Hülya Tezcan: Yeniyi ancak gelenekselin üzerine kurarsak başarılı oluruz

"Tılsımlı gömleklerin tasarım sürecinde önce müneccim başı, gömleğin hazırlanmaya başlayacağı eşref saatini tespit ederek işe başlar. Sonra devrin ileri gelen din adamı, duruma uygun ayetleri ve diğer duaları seçer. Devrin ünlü hattatı, yazıları yazar. Boşlukları devrin nakkaşları, dönemin desenleriyle süsler. En son terziler, parçaları birleştirerek gömleği dikerler." Hacer Yeğin'in söyleşisi.

Hülya Tezcan: Yeniyi ancak gelenekselin üzerine kurarsak başarılı oluruz

Sanat tarihi, mimarlık tarihi, moda ve tekstil tarihi, geleneksel sanatlarla bağlantılı alternatif tıpçılık, arşivcilik, müze araştırmacılığı gibi size atfedilen birçok uzmanlık alanından ziyade ve ötede Hülya Tezcan aslında kimdir?

Ben İstanbul Kız lisesinden mezun oldum. Bu lise, bugünün söylemiyle İstanbul’un marka okullarından biriydi. Dolayısıyla bu okuldan mezun olmak bir ayrıcalıktı. Lise yıllarımdaki gidişatıma bakınca Tarih ve Edebiyat en ilgi duyduğum derslerdi, bu durum ders başarısına da yansıyordu zaten.

Buna karşın babam, üniversitede hukuk eğitimi almamı istiyordu, benimse aklım daha çok tarih ve sanat tarihindeydi. Üniversiteye giriş sınavlarından önce İstanbul Üniversitesinde Hukuk Bölümünün yapıldığı sınıfları dolaştım. Dersler amfilerde yapılıyordu, sınıfların büyüklüğü, öğrenci yoğunluğu ve ders kitaplarının çokluğu gözümü korkuttu. Daha o zaman, kafamdan Hukuk eğitiminden vazgeçtim.

Babam bana darıldı ve: “Artık sana karışmıyorum, bu bölümü, dört yılda bitirmezsen desteğimi çekerim.” dedi ve konuyu bir daha açmadı. Ben o zaman pek fazla getirisi olmayan Sanat Tarihini ve yanında Arkeolojiyi de okuyarak dört yılda mezun oldum. Eğitim hayatımın bu kısa anlatımından çıkan sonuç; benim ne istediğini bilen, azimli ve çalışkan bir öğrenci olduğumdur. Anne babalara tavsiyem; çocuklarının eğitimdeki kararlarına saygı duymalarıdır. Benim üzerimden yorumlarsak yaptığım işi severek yaptım ve başarılı oldum. Topkapı Sarayı Müzesi gibi dünyanın sayılı müzelerinden birinde çalışmak ve akademik kariyer yapmak kısmet oldu. Geriye dönüp baktığımda hiçbir kararımdan ve yaptığımdan pişmanlık duymadığımı söyleyebilirim.

Sanat tarihi bölümünden mezun olur olmaz Topkapı Sarayı’nda “Padişah Elbiseleri ve Tekstil Bölümü uzmanı” olarak göreve başlıyorsunuz. Bu sürecin kariyerinizdeki kritik önemi nedir?

Sanat Tarihinden mezun olurken Arkeolojiye de devam ettim ve mezuniyet tezimi, Bizans Sanatı’ndan hazırladım. Bu tez şimdiki yüksek lisans tezine denkti. Topkapı Sarayı’nda işe başladığımda (1971), sarayın Harem Dairesi, Köşkler gibi bölümlerinde görev aldım. Bu sırada doktora çalışmasına başladım. Danışmanım, geçen yıl kaybettiğimiz, dünya çapında bir hoca olan Prof. Dr. Semavi Eyice’ydi. Doktora konum; “Sur-ı Sultani İçinin Bizans Devri Arkeolojisi” idi. Bu tez, daha sonra “Topkapı Sarayı ve Çevresinin Bizans Devri Arkeolojisi” olarak yayınlandı. Tezin tamamlanması çok uzun sürdü ama bana çok şey kazandırdı, ikinci bir üniversite bitirmiş gibi hissettim kendimi. Ortaya çıkan kitap da sarayın arkeolojisi üzerine ilk Türkçe kitap olmasıyla bugün kaynak kitap olarak kullanılıyor.

Tez devam ederken 1978 yılında, müzenin yönetimindeki ekip yaş haddi sebebiyle emekli oluyordu. Gençler onların yerini alıyordu. “Padişah Elbiseleri Bölümü”nün başındaki uzman da ayrılıyordu, yerini bana teklif etti, tereddütsüz kabul ettim. Bundan sonra Osmanlı saray kıyafetleri ve kumaşları üzerine çalışmaya başladım.

Topkapı Sarayı, uluslararası öneme sahip bir müze olduğundan yabancı araştırmacılar da araştırma yapmak için geliyordu. Bunlar; hem benim lîsanımın gelişmesine katkı sağladı hem de tekstil araştırmasında bilgisayara bağlı mikroskopla tekstilin içyapısına nasıl bakıldığını ve değerlendirildiğini öğrendim. Sonra bu öğrendiklerimin ışığında Osmanlı kumaş ve kıyafetlerini araştırmaya başladım, yayınladım. Bugün olgunlaşma enstitüleri, müzeler, sanat tarihçileri benim yayınlarımı kullanıyorlar, ben de eğitime katkı verebildiğim için mutlu oluyorum.


 

Topkapı Sarayı’ndaki 30 yıllık tılsımlı! serüveninizin ve şahit olduklarınızın bir cümlesi olsaydı, bu ne olurdu?

İyi ki Topkapı Sarayı’nda çalışmışım, dünya araştırmacıları bize çalışmaya geldi. Pek çok değerli insan, araştırmacı, insan ilişkileri yanı sıra çalışma tekniği ve yöntemi öğrendim. Bu, beni çok mutlu etti.

Osmanlı sultanları için tasarlanmış olan her gömlek için; ‘Her gömlek, nev-i şahsına ve nev-i zuhuruna münhasırdır.” diyorsunuz. Bu durumu daha detaylı açıklar mısınız?

Tılsımlı, Şifalı, Yazılı Gömlekler gibi değişik isimlerle anılan bu gömlekler, kuşkusuz giyene iyilik getirmesi için hazırlanmıştır. Başta kem göz yani nazara karşı olmak üzere hastalıklara ve giyenin harplerde korunması, sevdiğinin muhabbetini kazanması, şans açıklığı getirmesi gibi çeşitli sebeplerle hazırlanırdı. Bunlar; iyi niyetli ak büyülerdi. Birkaçının tarihi olayların akışı içinde amacına ulaştığı söylenebilir. Örneğin; tek eşli yaşamayı tercih eden III. Murat’ın annesi Nurbanu’nun hazırlattığı tılsımlı gömlekten sonra pek çok cariye ile birlikte olduğu ve bu birliktelikten 19 tane çocuğu olduğu tarihi kaynaklarda geçer. Ancak padişahın yaşamına göre çok geç dünyaya gelen çocuklar, padişahın kısa bir süre sonra ölümü ile ortada kalmışlardır. Yeni gelen padişah tarafından devletin bekası için bütün varislerin “katli vaciptir” hükmüne uyularak öldürüldükleri, tarihi bir gerçektir.

Tılsımlı gömleklerin üzerlerine işlenen şifrelerin, yazı ve rakamların özel anlamları olduğu aşikâr. Bunları okuyabilmek için günümüze kadar akmış ilim kanalları ve âlimleri halen var mıdır, teknikleri nelerdir?

Tılsımlı gömlekler üzerindeki vefk ve cifr’le doldurulmuş kareler içinde ebced hesabına göre Kur’an ayetlerinin numaraları şifreli olarak verilmiştir. Bu numaraların işaret ettikleri ayetlerin, belli hastalıklara karşı iyi geldiğine inanılır. Örneğin Felâk ve Nas surelerinin ruh hastalıklarına iyi geldiği hükmü vardır. Kaside-i Bürde isimli şiirin felçlileri ayağa kaldırdığına inanılır. Bunların, Osmanlı döneminde ilim sahibi din adamları tarafından çözülebilir olduğu inancı yaygındır. Bugün bu vasıfta hocalar var mıdır, bilmiyorum.

“Zırh Gömlek” diye tabir edilen kıyafetlerin, “nazar koruyucu” olarak kem göz’lere karşı olma keyfiyeti nedir? Etkileri nasıl hissediliyordu?

Tılsımlı gömlekler en çok “zırh gömlek” adıyla nazar koruyucu olarak yapılmıştır. Daha çok, bu gömleklerin giyen kişilerin maneviyatını yükselterek, moral düzeltme etkisi yaptığına inanıyorum. Kişi kendini güçlü, yenilmez ve cesur hissetmiş olmalıdır.

Hangi yol haritasıyla geriye dönük ilerlersek şifalı gömleklerin gerçek sahiplerine ulaşabiliriz? Yol haritası denilebilecek silsile-i şerif var mıdır?

Maalesef geriye dönsek de 6-7 gömleğin dışında sahiplerine ulaşmak mümkün değildir. Araştırmalarımız sırasında Silsile-i Şerif şeklinde bir yol haritası da şimdiye kadar karşımıza çıkmadı.

Sultanların koleksiyonun tasarım sürecinde görev alan üstadlar arasındaki hiyerarşi nasıldır? Kimler, ne şekilde görev almışlardır?

Tılsımlı gömleklerin tasarım sürecinde önce müneccim başı, gömleğin hazırlanmaya başlayacağı eşref saatini tespit ederek işe başlar. Sonra devrin ileri gelen din adamı, duruma uygun ayetleri ve diğer duaları seçer. Devrin ünlü hattatı, yazıları yazar. Boşlukları devrin nakkaşları, dönemin desenleriyle süsler. En son terziler, parçaları birleştirerek gömleği dikerler.

“Eşref saati”  ve “Ak büyü” tabirlerinin tılsımlı gömleklerle ilişkisi nedir?

Eşref saati, gömleğin dikileceği kişinin durumuna en uygun zamandır. Gömlek yazılımının böyle başladığını, Fatih’in şehzadesi Cem Sultan’ın yakası açılmadan kalmış gömleğinin kitabesinden öğreniyoruz. Güneşin, Koç burcunda olduğu zamanda 30 Mart 1477’de başlanmış ve 29 Mart 1480’ de tamamlanmıştır. Saray koleksiyonundaki gömleklerde hep Allah’tan şifa, iyilikler, şefaat ve yardım istekleri dile getirilmiştir. Kötü bir niyet isteğine rastlanmamıştır. Şifreli bir yazılım bulunmasına karşın, dilekler iyi olduğundan yazılanlar; “Ak büyü” olarak kabul edilir.

Gömleklerin tasarımı ve tezyinatında tekstil tarihindeki üsluplardan hangileriyle çalışılmıştır?

Gömlekler, kumaş sanatından çok kitap sanatına yakındır. Bezemeleri itibariyle normal kumaşlarda kullanılmayan semboller, bu gömlekler üzerinde yer alır. Hz. Ali’nin “zülfikâr” denilen çatal ağızlı kılıcı, mühr-ü Süleyman, Hz. Muhammed’in sırtında, iki kürek kemiğinin arasındaki badem şeklindeki nübüvvet (peygamberlik alâmeti) mührü, kadem-i saadet (Hz. Muhammed’in ayağının şekli), Naleyn-i Saadet (Hz. Muhammed’in ayak giyimi), akrep sokmasına karşı yapıldığı tahmin edilen akrep çizimi, selvi, gibi semboller sıklıkla tercih edilenler arasındadır. Ayrıca tezhip sanatını yansıtan bezemeler, hançeri yapraklar, vazodan çıkan stilize edilmiş çiçekler, bulut motifleri bu gömleklerdeki diğer bezemelerdir.

Gömleklerin, şahsa özel olarak çalışıldığını bildiğimiz padişahlar, hangileridir? Doğrudan şifasına vesile olduğu, herhangi bir hastalık geçirmiş şehzade/padişah ismi zikredebilir miyiz?

Gömleklerin şahsa özel çalışıldığı doğrudur. Ancak bunların amacına ulaşıp ulaşmadığını doğrulayacak pek fazla tarihi kayda, sahip değiliz. Yukarıda anlattığımız; III. Murad’a annesi tarafından hediye edilen gömlekten sonra doğan on dokuz çocuk amacına ulaşmış bir gömlek olarak gösterilebilir.

2006 yılında bir tıp kongresinin akabinde alternatif tıp araştırmaları için Topkapı Sarayı’na gelen bir sergi talebi sonrasında sizin girişimlerinizle bir sergi açılıyor. Bu serginin alternatif tıp alanına yaptığı katkılar ve kazanımlar sizce ne olmuştur?

Tılsımlı gömlek sergisini ilk defa 2006 yılında bir tıp kongresinde, alternatif tıp kapsamında açtık. Her şeyden önce bu çok güzel eserleri, uluslararası bir kongrede yabancılara göstermek gibi bir amacımız vardı. Diğer taraftan bu gömleklerin üzerinde yazılı olan duaların, insanlara moral vereceğini, onları manevi açıdan güçlendireceğini düşündük. Hepimizin bildiği gibi stres; bütün hastalıkların en önemli sebeplerinden biri olarak gösteriliyor. Kur-an’dan alınmış ayetlerle dolu bir gömleği giymenin; insanlara katacağı manevi gücü, bir kere daha hatırlatmak istedik. 

Sonradan yabancı dile de çevrilmiş olan “Topkapı Sarayı Müzesi’nden Tılsımlı Gömlekler”in yanı sıra Türk Sancak Alemleri ve Kutsal Mekanlarda Kutsanmış Örtüler ile en son “Textile Furnishings From The Topkapı Palace Museum" adlı eseriniz çıkmış bulunuyor. Hepsinin sanat tarihimize katkısı tartışılmaz; eserlerinizin ortak bir mottosu var mıdır?

Sorularınızdan benim yayınlarımı iyi takip ettiğiniz anlaşılıyor. Ama Tılsımlı Gömlekler, yayıncıya ek bir bütçe getireceği için yabancı dile çevrilmedi. Tüm çabalarıma rağmen bu konuda başarılı olamadım. Çevrilse getirisi çok olurdu, hala her yerden mail’le ulaşıp; “Çevirisi var mı?” diye soruyorlar. Bu arada Bursa Büyükşehir Belediyesi’nin bir kitap talebi olmuştu. “Bursa’nın İpeklisi” adıyla geçen yıl çıkan kitap, aynı cilt içinde Türkçe ve İngilizce olarak yayınlandı.

Bu kitapları hazırlarken belgelere dayalı, doğru bilgiler vermek; anlaşılır, sade bir dille yazmak, başkasının emeğine saygı göstermek; benim en önem verdiğim hususlardır.

Uzun süredir akademide mimarlık ve sanat tarihi alanlarında dersler verdiniz. Hâlen “moda ve kostüm tarihi” , “tekstil ve giyim tasarımı” alanlarında proje eğitimleri veriyorsunuz. Bu kapsamda “moda” sizce nedir, geleneğin modası olur mu?

Moda; kısa zaman aralıklarıyla değişen, yetişmesi zor bir olgu. Ben, modada her zaman kimliği olan, koleksiyona baktığınızda; “işte bu Türkiye’dir” denilebilecek bir moda anlayışı düşünüyorum. Bunu yapabilmek için kültürümüzü, gelenekseli iyi bilmemiz gerekir. Yeniyi ancak gelenekselin üzerine kurarsak başarılı oluruz. Türkiye olarak ilham alacak çok potansiyelimiz var, Anadolu kültürü çok zengin. Koleksiyon konusu, ders çalışır gibi çalışılmalıdır. Bu süreçte Ar-Ge’ye çok iş düşüyor. Bir de ayrıntılar çok önemli, bana göre bütün güzellikler ayrıntılarda gizlidir.

Röportaj: Hacer Yeğin

Makas dergisi, Haziran-Temmuz 2019, sayı 8.

Yayın Tarihi: 17 Şubat 2021 Çarşamba 10:00 Güncelleme Tarihi: 17 Şubat 2021, 12:17
banner25
YORUM EKLE

banner26