurgu yaparken belli başlı noktalar var ve olmalı ama nerede matematiği bırakacağını da bilmeli insan.

Geçtiğimiz haftalarda Ketebe Yayınları’ndan çıkan eseriniz Şimdi Karşıya Geçebilirsiniz güzel bir çıkış yakalamış görünüyor. İlk ürünün heyecanı nasıl oluyor, neler hissettiriyor?

Güzel. Kitap da yazmadım demem artık diyorum :) Hayat kısa ve evet, böyle şeyler yaptım derken artıların eksilerden fazla olduğu bir ömür hedefimiz. En azından benimki öyle. Kitap da bu artılardan birisi. Kitabı elime ilk liseden arkadaşlarımla (yani seninle ve Mert’le :) buluştuğumda aldım ve büyüleyici bir an yaşamadım, hakikaten kitap ya dedim ve lahmacun siparişimi verdim. Ama sonrasında arkadaşlarımın ve çevremin benim adıma sevindiğini, kiminin gurur duyduğunu söylemesi çok daha fazla duygulandırdı. Bir süre daha kitapyurdunda kaç satmış diye bakmaya devam ederim sanırım :)

Oldukça verimli bir üretim geçmişiniz var. Matbu ve dijital farklı yayın organlarında yayımlanmış pek çok ürün arasından kitabınıza dahil ettiğiniz hikâyeleri hangi esas/esaslara göre seçtiniz?

Öykü çok olunca seçmesi gerçekten güç, düğün albümüne fotoğraf seçmek gibi bir şey. Piyasadaki kitapların sayfa sayısına göre tahmini bir limit koymak gerekiyor. Öykülerin üçü hariç diğerleri daha önce farklı mecralarda yer almıştı, oradaki geri bildirimlerin etkisi oldu ama daha iyi kombinasyonlar da olabilirdi. Bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Biraz okurun “Bu konu/kurgu da aklına nerden gelmiş ya” demesini istediklerimi koydum sanırım.

Kitabınızın adını aldığı hikâye “Şimdi Karşıya Geçebilirsiniz”in sizin için farklı bir özelliği var mı? Varsa nedir?

Bu hikâye bana yarım bıraktığım, yazarını da hatırlamadığım bir hikâyenin hediyesi. Bitirmek için kendimi zorlarken boğucu tasvirler vardı ve “…şimdi karşıya geçebiliyorsunuz diyordu trafik ışıkları….” dediği noktada okumayı bırakıp kendi kendime birkaç kez başlığı tekrarladıktan sonra neden olmasın deyip yazmaya başladım. Fena da olmadı. Hayat, garip, martılar falan.

Hikâyelerinizde kara sineklerden, martılara, kahvede oturan kendi hâlindeki bir adamdan bilgisayar hafıza kartlarına kadar çok çeşitli hikâye anlatıcılarına rastlıyoruz. Bu türlü farklı perspektiflerden bakmak çok geniş bir hayal gücünü ve kurmaca ufkunu gerektiriyor. Bunu nasıl yakalıyorsunuz, anlık mı gelişiyor yoksa bir hazırlık evresi var mı?

Özel bir hazırlık yok, günlük rutinde bazı kelimeler, bazı görseller bir anda çarpıyor ve burdan bir şey çıkar diyorum yazmaya başlıyorum. Kimi zaman arkadaşlar ilginç buldukları bir şeyi sen buradan bir şey çıkarırsın diyor, genellikle çıkıyor :) Derinliği basitliğinde olan cümleler, kelimeler arıyorum sanırım. Başladıktan sonra da sinemada bir film izler gibi kafamda o sahne şöyle olmalı, burda böyle olsa iyi olur diye diye bitiriyorum öyküyü.

Hikâyelerinizde mizah unsurunu fazla göze sokmadan ve dozunda kullanıyorsunuz. Satırlar arasında nefes nefese seyahat ederken bir anda fren yapabiliyor, kahkaha atarken eş zamanlı hüzünlenebiliyoruz. Bu üslubu yakalamak için beslendiğiniz kaynaklar var mı?

Dünya :) Çocukken söylenilen “kendi diyen kendi olur” sözü doğru bence. Kendim pozitif olmaya çalışıyorum genellikle. Günlük hayatımda dünyadaki, ülkedeki, kendi geniş ve dar çevremdeki ve içimdeki problemlerin elbette farkındayım ama o problemleri sürekli negatif yönleriyle düşünmek çözüme bir katkı sağlamıyor. O yüzden hayatımdaki şeylere de yazdığım şeylere de bunun içinde beni gülümsetecek neler var gözüyle bakmak rahatlatıyor.

Toplumun gündemine ve farklı katmanlarına dair sorunları kurmaca evreninde ustalıkla işlediğinizi görüyoruz. Örneğin Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne “Huzur Hakkı” talebinde bulunan bir özel okul öğretmeninin sergüzeşti, bize bir hikâyeden fazlasını anlatıyor. Bütün bunları meydana getirirken “gözlem” mi, sosyal medya takibi mi yoksa sosyal çevre mi size avantaj sağlıyor?

Huzur Hakkı’nı yazmadan kısa süre önce Oğuz Atay okumuştum, bence onun kesin etkisi olmuştur. En azından hikâyenin dilinde. Hikâyelerin geneline bakarsak da gözlem, röntgencilik raddesine getirmeden çevreye kulak kabartma, senden farklı geliri, işi, hayalleri, siyasi görüşü, hobileri, espri anlayışı, müzik zevki, günlük rutini olan insanlarla konuşmak ama bunu yaparken “aha da malzeme bulacağım” diye değil de gerçek bir merakla dinlemek işe yarıyor sanırım.

Herhangi bir yazma rutinine sahip misiniz?

Değilim. Genelde yapacak iş bulamadığımda bir şeyler yazayım diyorum ya da kafamda dönen kurguda güzel olacağını düşündüğüm bir şey yakaladığımda unutmamak için mümkün olan en kısa sürede yazmaya çalışıyorum.

Klasik ya da modern Türk edebiyatında  hikâye türünde ürün veren isimler arasında örnek aldığınız ya da takdir ettiğiniz kimse var mı? Yazar ya da eser adı olarak zikretmek istedikleriniz nelerdir?

Aslında öykü kitaplarını okumaya dergilerde görünmeye başladıktan sonra başladığım için repertuarım çok geniş değil. Ama okuduklarım arasında Haldun Taner’i tek geçerim. Geçenlerde Orhan Kemal’in Önce Ekmek’i okudum, çok beğendim.  Mahir Ünsal Eriş’in kitaplarını severek okudum. Daha az bilinenlerden Hüseyin Safa Ak hayranıyım:) Ayhan Koç, Metin Nart, Fatma Nuran Avcı, Hatice Kocabay’ın hikâye kitaplarını severek, imrenerek okudum. Yük Edebiyat’ta bir yıl boyunca birlikte yayın kurulunda yer aldığımız Uğur Demircan’ın kitabının çıkmasını bekliyorum bu listede saymak için :) İsmini unuttuklarım da illa ki vardır, kusuruma bakmasınlar lütfen, zaten çok konuştum, uzatmayım:)

Son olarak bu alanda eser vermek isteyenlere özellikle dikkat etmeleri gereken hususlar konusunda ne söylersiniz?

Yazsınlar ve dergilere göndersinler. Yazılanın beğenilmemesinde ve dergilerin reddetmesinde bir problem yok. Beş red bir kabul, üç red iki kabul, on red on kabul olabilir. Bunlar normal. Direkt on kabul gelirse sıradışı, olur mu olur ama çok takılmamak lazım. Başkalarının öykülerini okuduklarında yazım olarak bu hata da yapılır mı, kurgu olarak böyle de iş olur mu diyecekleri şeyleri yapmasınlar. Rahat olsunlar ama karşıdakinin vaktini aldığını bilerek “sana öyle bir hikâye anlatacağım ki bana bunu niye anlattın ki şimdi demeyeceksin” diyecekleri şeyleri yazsınlar. Son olarak çıkışta satılan kitabımı alsınlar :)

Röportaj: Hacer Yeğin

Fotoğraflar: Mert Güvendik

Yayın Tarihi: 24 Ağustos 2022 Çarşamba 11:00 Güncelleme Tarihi: 24 Ağustos 2022, 15:10
YORUM EKLE

banner19

banner36