Hülya Terzioğlu: “Kadınıyla erkeğiyle İslâm’ın temel ilkesi; kâmil insana ulaşmaktır.”

"Mâtürîdî’nin merkeze aldığı kavramlardan birincisi ilahi hikmet, ikincisi ise ilahi rahmettir. Yani insanı değerlendirirken hikmet ve rahmet çerçevesinden bakar." Deniz Demirdağ'ın söyleşisi.

Hülya Terzioğlu: “Kadınıyla erkeğiyle İslâm’ın temel ilkesi; kâmil insana ulaşmaktır.”

Mâtürîdî’de Kadın Algısı” kitabınızı kaleme alışınızın temel dinamiği neydi ve yazım süreci nasıl gelişim gösterdi?

Bendeniz Kelam Anabilim Dalı’nda öğretim üyesiyim. Kelam, aslında hem Kur’an’a hem de akla dayanarak; aklın, insanın, bilimin, ilmin, medeniyetlerin ortak tecrübelerinden istifade ederek İslâm inanç sistemini temellendirmeye çalışan bir çeşit savunma ilmidir. Dinin ana omurgasını yani inanç sistemimizi savunan bir ilimdir.

İmam Mâtürîdî de itikat sistemimizin ve Ehli Sünnet itikadının kurucu isimlerindendir. Dolayısıyla İslâm’da kadın konusu tartışıldığı zaman itikat sistemiyle bağlantı doğrudan kurulmaz daha çok fıkıh eksenli, hukuk eksenli, kadınların nikâhı, boşanması, süt emzirmesi, talakı, muharrematı, tesettürü, miras hakkı ve şahitliği gibi daha çok ahkâma konu olan yönleriyle ele alır. Oysaki Kelam İlmî modern yüzyılda yani 150-200 yıllık geçmişte Batı’da başlayan Modernizm hareketi, Sanayi Devrimi, Fransız İhtilali ve Aydınlanma Felsefesi ile yeni bir veçhe kazandı. Âdeta yeni bir dünya kuruldu. Bunun yansıması olarak da gündeme sosyal problemler geldi. Kadın konusu da bunlardan biriydi. Benim Mâtürîdî’de bir itikat sistemi talebesi olarak bunu okumamın ve böyle bir kitabı yazmamın iki temel sebebi vardı: Birincisi kadın konusunun artık Kelam’ın da bir konusu olmasıydı. Normalde İslâmî literatürde İslâm ve kadın konusunu fıkıh eksenli konularda bulabilirsiniz. Yani itikat kitaplarında kadınlarla alakalı bir mesele başlık olarak açılmamıştır. Çünkü kadının bir “mesele” olması; sosyal, ekonomik, ailevi, siyasi, hukuki bağlamda kadınlarla ilgili konuların bir mesele olarak ele alınması modern yüzyılların ürettiği bir şeydi. Tabii bunu söylerken şunu da belirtmem gerekir; bu durum geçmişte kadınlarla ilgili hiçbir problem yaşanmadığı anlamına gelmez ama bu formatıyla modern dönem problemidir kadın meselesi.

Yeni İlmî Kelam dönemi dediğimiz 19. yüzyıl itibarıyla başlayan, dönüşen dünyada İslâm inançlarını yeni bir metodoloji ile ele alalım, yeni başlıklara yeni sorulara yeni cevaplar üretelim diye İslâm âlimlerinin, Kelam âlimlerinin tartıştığı alanda kadın konusu da kelama dâhil edildi.  İslâm kadını aşağılamıştır, ikinci sınıf görmüştür gibi iddialar konuyu fıkhî bir mesele olmaktan çıkarıp Kelamî yani itikadî bir problem hâline getirmiştir. Bu sebeple kadın Kelam’ın bir konusu olmuştur. Dolayısıyla bu konuya ilgi duymaya başladım. 19. yüzyıl itibarıyla Kelam âlimlerinin konuya duyarlı eserleri de bizim bu işin içerisine girmemiz için motivasyon oldu.

Mâtürîdî’ye bakma sebebim ise İslâm coğrafyasının büyük bir bölümü Ehli Sünnet ve’l Cemaat dediğimiz itikat sistemi üzerine İslâm’ı anlar. Yani bizler Allaha iman, ahiret düşüncesi, peygamberlik algısı, meleklere iman, Allah ile insanın ilişkisi, Allah ile kâinat ilişkisi ve kader gibi temel itikadî konuları Ehli Sünnet denilen mezhebin bakış açılarıyla anlarız. İmam Mâtürîdî de bunun kurucusudur. Bu konuyu Mâtürîdî özelinde ele almamın sebebi de onun hem itikat sistemimizin kurucusu olması hem de meselelere bakış açısındaki isabettir.

Mâtürîdî’nin itikat sisteminde Allah’ı, O’nun insanla ilişkisini, kâinatla ilişkisini tanımlarken öne çıkardığı iki kavram beni çok heyecanlandırdı. Acaba itikatçı olmakla beraber kadın konusuna nasıl bakmıştır diye düşündüm. Çünkü İmam Mâtürîdî’nin “Te’vîlâtü’l Kur’an” adlı oldukça kapsamlı bir Kur’an tefsiri var. Kur’an-ı Kerim’de de kadınla ilgili pek çok ayet olduğu için bu ayetlere ne yorum yaptığını merak ettim. Mâtürîdî’nin merkeze aldığı kavramlardan birincisi ilahi hikmet, ikincisi ise ilahi rahmettir. Yani insanı değerlendirirken hikmet ve rahmet çerçevesinden bakıyor. İnsanı; fıtratını, yaratılış kodlarını esas alarak değerlendiriyor. Tüm bunlar birleştirdiğinde İmam Mâtürîdî’nin tarihî konjonktürde kadın meseleleriyle ilgilenmek konusunda bizlere ışık tutabilecek görüşleri olduğunu görüyoruz. Bununla da gurur duyuyoruz. Çünkü bu topraklarda radikal söylemler gelişmemişse, Müslümanlar arasında; tefrikalar, bozgunculuklar, fitne çıkmamışsa bu sağlam omurga, itikat sistemi ve âlimlerin çok önemli bakış açıları sayesinde olmuştur. Dolayısıyla kadın konusuna Mâtürîdî’ye bakmamın sebebini bu şekilde anlatabilirim.

Bir ifadenizde kadının bir problem olarak algılanmasının iki yüz yıllık geçmişe sahip bir sorunun izdüşümü olduğunu belirtiyorsunuz? Nedir bu sorun? Bu sorunun tarihsel arka planında neler var?

Aslında bu tarihsel arka plan sadece dinlerin ve din namına konuşanların meselesi değildir. Bu tarihsel arka plan öncelikle ekonomik boyutu olan sonra kültürel boyutu olan sonra hukukî ve siyasî boyutu olan ve elbette ki dinî boyutu da olan; çok yönlü ve disiplinler arası bakılması, cevaplandırılması gereken bir meseledir. Burada konuyu özetlemek namına üç şeyi öne çıkarmak mümkün. Tüm sosyal meselelerimizin altyapısında Fransız İhtilali, Aydınlanma Felsefesi, Sanayi Devrimi ve bu gelişmelerle birlikte ortaya çıkan ekonomik gerekçelerin domine ettiği yaşam tarzı var. Özellikle ekonomik boyut bizim her şeyimizi etkiliyor.

Sanayi Devrimi ile kadınların da artık ev üretiminin yanında fabrikada çalışmaları söz konusu oldu. Eşit işe eşit maaş beklentisiyle Batı’da başlayan kadın hareketleri süreç içerisinde Feminizm denilen bir dünya görüşüne evirildi. Bu, kadınların fabrikalarda çalışmasıyla başlayan bir süreçti. Böylelikle kadınlar hak talep etmeye başladılar. Bu sorun ortaya çıktıktan sonra özellikle kartopu gibi dalga dalga büyüyerek bu değişim ve dönüşümden bigâne kalamayan tüm toplumların bir meselesi hâline geldi.

Burada Olympe de Gouges ismini hatırlarım. Olympe de Gouges, Fransız İhtilali’nden hemen sonra bir kadın hakları bildirisi hazırlıyor ve krala sunuyor. O bildiride özetle Fransız İhtilali’ne kanlarıyla, canlarıyla destek veren kadınların da artık seçme, seçilme ya da kürsüye çıkabilme haklarının olması talebi yer alıyordu. Tabii o günkü sosyal ortam, şartlar ve zihinler böyle bir fikre hazır değil. Bu sebeple kral böyle bir bildiri sunduğu için Olympe de Gouges’un giyotinle öldürülmesine karar veriyor. Yaşanan bu vahim olaydan sonra kadın hareketleri daha da hız kazanıyor. Kadınlar artık kamusal hayatta varlıklarının bir karşılığı olsun istiyorlar. Dolayısıyla hukuki ve siyasi haklar talep ediyorlar. Ardından ailede söz sahibi olmak yetki sahibi olmak gibi istekleri oluyor. Yani ırmak gerisingeri akıtılamaz misali hayatın yeni gerçekleri kadın meselelerini de ortaya çıkarıyor. Bununla beraber örneğin; kentleşmenin artması, mobil bir hayat biçimi benimsememiz, iletişim, ulaşım ve bilişim imkânlarının artmış olması yeni bir dünya oluşumuna sebep oldu. Dolayısıyla bunlar kadın meselelerine de farklı boyutlar kazandırdı.

Tarihimizdeki savaşlara, ticari hayata vs. baktığımızda buralarda da kadın baskın değildi. Böyle olunca da sanki erkeklerin tarihini okur gibi oluruz, kadınlar nerede diye sorasınız gelir. Bunun sebebi kadınların hiçbir etki ve nüfuzunun olmaması değildi ama kadınların üretimi ev içi üretimdi. Bunu maliyete döktüğünüz zaman asla küçümsenemeyecek bir karşılığı vardı. Bundan yüz yıl öncesine gidersek ailelerin ne kadar fazla çocuk sahibi olduklarını görürüz. Neden? Çünkü doğum kontrolü diye bir yöntem bilinmiyordu. Bu konu 1960’larda gündeme geldi ve o günden sonra yeni toplumsal bir yapı oluşmaya başladı. Bu durumun küçük aileler, istediğimiz kadar çocuk sahibi olma gibi izdüşümleri beraberinde sosyal değişimleri getirdi. Sosyal değişimlerin din ile doğrudan ve dolaylı bir ilişkisi de vardır. Bunlar matruşka bebeği gibi iç içe meselelerdir. Dolayısıyla bu gelişmelerle birlikte kadınların evdeki üretimi dışarıya da yansımaya başlamıştı. Kadınlarda madem dışarda çalışıyorum o zaman evdeki çocuk, yaşlı bakımı, evin temizlik, yemek gibi hizmetleri sadece kadınlar üzerinden yürümemelidir düşüncesi oluştu. Bu da çok anlaşılır bir durumdur. Ancak ne acıdır ki bu görevler büyük ölçüde kadından üzerindedir. İnanın dünyanın her yerinde de bu böyledir. Bu konuda her ne kadar Batı toplumları bir parça daha iyi durumda olsalar da Batı’da şiddet olayları, kadın istismarı, ev içi şiddet oranları çok daha yüksektir.

Tüm bunlar modern dünyanın getirdiği; ekonomik, hukuki koşullar ile eğitim alma, sosyal hakların ve özlük haklarının oluşturduğu bir süreçtir. Bu süreç elbette ki sancılı olacaktır. Nitekim her toplum bu gelişmelerin bedelini bir şekilde ödeyerek yola devam ediyor.

Örneğin; kadının, erkeğin korumasına, güvenliğine verilmesi bundan bir 300 yıl önce daha farklı anlaşılıyorken bugün çok daha farklı anlaşılıyor. Tüm bunlara yürüyen dinin de işaret etmekte olduğu hayatın makul ve insanî çerçevesinde yaklaşıldığı zaman sorunlar çözülecektir.

Ama bu konulara at gözlüğü ile bakarsak, geleneği din gibi algılarsak bu sorunlar bugün de yarın da yaşanır hatta bu sorunları erkekler de yaşar yaşlılar da yaşar çocuklar da yaşar. Kadınların daha mağdur sınıftan olması aslında bugün Birleşmiş Milletlerin resmî belgelerine de geçmiş bir kavramdır. Kadınlar hâlâ korunacak, güçlendirilecek, pozisyon açısından erkeklere göre daha dezavantajlı grupta tarif edilmektedir. Yani kadınları dinler aşağılamıştır gibi bir şey yok. İşin içine girdiğinizde hiç de öyle olmadığını görüyorsunuz. Bugün modern dünyada da hem kadına şiddet hem taciz hem tecavüz olayları en gelişmiş ülkelerde dahi kendini göstermekte.

Mâtürîdî’nin kadınla ilgili görüşlerinde ve söylediklerinde günümüz sorunlarına ve sorularına cevap bulabilir miyiz?

10. yüzyılda yaşamış bir âlimin görüşlerinden bugüne doğrudan referans değeri olabilecek görüş aramak bizi anakronizme düşürebilir. Dolayısıyla hiçbir âlimi bu perspektifte okumak doğru değildir. Özellikle kadın, sosyal hayat ve hukuk ile alakalı ahlâkî konuları bu perspektifte ele almak doğru olmaz. Elbette Mâtürîdî’nin günümüz meselelerine açılım getirebilecek çok kıymetli bakış açıları vardır, ben okumalarım sırasında çok fazla denk geldim. Ancak sürekli bir şeylere cevap arama mantığıyla okumak ona haksızlık olur. Çünkü Matüridi 10. yüzyılın şartlarıyla düşündü ve büyük ölçüde 10. yüzyılın kadınlarını düşünerek hesap etti.

Bakın bizler bugün o kadar hızlı değişimler yaşıyoruz ki bırakın yüzyıl öncesini 10 yıl öncesinin insanları bile değiliz. 10 yıl önce bugünkü bakış açısında değildik. Dolayısıyla bugünün meseleleri bugünün şartları, koşulları, ekonomisi, örfü, âdeti vs. çerçevesinde değerlendirilmelidir. Yani annelerimizin psikolojisinden bizim psikolojimiz bile farklıdır çocuklarımızınki de bizimkinden farklı olacaktır. İslâmiyet’te “İbnü’l vakt” diye bir kavram vardır yani herkes vaktinin insanıdır. Bu anlamda ben bu kavramı göz önüne alarak Mâtürîdî’ye bu haksızlığı yapmadığımı söyleyebilirim.

Kadın olgusuna bakışta doğrusal bir ilerleme var mıdır? “Kadın tarihi” doğrusal süreçlerin işlediği bir tarih mi olmuştur yani sürekli iyiye veya sürekli kötüye giden bir durum söz konusu mudur? Bu süreci etkileyen en belirgin unsurlar nelerdir?

Tarih için bir şeyler söyleyebiliriz, tarihi objektif bir değerlendirme mantığıyla okunup neler olmuş neler olmamışı konuşabiliriz. Tarih daha çok kamusal hayat yazımı olduğu için kadınların resesif olduğunu daha çok ev hayatında üretkenliklerinin olduğunu bununla birlikte hayatın savaşlar, şehirleşmeler, ticaret, siyaset gibi meseleler üzerinden yoğunlaşan bir dünya algısı olduğunu söyleyebiliriz. Dolayısıyla kadınların buradaki katma değeri modern yüzyıldaki gibi değildi. Kadın dokuma yapıyordu, yemek yapıyordu, ebelik yapıyordu, ölü yıkayıcılığı yapıyordu ancak bunların neredeyse hepsini evde yapıyordu. Kamusal alanda değil de evde yapılan bu işler tarihin; kamusal hayatta faaliyet gösteren erkekler üzerinden yürümesine, baskın unsurun, öznenin erkek olmasına sebebiyet verdi. Farklı medeniyetlere baktığımızda da kadınların ezilen, hakları gasp edilen ve her dezavantajlı gruplar arasında olduğunu söylememiz abartı olmaz. Hangi kültüre bakarsanız bakın bunu çok rahat görebilirsiniz. Örneğin, Orta Çağ’da kadınların ruhu var mıdır ya da kadınlar şeytan mıdır, cadı mıdır gibi meselelerin tartışıldığını, kadınların bu sebeplerden ötürü yakıldığını görüyoruz. Uzakdoğu’da da aynı şekilde muamelelerin yer aldığını biliyoruz. Bizim topraklarımızda da mesela eksik etek, saçı uzun aklı kısa gibi kadını aşağılayıcı daha pek çok atasözü, deyim, söylem günümüze kadar süregelmiştir. Bununla birlikte kız çocuklarına değer verilmemesi bir ailenin erkek çocuğu yoksa o ailenin soyunun devam etmediği düşünülmesi gibi daha niceleri kadınların aleyhinde durumlardır. Hatta Hz. Peygamberi bile yaftalamışlardır erkek çocukları yaşamadığı için. Ancak bu konuda benim kanaatimce en büyük izzet şudur ki Hz. Peygamber gibi bütün yaratılmışların en şereflisi olan zatın Hz. Peygamberin neslini kızı devam ettirmiştir. Bu da bu meseleyle ilgili tokat gibi bir cevap verilmiştir. Peygamberin neslini kız evladı devam ettirmiştir.

Peki, erkekler hiç mi ezilmemiştir, hiç mi yıpranmamıştır, hiç mi yorulmamıştır? Burada şöyle bir rezervimiz olması lazım. Şiddet: Toplumda güçlünün zayıfa uyguladığı bir şeydir. Burada şiddet yerine göre güçlenmiş bir kadın tarafından diğer kadınlara ya da erkeklere de uygulanabilir. Şiddetin genel bir problem olduğunu bilmemiz lazım. Ancak şu rezervi de koymak gerekir. Günümüzde şiddetin büyük kısmını erkekler uyguluyor. Kadına da erkeğe de şiddet uygulayan büyük ölçüde erkek oluyor. Bunun dikkate alınmasını arz ediyorum. Erkeklerimizin maalesef öfke kontrolü daha zayıftır. Bunu bilmemiz lazım. Ceza evleri büyük oranda erkek mahkûmlarla dolu, suç örgütleri genellikle erkeklerden oluşuyor. Bu sahip oldukları gücü maalesef ki suiistimal ettikleri anlamına geliyor. Burada kadınlara ve annelere; erkek çocuklarını yetiştirirken bu hassasiyetleri göz önüne almalarını, onlara gücü, otoriteyi öğretirken merhametli olmayı, paylaşmayı ve adaleti de öğretmeleri gerektiğini söylemek isterim. Erkek çocuklarına bütün kadınların kendi anneleri kendi kız kardeşleri gibi kıymetli olduğu bilincini vermeleri gerekir. Burada da annelerimizin bazı eksikleri olabilir, eğitimimizde bir şeyleri ıskalıyor olabiliriz.

Aslında daha iyi daha kötü diye yarıştırmak doğdu değil. Tarihin her dönemi kendi şartlarıyla var. Buradan bakarsan günümüzde kadın cinayetleri daha mı fazla, hayır sadece görünürlüğü arttı. Çünkü internet kullanıyoruz, mobil bir hayat yaşıyoruz. Burada üzülerek belirtmek istiyorum ki kimi televizyon programları bu şiddet haberlerini lanse etmeyi ilgi çekici nokta olarak görüyor ve farkındalık oluşturmak yerine kanıksanmaya sebebiyet veriyor. Beni bağışlayın ama böyle içerikli programların şiddete meyilli kişilerin hayal gücünü de harekete geçirdiğini düşünüyorum. Bu konuda elbirliğiyle; devlet olsun din adamları olsun kişiler, kurumlar olsun birlikte hareket etmeli ve gerekli konularda gerekli kişilere gerekli eğitimleri vermeliyiz. Ayrıca kadınların da erkeklerinde emeklerinin zayi olmayacağı bir hukuk sistemini adaletli bir şekilde kurmamız, hem yasal hem de sosyal, kültürel ve dini arka planda destekler hazırlamamız gerekir.

Kadının çalışma ve sosyal hayattaki konumunu dair neler söyleyebilirsiniz? Kadının çalışma ve sosyal hayattaki konumlarında yaşadığı problemlerin kaynağında ne yatıyor?

Aslında bu konu benim alanımla birebir alakalı bir konu değil. Dolayısıyla bu konuda söylediklerim dolaylı olarak ele alınsın isterim. Kadınlar her yüzyılda çalışıyordu. Kadının çalışmadığı bir dönem yoktur ki. Bundan bir yüzyıl önce de kadın çalışıyordu. Geçmişten bir kadın profili çizeyim size: Kadın sabah altıda kalkıyor, namazını kılıyor, varsa hayvanlarını besliyor, temizliklerini yapıyor sonra beşikteki bebeğinin ihtiyaçlarını gideriyor, evin işlerini görüyor, sobayı yakıyor, ardından tarlaya gidiyor, tarlada çalışıyor, akşam tekrar döndüğünde ineklerini sağıyor, komşusunda düğün varsa düğüne cenaze varsa cenazeye gidiyor. Akşam eve gelince de örgü örüyor. Şimdi kim bu kadının çalışmadığını söyleyebilir? Bugün bu hizmetlerden birini veya birkaçını para karşılığında almaya kalktığınızda neye tekabül ettiğine inanamazsınız. Günümüze gelecek olursak kadın, günümüzde de farklı koşullarda ancak yine çalışır vaziyette. Yani kadınların çalışmadığı hiçbir dönem yoktur.

Gelelim kadınların kamusal hayattaki yerine. Bu konuda da yapılmış pek çok araştırma var. Örneğin; Hz. Peygamber döneminde de kadınlar halı, kumaş dokuyorlardı, dikiş dikiyorlardı, pazarları denetliyorlardı, kuaförlük yapıyorlardı, kadınlar birbirlerinin ellerine kına süslemeleri yapıyorlardı, hasta bakıyorlardı, bebek bakıyorlardı… Bu örnekler çoğaltılabiliriz. Bu konuda çok fazla makale ve yayın da var.

Yani kadınlar her yüzyılda çalışıyorlardı. Bugün din namına kadınlar çalışmasın, kadınlar çalışmamalı diye konuşanları esefle kınıyorum ve buna inanamıyorum. Kadınlar sadece meşru bir işi yaparak, mahremiyet ölçülerine dikkat ederek helalinden kazanması, aile birlikteliğine zarar vermeden aldığı eğitim karşılığı olarak çalışmalıdır. Zira bugün ailenin değeri azalmadı ama fonksiyonları azaldı. Bunu ben değil sosyologlar söylüyor. Çocuğumuz hastalandığında babaannesinin yaptığı şerbeti içirmiyoruz doktora götürüyoruz. Çocuğumuz oyun oynamak istiyorsa profesyonel oyun alanlarını tercih ediyoruz. Eğitimi biz vermiyoruz profesyonel eğitimcilerden almayı tercih ediyoruz. Yani özetle ailenin fonksiyonu daralmış durumda.

Bugün artık ekonomik zorunluluk olarak hayatın kazanılmasını sağlayan şartlar sadece erkeğin sırtına yüklenebilecek konumda değildir.

Son dönemde tartışmaların odağında olan toplumsal cinsiyet eşitliği kavramını ve kadına yönelik şiddet haberleri konusunda ne düşünüyorsunuz? Kadının en yüksek mertebeye oturtan İslâm dinine mensup Müslüman bir toplumda bu gibi olayların yaşanması ile ilgili yorumunuz nedir?

Burada bir tespit yapalım önce. Mesela, toplumsal cinsiyet eşitliği kavramı toplumsal cinsiyet eşitliğini sağlayan veya diğer ülkelere milletlere göre çok daha ileri seviyede olan ülkelerde kadına şiddet olaylarının ülkemizdekinden daha fazla olduğunu görüyoruz. Bunu özellikle İskandinav ülkelerinde yapılan bir araştırmada görmüştüm. Rakamlara göre dünyada dört kadından birisi şiddet görüyor. Bu resmî rakam, ama biliyoruz ki gayri resmî rakamlar her zaman daha fazladır. Çünkü gördüğü şiddeti söylemek istemeyen, gizleyen de çok fazla insan var. Baktığınız zaman dört kadından birinin şiddet görmesi korkunç bir oran. Toplumsal cinsiyet kavramını bu kavram üzerinde de epeyce bir sosyal tartışmalar, taraflar, çekilen kılıçlar var.

Toplumsal cinsiyet, feminist teolojinin sahip çıktığı bir kavram olmuştur. Bu kavramın geçmişi 1950’li yıllara dayanır. Doğuştan getirdiğimiz kız ve erkek çocuğu gibi biyolojik cinsiyetlere her toplumsal yaşam tarzının, kültürün roller yüklemesi söz konusu. Kız çocuğu şöyle olur erkek dediğin böyle olur gibi beklenti, rol ve sorumluluklar, ihtiyaçlar, haklar, yükler... Kadın olduğu için o toplumda o biyolojik kimliğin üzerine giydirilen yeni bir kimlikle yaşar kadınlar. Bu kimliğin üzerine giydirilen kimlikler bölgelere, yörelere göre de değişkenlik gösterebilir. Medyanın bu kadar kullanıldığı, kentleşmenin arttığı, insanların çocuklarına evde eğitim aldırabildiği bu yüzyılda bile kadın-erkek algısının tamamen ortadan kalktığını söyleyemeyiz. Peki, yani toplumsal cinsiyet eşitliği ne demek? Toplumsal planda hukuki, ahlaki, dini, ailevi, ticari, siyasi, örfi bütün alanlarda erkeklerle kadınlardan beklenenlerin aynı olması, yasa önünde eşit olması, ekonomik haklar, seçme seçilme hakkı, miras hakları, evlilik ve boşanma ile ilgili haklar… Aklınıza gelebileceklerin hepsinin eşit şekilde dağıtılmasını hedef alan bir skala. Kulağa hoş geliyor ve bunun nesine itiraz edilmeli denilebilir. Eşitlik, eşitlemek, eşit görmek pek çok yerde adaleti sağlayıcı da bir kavramdır. Ama bazen adaletin eksik tanımı hâline de gelebilir. Basit bir örnek vereyim bununla ilgili: Üç çocuğunuz var diyelim bir tanesi çok varlıklı ama diğer ikisi ekonomik olarak oldukça zayıf. Bu üç çocuğunuz arasında eşit miras dağılımı yaptığınızda bu eşit bir dağılım olur ama adaletli bir dağılım olmaz. Bu anlamda toplumsal cinsiyet eşitliği belli yerlerde işimize yarasa da hayatın geneline yaydığımızda her zaman ihtiyacımızı karşılayamayacağını söyleyebilirim.

Bu kavrama muhafazakâr kimi çevrelerin karşı çıkmasının altında da kısmen anlayabileceğim bir rezerv var. Şöyle ki: Toplumsal cinsiyet eşitliği ve toplumsal cinsiyet kavramlarını; bazı feminist çevre ve lobilerin biyolojik temeli önemsemeden, insanların kendi cinsiyetini kendisinin inşa etmesi şeklinde arkasına saklandıkları paravan bir kavram olarak kullandığını da biliyoruz. Dolayısıyla bu konuda da dikkat ve rikkat çok önemli. Özellikle Müslüman ülkelerin çocuklarını, nesillerini yetiştirirken bu hakikatlere bigâne kalmamalarının bunlara dikkat etmelerinin çok önemli olduğunu düşünüyorum.

Fakat kavramla kavga etmeye de gerek yok. Hakikaten de her milletin ve topluluğun bir kadın-erkek rolü, prototipi vardır. Bunları yok sayamayız veya bunları sıfırlayamayız. Zaten sosyal kabuller akşamdan sabaha değişebilecek şeyler değildir. Toplumların kadın anlayışlarının kendi gerçeklerinin kendi kültürlerinin hakkaniyetle, adalete hizmet etme boyutuyla bir problemi yoksa dikkate alınmalıdır. Dolayısıyla toplumsal cinsiyet meselesini tamamen çöpe atmak veya tamamen ona sarılmak doğru değil. Kavramı doğru yönetmek, doğru anlamak esas olmalıdır. Kimse bunun suiistimaline yönelmemelidir. Dediğim gibi toplumsal cinsiyet eşitliğini kendilerine ilke bilen ülkelerin bu eşitliği yasal zeminde sağlasalar da kadına şiddet, taciz, tecavüz olaylarını maalesef artırdıklarını ve azaltmadıklarını görüyoruz. Dolayısıyla ikisine de aynı haklar tanınsa da mevcut kadına bakış açısı kadını eğer zihniyet olarak aşağı görüyorsa o zaman bu yasalar erkeklerin kadına nasıl davrandığını belirleyemiyor, etkileyemiyor. Bunu fiilen yaşayan dünyada da görüyoruz. Bu sadece yasal düzenlemelerle olmaz. Manevî terapilerden, eğitimlerden, dinimiz ve dinimizi destekleyen özümüzden destek almanın, toplumsal cinsiyet algımızı oturtmamız, oluşturmamız adına çok faydalı olacağını düşünüyorum.

Ramazan kültürü bereketli bir kültür. Bu kültürün sizdeki renklerinden bahseder misiniz?

Ben bu konuda da kadınla bağlantı kurarak birkaç şey söylemek istiyorum. Ramazan rahmet ayıdır ve kadınlar da rahmetin sembolüdür. Dolayısıyla rahmet, merhamet, muhabbet hep kadınlar üzerinden tanımlanır. Ve en önemlisi Ramazan ayının neşesi kadınlardır. Ramazan’da kadınların kurduğu masalar, misafir ağırlamalar, Ramazan ayında evde kadınlar arasında okunan mukabeleler, Ramazan ve iftar hazırlıkları vs. bunların hepsini kadınlar oluşturur. Ramazan ayının evdeki güzelliğini kadınların temsil ettiğini düşünüyorum.

Ayrıca unutmamalıyız ki Ramazan ayı bir arınma ayıdır. Biz bu ayı bir yandan fakiri fukarayı koruma ayına çevirmişizdir. Bu çok güzel bir şey tabii ki ancak bu sadece fakirin hâlini anlayalım ibadeti değildir. Öyle olsaydı o zaman fakir kimin hâlini anlamak için oruç tutacaktı? Bu ay kendi nefis terbiyemizi gerçekleştirmemiz, arınmamız içindir. Biz insanların yemek, içmek ve cinsellikten ibaret bir canlı olmadığımızı kanıtlamak; özel bir canlı olduğumuzu, aklımızı, irademizi ve nefsimizi kontrol altına alabildiğimizi tecrübe etmek için oruç tutuyoruz. Aynı zamanda oruç ibadetinin tıp doktorları tarafından da faydaları sayılmakla bilmiyor. Tabii biz orucu bu faydaları için tutmuyoruz tutmamızın sebeplerini az önce ifade ettim. Dolayısıyla bu manevî iklimden mutlaka istifade etmeliyiz. Orucun bize getirdiklerinden sadece 1 ay değil 11 ay istifade etmeliyiz. Bu yüzden nefsimizi, arzularımızı, beklentilerimizi her konuda azaltıp tevazu ile iftar sofralarımızı kurmalıyız. Şunu da belirtmeden geçemeyeceğim; sofralarımızı gündüz yiyemediklerimizin acısını çıkarır gibi değil de israfa kaçmadan Ramazan’ın ruhuna uygun, helalinden lokmalarla donatmalı, tuttuğumuz oruç sayesinde kazandığımız sevabı israf etmediğimiz sofralarla güçlendirmeliyiz...

Peki, Ramazan kültürü de dâhil eskiye dair her şeyin fiziki değişiklikle yok olduğunu düşünmek ve faturayı sadece bu sebeplere kesmek ne kadar doğru sizce?

Ben her yüzyılın kendi dersleri, artıları, eksileri, problemleri, milleti, kadını, erkeği olduğuna inanıyorum. İbnu’l vakt olmak… Herkes kendi vaktini yaşar ve aslına bakarsanız kıyamet senaryoları geçmiş yüzyıllarda da Hz. Peygamberin vefatından sonra da yazılmış. Bakın aradan on dört küsur yüzyıl geçti. Yani her olayda kıyameti beklemek, en kötü çağın kendi yaşadığı çağ olduğuna inanmak insanların bir yanılgısıdır. Meseleye böyle bakmamak geleceğimizi de karartmamak gerekir. Ben Müslümanın hamd bilincinin olması gerektiğini düşünüyorum. Çünkü bizim yaptığımız bütün ibadetler hamdi gerçekleştirmeye matuftur. Hamd bilincinin temelinde iyimserlik olduğunu düşünürüm. Karamsar bir insanın gerçek hamde ulaşması mümkün değildir. Çünkü sürekli şikâyet eder. Oysaki gerçek Müslüman ümitvar olmalıdır. Allah’ın rahmetine güvenmelidir. Rabbim varsa çare vardır demeli, olmasa da ahirette karşılığı vardır diye düşünmelidir. Allah’tan ümidi kesmek yeis içinde olmaktır. Hâşâ bu küfre düşüren bir durumdur, bunu yapamayız.

21. yüzyılda yaşanan bu pandemi süreci; dünyanın dört bir yanında etki etmesi ve tüm insanlığı aynı anda benzer zorluklara tabi tutması bu durumun tüm insanlık adına bir imtihana dönüştüğünün resmi gibi. Siz bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz? Yaşananları ilahi bir ikaz olarak değerlendirmemiz mümkün mü?

Yaşananları ilahi bir ikaz olarak değerlendirmek mümkün desem inanın bunun altını hak edecek şekilde doldurabileceğimi aynı zamanda ilahi bir ikaz olarak değerlendirmek mümkün değil, bu bizim kendi yaptıklarımızın bir sonucu desem yine altını doldurabileceğimi söyleyebilirim. Bu nedenle ikisinin ortası bir yerde buluşmak lazım. Allah Teâlâ insanoğlunu zaman zaman farklı imtihanlara tabii tutar.

İnsanoğlu da düşe kalka, deneyimleyerek öğrenir. Bazen birinin yaptığı hata domino taşları gibi diğerlerini de etkiler, tarihte de böyle örnekler vardır. Sadece bugün yaşananların bir farkı var ki o da artık iletişim ve bilişim çağında yaşıyor olmanın dünyayı küçük bir köye çevirmiş olmasıdır. Dolayısıyla yaşanan her sorun dünyanın bir ucundan öteki ucunu birkaç saat içinde etkileyebiliyor. Bu durumun bazen artıları bazen de böyle eksileri olabiliyor.

Kur’an-ı Kerim’de Allah Teâlâ insanların başlarına gelenlerin onların kendi elleriyle yaptıklarından dolayı olduğunu söyler. Yani bizim başımıza gelen fenalıklar büyük ölçüde biz insanların yanlışları neticesinde döner bumerang gibi bizi bulur. Aynı zamanda insanın varlıkla yoklukla denendiğini de söyler. Dolayısıyla bazen de imtihanlarla denenmemiz gerekmektedir. Mevlana diyor ki: “Başına bir fenalık gelirse üzülme. Allah Teâlâ sendeki eksiklikleri, kötülükleri gidermek ister. Kilimi dövenin kastı kilimi dövmek değil, tozu dökmektir, üzülme…”

Yani buradaki hakikati iyi görmek, başına gelen felaketler neticesinde daha iyi bir insan olmayı öğrenmek gerekmektedir.

Yakın zamanda hayata geçirmeyi düşündüğünüz bir projeniz veya yeni bir kitap çalışmanız var mı?

Elhamdülillah bir değil birden çok çalışmamız var. Allah Teâlâ dualarımızı kabul etsin de İnşallah zamanımız bereketlensin, yetiştirelim. Allah nasip ederse bu yıl içerisinde çıkacak bir kitap çalışmamız var. Bu kitap projesi kapsamında “101 Soruda Akaid ve Kelam İlmi”isimli bir kitabımız çıkacak. Kitabım daha çok lise, üniversite mezunlarına hitap edecek ve İslâm inanç sistemi ile alakalı akla gelebilecek konuları, soruları içeren bir çalışma olacak.

Son olarak eklemek istediğiniz bir şeyler var mı?

İnsanın çok aziz ve değerli olduğuna inanan, kadınıyla erkeğiyle İslâm’ın temel ilkesinin kâmil insana ulaşmak olduğunu düşünen biriyim. Kâmil insanın da bir cinsiyeti yoktur. İnsan-ı Kâmil olmak bir vasıftır. Kadın da erkek de insan-ı kâmil olabilir. Bununla birlikte herkesin Ramazan-ı Şerifi’ni ve yaklaşan Ramazan Bayramı’nı kutluyor ve bu mübarek ayının hürmetine Allah Teâlâ’nın tüm insanlığı bu hastalıktan kurtarmasını diliyorum.

Söyleşi: Deniz Demirdağ

Yayın Tarihi: 12 Mayıs 2021 Çarşamba 16:00
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Turgay
Turgay - 1 ay Önce

Söyleşi çok verimli olmuş. Faydalandık.

banner26