Hüseyin Ahmet Çelik: “Öyküler gibi kelimeler de okurken, yazarken ve yaşarken karşıma çıktılar, yolumu kestiler ve hayatıma dâhil oldular.”

“Okur’un iyi metinlerle kurduğu bağ sakıncasız ve şeffaftır; yazar’ın başkalarına ait iyi metinlerle imtihanı ve tehlikeli ilişkisi bence konuşulmaya değer bir konu.” Merve Çakır, Hüseyin Ahmet Çelik’le söyleşti.

Hüseyin Ahmet Çelik: “Öyküler gibi kelimeler de okurken, yazarken ve yaşarken karşıma çıktılar, yolumu kestiler ve hayatıma dâhil oldular.”

Öykü yazmak için sizi masanın başına geçiren şey nedir? Bir konu mu, bir kelime mi, yoksa bir cümle mi? Bozdünya hangi aşamalardan geçerek Bozdünya oldu?

Öykü herhangi bir yerde başlar, masada biter. Peki, nasıl başlar? Türlü türlü başlama ritüelinden söz etmek mümkün. Bende daha çok okurken… İyi öyküler, yazma iştahı uyandırır. Direnmeye çalışırım hatta, okumayı sürdürmek isterim fakat kitabı kapatıp yazmam için zorlar beni bir şeyler. Suyun akacağı yatak kimi zaman hazırdır zaten; iyi öyküler, sizi tetikler, yazmak istediklerinizi hatırlatır, yolu açar. Dolayısıyla Bozdünya, birçok edebiyat eserinden izler taşıyor.  Mesela “Yok, Ses Yok” öyküsü, Cemal Şakar’ın “Kendime Giden Bir Yol” öyküsünde âmâ bir kahramanın yaşadıklarının benzerini sağır bir kahramanın yaşaması üzerine kuruldu. Neden böyle oldu? Bilhassa böyle olmasını istediğim için değil. İyi öyküler sizde derin izler bırakır. Bu iz, şimdi ya da sonra tesirini gösterir; yüzeye çıkar, bir “şey”e dönüşür. Buzzati’nin “Bir Damla” adlı öyküsünü hatırlayınız. “Bir su damlası merdivenin basamaklarını çıkıyor. Duyuyor musun?” cümleleriyle açılır. Bana çocukluğumda perdeleri yılan sanıp da ahaliyi ayağa kaldırdığım geceleri çağrıştırdı. “Çocuk Korkuyordu” öyküsü böyle doğmuş oldu. Edgar Keret’in Tanrı Olmak İsteyen Otobüs Şoförü’ndeki öyküleri okurken sinirlerim bozulmuştu örneğin. Orta Doğu’da olan biteni çarpıtarak anlatıyordu bana göre. “Kontrol Noktası” öyküsü, bir itirazın dile gelişiydi diyebiliriz. Fakat şuna dikkatinizi çekmek isterim. Keret’in öyküleri kalbimi kırmıştı, içimde böyle istek doğdu fakat masaya oturup da öykü yazmadım. Aylar sonra, cadde üzerinde börek satan bir amcanın “Yazımı Kışa Çevirdin” türküsünü söylediği videoyu izlediğimde sökün etmişti “Kontrol Noktası”. 

Ben iyi sanat eserlerinin dolaşımda olması gerektiğini savunurum. “Söylenmemiş söz yoktur.” sözünün doğru ya da yanlış olmasından bağımsız olarak söylüyorum bunu. İyi metinler yeniden yazılmalı, yeni metinlere sızmalı. Yepyeni sözler de söylenmeli elbet. 

Taklit etme endişesi bizi iyi metinlerle bağ kurmaktan alıkoyuyor. Ben bu korkuyu yersiz buluyorum zira taklidin pek de mümkün olmadığı kanaatindeyim. İstesek de başkasını taklit edemeyiz. Yazdıklarımız yine bizcedir, bize aittir, bizden kalandır.

Okur’un iyi metinlerle kurduğu bağ sakıncasız ve şeffaftır; yazar’ın başkalarına ait iyi metinlerle imtihanı ve tehlikeli ilişkisi bence konuşulmaya değer bir konu.

Bilirsiniz Attilâ İlhan, kitaplarının sonuna “meraklısı için notlar” düşer, şiirlerine dair açıklamalarda bulunurdu. Fark ettim ki cevabım meraklısına notlar gibi olmuş. Öykülerime dair söylediklerim aslında bir vefa borcu olarak görülmeli. İyi öyküleriyle beni etkileyen, besleyen ya da tahrik eden yazarları anmak istedim. Satır aralarında kendimce yollar bulduğum isimler, saydıklarımdan ibaret değil elbette, başka vesilelerle diğerlerini de andım ve anacağım.

Hikâyelerdeki “çocuk” göze çarpıyor sık sık. Çocuğun zihin dünyanızdaki karşılığını merak ediyoruz doğrusu?

Çocuk figürü, doğrusu ben farkında olmadan öykülerime sızmış, neredeyse kitabın başrolünü kapmış. Neden ve nasıl olduğuna dair inanın bir fikrim yok. Son yıllarda, yazdıklarımda, kendime daha çok yer ayırdığımı hissettim ayrıca. Kendime döndükçe, iç alemime daldıkça, ben’imi irdeledikçe kalem çocukluğa gidiyor olabilir. Editör, arka kapağı yazınca fark ettim ve söyleşilerde sık sık sorulunca da kabul etmek zorunda kaldım ki Bozdünya’da çocuklar öne çıkıyor, evet. Ne mânâya geldiğini ben de bir “okur” olarak keşfedeceğim zamanla.

Kitabınızın temposu genel olarak yavaş. Fakat akıcılıktan yoksun bir yavaşlık değil bu. Bunu sağlamak için nasıl bir yöntem izliyorsunuz?

Kelimeleri çok önemserim. Dil, bir edebiyat eseri için ilk ve en önemli kriterdir malum. Dil sınavından geçer not alamazsak “hikâye” boşa gider. Bu kaygıyla yazıyorum. Bu dikkatle yazıyorum. Tabii, neticeye dair bir hükmüm olamaz fakat bahsettiğiniz yavaşlığın sebebi bu endişe ise gam duymam. Öykü bittiğinde okur, hiç değilse zamanının heba olmadığını düşünmeli. Bir dil zevki ve hayata dair bir anlam kırıntısı bulmalı öyküde. 

Bozdünya’nın “nimrüya, berhava, bîkarar” olmak üzere üç bölümden oluştuğunu görüyoruz. Bölümlerin isimlerini seçerken nelere dikkat ettiniz?

Nimrüya, berhava ve bîkarar o bölümde yer alan öykülerin toplamının karşılık geldiği anlama dair bir ipucu olarak görülebilir. Öyküler gibi bu kelimeler de okurken, yazarken ve yaşarken karşıma çıktılar, yolumu kestiler ve hayatıma dâhil oldular. Ben de kayıtsız kalamadım. Öyküleri muhteva ve duygu bakımından tasnif etmek istediğimde imdadıma bu kelimeler yetişti.  Nimrüya, berhava ve bîkarar kelimeleri “dünya dediğiniz işte bu kadar: yarım, eksik, fani” demenin bir yolu.

Bazı konuları klişe söylemlere, ajitasyona kaçmadan yazmak oldukça zor. Savaş, mülteci meselesi de bu konulardan bazıları. Fakat Bozdünya’daki öykülerde durumun böyle olmadığını görüyoruz. Anlatım oldukça sahici. Bu mevzuları yazarken özellikle dikkat ettiğiniz bir şey var mı?

Klişeye başvurmanın makul açıklamaları olabilir fakat ajitasyonun izahı yoktur. Mümkün olduğunca kör parmağım gözüne bir anlatımdan kaçındım. Savaş, tribünden ya da ekrandan izlenemeyecek bir olgudur, içerden de izlenemez ancak yaşanır. Ben uzaktan anlamaya çalıştım. Sınırdan. Çünkü Suriye sınırında, Kilis’te okudum üniversiteyi. Azez’in köylerini seyrederdik Şeyh Muhammed Bedevi Türbesi’nin bulunduğu tepeden. Savaştan önce ve sonra. Çatışmaların yoğunlaştığı günlerde geceleri bombaların sesi bize kadar gelirdi. Mültecilerin kimyasal bombalardan kaçıp, tel örgüleri aşıp ülkemize gelişine defalarca tanık oldum. Sahici diyorsunuz ya, ne yazık ki savaşın tahribatını kendi gözlerimizle görüyorduk. Savaş rüyalarımıza giriyordu artık. Dolayısıyla yaşananlar, öykülerime kaçınılmaz sirayet etti. Bu tablo ile hiç karşılaşmamayı ve netice olarak bu öyküleri yazmamayı yeğlerdim.

Sizce bir öykünün olmazsa olmazı nedir? Neden?

Bir öykünün olmazsa olması hikâyedir bence. Hikâye üzerindeki ittifakımız, öyküye nazaran daha geniş katılımlıdır. Hikâye nedir’e verdiğimiz cevap öykü nedir’e verdiğimiz cevaba oranla daha derli topludur. Bir adam var ve başına bir şeyler geliyor.  Öyküde ise işler karışıyor. Biçim öne çıkabiliyor, dil mânânın önüne geçebiliyor. Modern öykünün “anlatma”ya gelince pek bir nazlı oluşu sebebiyle o adamın başına ne geldiğini bir türlü öğrenemiyoruz.

Rüyabaz öyküsündeki unutmak/unutulmak bahsi dikkat çekiyor. Karakterin bu konuya bakış açısı enteresan. Siz ne düşünüyorsunuz bu hususta? Hakikaten “çocukluk bile unuttuklarımız sayesinde” mi güzel?

Çocukluk özlemi, zaman zaman herkesi yoklar. Ben, kötü bir çocukluk geçirmedim, yine de çocukluğuma dair özlemlerim yok. Geçmişi güzel hatırlamamız, acıları ve hüzünlü anıları unutmaya meyilli olduğumuzdandır bir bakıma. Kum saatini ters çevirme imkânımız olsaydı, bu hakkımızı kullanmak ister miydik, pek de emin değilim. Zamanın geri çevrilemiyor olması, zannettiğimiz kadar kötü olmayabilir. Tabii, bazı an’lar vardır ki insan saniyeler için can verir, bu da oyunun katı kuralı. Umarım zamanla sınanmayız hiçbir zaman.

Unutulmak bahsi biraz da “Feretza” öyküsüne gönderme. Orada hikâye kahramanı hatırlandığı için acı çeker, unutulmak ve böylece yok olmak ister. Yukarıdaki sözlerim, bu minvalde de okunabilir. Var olmak, dünyaya gelmek, yaşamak herkes için mutluluk kaynağı olmayabilir. Bu dünyadaki varlığımızı dürüstçe açıklayabiliyor muyuz? Kendimize bile… O kahraman, yazara “Beni neden hatırladın, bu dünyaya neden geri yolladın?” demek ister aslında.

Tanrı’nın insanı var etmesi bir şeyi zorunlu kıldı: Kendini tanımak. İnsanın serencamı kendini keşfetmekle alakalı. Hatırla(n)mak da böyledir. Hatırladığınız dünyaya inersiniz yeniden. Orada neyle karşılaşacağınız belli değildir. Unuttuğunuz, yok saydığınız, halının altına süpürdüğünüz şeyler üzerinize çullanabilir. Geleceği kurcalamak kadar geçmişi kurcalamak da hayati riskler taşır.

Son olarak size ilham veren, hayatınızda önemli etkiye sahip eserler oldu mu? Olduysa bunlardan bahsedebilir misiniz?

“Eser” diyerek bana büyük bir iyilik ettiniz. Hayatımda önemli yer tutan eserleri düşününce elbette öykü, roman ve şiirlere ayrıcalık tanıdığım; mimariye, müziğe, klasik sanatlarımıza haksızlık ettiğim sonucuna vardım. Bu yaşıma kadar refakatiyle beni avutan, ilhamımı aldığım şey elbette şiirdir. Bir şairi veya özellikle bir şiiri zikredip mânâyı daraltmadan söylemek isterim ki şiir, varlığı sebebiyle şükrettiğim bir nimettir. Bununla birlikte Mimar Sinan'ın 1543-1548 yıllarında inşa ettiği Şehzadebaşı Camii beni çok etkiler mesela. Kazasker Mustafa İzzet Efendi’nin (1801-1876) eserleri başta olmak üzere hat sanatına büyük saygı duyarım. Günümüzde çok güçlü bir şekilde temsil imkânı bulan bir sanat dalı hüsn-i hat. Çocukluğumda Adana Merkez Camii, sonra Çamlıca ve Taksim Camileri’nin yapılışına ve Ayasofya’nın açılışına tanıklık ettim. Camilerde hayat bulan sanat eserleri beni çok heyecanlandırır. Hayatın içinde ve maksadı olan bir sanat anlayışı… Bir süre sonra yabancılaşacak olmamız bile aslında o eserlerin büyüklüğünden ve üstlendiği görevden kaynaklanıyor. Sonra tarzı, tekniği fark etmeksizin İstanbul fotoğrafları bence dünyanın en güzel sanat eserleri arasında sayılmalıdır. Nedendir bilmem, Cem Karaca’nın Tamirci Çırağı şarkısı da tesirinden kurtulamadığım başka bir eser.  

Söyleşi: Merve Çakır

Yayın Tarihi: 03 Kasım 2021 Çarşamba 15:00 Güncelleme Tarihi: 03 Kasım 2021, 19:03
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Nazlı topalhan
Nazlı topalhan - 1 ay Önce

Çook çok iyi ve güzel olmuş:))

banner26