Hülya Eraydın Argunşah: “Bütün milletler gibi bizim de bütün varlığı ile edebiyatımızın ve dilimizin geçmişine, bize kadar gelmiş olan birikimine bundan sonraki devamlılığı açısından ihtiyacımız vardır.”

"Ömer Seyfettin'in ölümünün 100. yılı dolayısıyla başladığımız Dergah Yayınları'ndan çıkacak bu yeniden basımda yeni ilkelerle hareket ettim. Bu defa külliyatın tamamı 4 büyük ciltte toplanacak. Beni Ömer Seyfettin çalışmaya yönlendiren sebeplerin başında elbette yazarın yaşadığı ve eserini yazdığı döneme duyduğum özel ilgi geliyor." Salih Ağbalık'ın söyleşisi.

Hülya Eraydın Argunşah: “Bütün milletler gibi bizim de bütün varlığı ile edebiyatımızın ve dilimizin geçmişine, bize kadar gelmiş olan birikimine bundan sonraki devamlılığı açısından ihtiyacımız vardır.”

Ömer Seyfettin en çok “Kaşağı” hikâyesiyle özdeşleşmiştir ve çocuk hikâyecisi olarak bilinmektedir. Bir iki hikâyesinden yola çıkarak onu çocuk edebiyatı safında değerlendiren kaynaklar var? Bu konudaki görüşleriniz nedir?

Ömer Seyfettin’i salt bir çocuk hikâyecisi olarak göstermek, bana göre ona yapılacak en büyük haksızlıktır. Çünkü belirttiğiniz gibi bir iki hikâyeden yola çıkılarak verilen bu hüküm, yazarın bütününe bakıldığında doğrulanabilir görünmüyor. Kaldı ki yazarın, bu tespiti doğrulamak üzere kullanacağımız herhangi bir açıklaması da yok. Daha önce bu konuda yazdığım yazılarda da belirttiğim gibi Ömer Seyfettin bir çocuk edebiyatı yazarı değildir. Onu çocuk edebiyatı yazarı yapan biz okuyucularız. Hikâyelerinde taşıdığı unsurlar yüzünden ‘bir çocuk edebiyatçısı olamaz’ hükmünü veren de yine biziz.

Ömer Seyfettin’i çocuk edebiyatı yazarı olarak gösterilmesine yol açan hikâyeleri “Kaşağı”, “Ant”, “Falaka”, “İlk Cinayet”, “İlk Namaz” ve “Bir Çocuk Aleko” ismini taşıyanlardır. Bunlardan özellikle “Kaşağı” ve “Falaka” en çok bilinenler. 165 hikâyesi olan yazarımızın sadece altı hikâyesi. Bunlardan bir kısmı da “Bir Çocuk Aleko” hikâyesi gibi genel okuyucu tarafından çok bilinmez. Bu hikâyeler yazarın hem kahramanı çocuk olan hikâyeleri hem de kendi geçmişine yönelerek oluşturduğu hikâyeler… Onun bir çocuk edebiyatı yazarı olarak gösterilmesine yol açan hikâyelerine belki, “Başını Vermeyen Şehit”, “Diyet”, “Vire”, “Ferman” gibi tarihle ilgili hikâyeler de eklenebilir. Bu iki grupta yer alan hikâyelerin ortak özelliği örnek insan tiplemelerini anlatmaları ve her dönemin, her milletin ve her insanın ihtiyacı olan vicdan ve gurur sahibi olmak gibi, dürüst ve doğru olmak gibi, vatanın uğrunda ölünecek bir değer olduğuna inanmak gibi, insanı üstün yapan değerleri anlatmalarıdır. Biz büyükler, vatan ve milletini seven, dürüst ve temiz ahlaklı çocuklar / büyükler yaratmak isterken onun eserlerine yöneliyoruz. Çünkü Ömer Seyfettin güvenimizi kazanmış bir yazar.

Ömer Seyfettin’in çocuk edebiyatı yazarı olarak gösterilmesinin bana göre diğer bir gerekçesi hikâyelerinde kullandığı dildir. Yeni Lisan Hareketi’nin öncüsü, bu anlayışın politikalarını oluşturan, hayata geçiren ve sonuna kadar savunarak örnekleyen kişi olmuştur. Bugün bile çok kolay okunan, temiz dil anlayışı, onun söyleyişi ile ‘beyaz Türkçe’, bu hikâyelerin her zamana, her insana göre yeniden okunabilme yeteneğini taze tutar.

Türk edebiyatının Ömer Seyfettin gibi yazarlara her zaman ihtiyacı olmuştur, bundan sonra da olacaktır. Onun bir çocuk edebiyatı yazarı olamayacağı yolundaki eleştirilere rağmen eserleri çocuklara okutulmaya devam edecektir. Etmelidir de. Buna edebiyatımızın devamlılığı açısından ihtiyacımız var. Burada çözüm önerim, ‘Yazarı çocuk edebiyatı yazarı yapan ve sonra da çocuk edebiyatı yazarı değildir diye eleştiriler yapan’ bizlerin daha dikkatle hareket etmesidir. Bunu çocukların okuyacağı hikâyeleri doğru seçerek yapabiliriz. Çünkü Ömer Seyfettin, bir dönemin insanında yazdığı uyarıcı hikâyelerle etki uyandırmak; diline, milletine, vatanına sahip çıkmasını sağlamak ve bu değerlerin etrafında yeniden dirilişini gerçekleştirebileceğini hatırlatmak istemişti. Ve uyararak bilinç kazandırmak istediği insanlar da çocuklar değildi.

Bu hikâyelerin dönem insanına yönelik uyarıları, aslında evrensel değerlerini ve millî özelliklerin etrafına yerleştirilmişlerdi. Bu sebeple güncelliklerini hiçbir zaman yitirmediler. Onun hikâyeleri her zaman okunmalıdır. Çünkü onun anlattığı değerlerin ve insan tiplemelerinin devam etmesi gerekiyor.

Burada şöyle bir soru sorulabilir: “Ömer Seyfettin’in anlattıklarını başka yazarlar yazamaz mı? Neden onu okumaya devam edelim?” Bu soruyu şöyle cevaplamak isterim.

Ömer Seyfettin öleli 100 yıl oldu. Bu arada edebiyatımız ne çok yazar yetiştirdi… Yepyeni anlatma tekniklerini buldu, denedi ve geliştirdi. Elbette başka yazarlar yetiştiler, yazdılar ve yazacaklar da. Belki bunların bazılarının Ömer Seyfettin’den daha başarılı olduğunu iddia edenler bile olacaktır. Hiç itirazım yok… bunda haklılık payı da vardır… Ama unutmamak gerekir ki edebiyat, ham malzemesi dil olan bir sanattır. Dolayısıyla bu sanattaki bir kesinti, bazı sanatçıların şu veya bu sebeplerle tartışılması bu dilin ve bu edebiyatın, dolayısıyla milletin hayatındaki bir kesinti anlamına gelir. Bütün milletler gibi bizim de bütün varlığı ile edebiyatımızın ve dilimizin geçmişine, bize kadar gelmiş olan birikimine bundan sonraki devamlılığı açısından ihtiyacımız vardır. Bir edebiyat bilimci olarak bu gerçeği unutmamak gerekir düşüncesindeyim. Sadece çağdaş olanı benimsemek, sonra yeni çağdaşlar yaratmak, klasik olanı kendi elimizle yok etmemiz anlamına gelir. Oysa büyük dünya edebiyatları, kendilerini daha çok geçmişleriyle edebiyat tarihlerinin zenginliğiyle anlatırlar… Ve her çağdaş olan kendinden öncekilerin üzerine bina edilmiştir.

Ömer Seyfettin’in bütün hikâyelerini iki ciltte topladınız. Bunları bir araya getirmek oldukça zor olmalı.  Ömer Seyfettin’i özel kılan ve sizi bu çalışmaya yönlendiren etkenlerden bahseder misiniz?

Ömer Seyfettin’in bütün hikâyelerini 884+792 sayfalık iki ciltte bir araya getirdim. Mayıs 2020’de Dergâh Yayınları tarafından okuyucusuyla buluşturuldu. Bu ciltlerde 165 hikâye yer alıyor. 1999-2001 yılları arasında bu külliyat çalışmam yine Dergâh Yayınları tarafından yayımlanmıştı. O zaman bu hikâyeleri birkaç hikâye eksiği ile sayfa sayısı daha az olan 4 ayrı ciltte toplamıştım. Külliyatın tamamı ise 7 cilt olmuştu.

Yazarımızın ölümünün 100. yılı dolayısıyla başladığımız bu yeniden basımda yeni ilkelerle hareket ettim. Bu defa külliyatın tamamı 4 büyük ciltte toplanacak. Ancak yeniden basım sırasında da hiç ayrılmadığım ilkelerim zaman sıralı basım ve metinlerin asıllarına yönelmek oldu. Hem hikâyelerin hem diğer metinlerin yayımlanmış ilk biçimlerini esas aldım. Böylece zaman içinde çeşitli sebeplerle müdahale edilen metinlere yazarın verdiği şekli tekrar kazandırdım. Yeni baskıda hikâyelere açıklayıcı notlar yerleştirdim. Yazarın birden fazla yayımladığı ve bu baskılar arasında değişiklik yaptığı metinlerdeki farklılıkları gösterdim, daha önce mensur şiir olarak yayımlamış olduğum metinlerden hikâye özelliği taşıyan bazılarını yayın tarihlerini gözeterek hikâyelerin arasına yerleştirdim.

Yazara ait makalelerde bu notlandırma işlemini ister istemez biraz daha genişlettim. Çünkü Ömer Seyfettin sadece edebiyat ve dil odaklı yazılar yazmamıştı. Aynı zamanda içinde yaşadığı bu çok hareketli dönemin siyasal ve sosyal sorunlarıyla da ilgilenmiş, bu konulardaki görüşlerini de yazmıştı. Okuyucunun bütün bunları anlamasına yardımcı olacak bilgileri, Ömer Seyfettin ile buluşmasını kesintiye uğratmayacak biçimde vermeye çalıştım. Makalelerden oluşan cildin de bir iki hafta içinde okuyucuyla buluşacağını sanıyorum. Şu sıralar çalışmanın yayınevi hazırlıkları devam ediyor.

Beni Ömer Seyfettin çalışmaya yönlendiren sebeplerin başında elbette yazarın yaşadığı ve eserini yazdığı döneme duyduğum özel ilgi geliyor. 1990’da tamamladığım Türk Edebiyatında Tarihî Roman başlıklı doktora tezimde, bir hikâyeci olmasına rağmen edebiyatımızın tarihe yönelişinde önemli bir isim olduğu için Ömer Seyfettin’e de yer vermiştim. Ancak burada asıl önemli ve yönlendirici sebep hocam Prof. Dr. İnci Enginün’ün öngörüleri ve yönlendirmeleri olmuştur. Büyük ihtimalle o olmasaydı böylesi büyük bir çalışmaya başlamakta tereddüt ederdim.

Ömer Seyfettin çalışmalarına doğumunun 100. Yılı dolayısıyla yapılan toplantı ve yayınların birikimini ve yönlendiriciliğini de yanıma alarak yola çıktım. 1990’ların ikinci yarısında süren zorlu bir yolculuktu. Özellikle o günün şartlarında. Çünkü yazarın tam bir bibliyoğrafyası henüz oluşmamıştı. Yapılan bibliyoğrafya denemelerinde sorunlar vardı. Üstelik bibliyoğrafyalarda geçen kaynaklara ulaşmak da ayrı bir sıkıntı oluşturuyordu. Bir de buna büyük İstanbul depreminin dağınıklığı eklendi.

2020’de Ömer Seyfettin’i yeniden hazırlarken bu olumsuzlukların büyük bir kısmının ortadan kalkmış olduğunu sevinerek gördüm. Elimdeki yarı silik fotokopilerden yaptığım sağlıksız okumalar dijitalleştirilmiş süreli yayınlar ve uzaktan erişilebilen kütüphanelerle bambaşka bir boyut kazandı. Türk Dili ve Edebiyatı ve Türk basın tarihi çalışmaları adına övgüye değer bu oluşuma kendi adıma minnet borçluyum. Anmadan geçmek istemiyorum.

Ömer Seyfettin’in bütün eserlerini yayıma hazırlamak gerçekten büyük bir projedir. Çünkü Ömer Seyfettin kısa hayat hikâyesine rağmen çok hareketli bir döneme şahitlik etmiştir. İmparatorluktan millî devlete geçiş, uzun süren savaş yılları ve bunun getirdiği siyasî, sosyal ve ekonomik zorluklar, sadece bireysel hayatlara değil sosyal dünyaya da olağanüstü bir dağınıklık vermiştir. Bütün hayatını yazma eylemi etrafında toplamış ve hayatını büyük eserini yazmaya adamış bir adamın bu dağınıklıktan etkilenmemesi ihtimal dışıdır. Ömer Seyfettin yazmak için yaşayan ve yaşamak için yazmak zorunda olan bir adamdır. Eserleri dönemin dayattığı şartlar ve şahsi yaşam hikâyesinin ihtiyaçları yüzünden süreli yayınlarda devam eder. Takma isimler, savaş yıllarının kısa ömürlü süreli yayınları, bu süreli yayınların koleksiyon oluşturmasının imkânsızlığı, yazarı takip etmeyi ve tartışmasız bir bibliyoğrafya kurulmasını zorlaştırıyor.

Ömer Seyfettin’in bütün eserlerinin basımı ise ayrı bir fedakârlık ister. Burada Dergâh Yayınlarının Ömer Seyfettin külliyatının basımını 20 yılı aşkın bir zamandan beri desteklemeye devam ettiğini söylemek gerekir. Evet Ömer Seyfettin’in okuyucusu her zaman vardır. Ama Dergâh Yayınları bu projeye hiçbir zaman popülist bir amaçla yaklaşmadı. Oysa bütün metinlerini değil, en çok satanları; orijinal biçimleriyle değil sadeleştirilmiş biçimiyle basmayı seçmek, bir yayınevi için daha ekonomik bir tercih olurdu. Ayrıca Dergâh Yayınları Ömer Seyfettin külliyatını bu dönem 40 yazarlı bir Ömer Seyfettin Armağan Kitabı ile taçlandıracak. Editörleri arasında olduğum bu kitabı da bu yıl içinde okuyucuya ulaştırmış olacağız. Sırada Prof. Dr. Mustafa Argunşah ile hazırlamaya başladığımız Ömer Seyfettin sözlüğü var.

Hazırlamış olduğunuz Ömer Seyfettin külliyatı akademik çalışmalarda sıklıkla başvurulacak kaynaklar. Bu konuda neler söylemek istersiniz?

Umarım öyle olur… Çabam da bu yoldadır.  Gözlemlediğim kadarıyla yazarların külliyatlarının yayımlanması onlara yönelik çalışmaların başlamasına, başlayan çalışmaların da ivme kazanmasına yol açıyor. Çünkü külliyat çalışmaları yazarların, hele Ömer Seyfettin gibi eserlerinin çoğu süreli yayınlarda kalmış yazarların, az önce sözünü ettiğim dağınıklıktan kurtarılması anlamına geliyor. Eserlere zahmetsizce ve toplu halde ulaşmak bu anlamda çalışmaları kolaylaştırıcı hatta sanırım biraz da kışkırtıcı… Buna şüphesiz seviniyorum. Bir de tabii akademinin sahiplendiği doğum ve ölüm gibi önemli tarihler var. Bu tarihler de yazarlara yönelmeyi ve çalışmaların merkezine yerleştirmeyi getiriyor. Yeri gelmişken şunu da söylemiş olayım: Ben Ömer Seyfettin’in ölümünün 100. Yılına denk gelen bu yılın “Ömer Seyfettin Yılı” olarak ilan edilmesini çok isterdim. Türkçeye, Türk edebiyatına ve Türk dünyası düşüncesine hizmet etmiş bir yazar için değerdi ve yakışırdı. Yine de pandeminin bizleri evlere kapattığı bu dönemde Ömer Seyfettin adına yabana atılmayacak çalışmalar yapıldı. Bunların yavaş yavaş yayınlanacağını düşünüyorum ve heyecanla bekliyorum.

Onu hikâye yazarı olarak tanıdık, hâlbuki şiirle girmiştir edebiyat dünyasına. Şairliğine dair neler söylersiniz?

Aristo’dan beri edebiyatın zirve noktasının şiir olduğu görüşü kabul görmüştür. Türklerin ayrıca kütüphaneler oluşturmalarına engel olan göçebe hayatları, şiirin daha fazla rağbet gören bir tür olmasını getirmiştir. Türkler şiirle sadece duygu ve düşüncelerini dile getirmemişler, bilgilerini de şiirle aktarılabilir kılmışlardır. Bu sebeple şiir, sanırım bütün edebiyat sanatçılarının eninde sonunda denediği bir tür. Ömer Seyfettin de henüz şiirin zirvede olduğu bir dönemin genç yazarı olarak eline kalemi aldığında şiirle başlamıştır. Düşünce dünyasının değişimi paralelinde de şiir yazmaya devam etmiştir. Bir kısmı takma isimlerle yazılmış ve büyük bir yekûn oluşturmayan bu şiirler Ömer Seyfettin’in şair olarak anılması için yeterli değil. Ancak şüphesiz görmezden de gelinemez. Hele külliyatını ortaya koyuyorsak…

Ancak hikâye onun sanatında çok daha önemli bir yer tutar. Çünkü çok güçlü bir geleneği olan Türk şiirinde yeni ve iz bırakan şeyler yapmak o kadar kolay değildir. Henüz yolun başında olan modern hikâye, bu anlamda yazarlara çok daha geniş imkânlar sunmuş.

Bence burada 19. yüzyıl ortalarında başlayan Batılı edebiyat anlayışının insan ve hayat odaklı olmasının nesre yönelik ihtiyacını da unutmamak gerekir. Bütün bunlar Ömer Seyfettin’e edebiyat sanatında asıl yapılacak işin nesirde olduğunu düşündürmüş olmalı. O da hikâye yazmaya yöneliyor. Büyük eserini yazmak için bütün hayatını vakfediyor. Mektuplarında ve hatıralarında daima ‘büyük eser’ özlemini dile getirmiş. Askerlikten ayrılışlarında, esirlikten İstanbul’a dönüşünde, gazete yazarlığı ve öğretmenliğe kanaat edişinde hatta evlenmesinde bile bu özlem var.

Sanırım edebiyat dünyasında hikâye dönemini yaşıyoruz. Son zamanlarda hikâye çokça ön planda çünkü. Ömer Seyfettin’i günümüz hikâyesinde görebiliyor musunuz?

Ben hikâye ve şiiri her zaman birbirine yakın türler olarak görmüşümdür. Her ikisi de alabildiğine ölçülü olmayı gerektiren, bir kelime fazlasına tahammül edemeyen türler. Bu sebeple Ömer Seyfettin’in şiirden hikâyeye devam eden yazma macerasını anlamlı buluyorum. Hikâyede, romanın sunduğu sonsuz konuşma imkânı yok. Küçük bir hacimde roman potansiyeli taşıyan bir dünyanın anlatımı, yazar için zorlu bir seçme, ayıklama ve yeniden kurmayı zorunlu kılıyor.

Son dönem edebiyatımızda hikâyeye yönelişin kendine göre farklı sebepleri var. Bunun yazar açısından ve okuyucu açısından farklı cevapları olduğunu düşünüyorum. Galiba günümüz insanının uzun soluklu eserleri okumaya ne zamanı ne de sabrı var. Hayatın hızlı ve yoğunluklu akışı içinde yine de edebiyat sanatına yönelenler için hikâye /öykü edebî tatmin imkânlarını sunuyor.

Günümüz hikâyesinde Ömer Seyfettin’in yeri var mı? Şüphesiz var. İlk olarak hâlâ okunuyor olmasıyla bir yeri var. İkincisi Türk hikâyesinin geçmişinden söz ederken onu anmadan geçemeyiz. Ömer Seyfettin Türk hikâyesinin önemli köşe taşlarından biridir ve Cumhuriyet dönemine onun hikâyesi ile geçiş yapılır. O olmasaydı Türk hikâyesi olgunlaşma sürecini ister istemez daha uzun sürede tamamlayabilirdi. Çünkü yazdığı dönemde hikâyede karar kılmış başka yazarlar yok. Hikâye yazanlar, hikâyeden romana geçenler var ama hikâyeci olarak anabileceklerimiz yok. Ahmet Mithat Efendi ile ve Samipaşazade Sezai ile doğan ve Halit Ziya ile kendini bulan hikâyenin yanına dille ilgili bir seçimi de alarak Ömer Seyfettin hikâyesi ile Cumhuriyet dönemi hikâyesine bağlıyoruz. Burada Reşat Nuri, Halide Edib, Yakup Kadri ve Refik Halit gibi hikâyeden çok romana ilgi göstermiş yazarlar var. Galiba Sait Faik’e kadar zirve diyecek başka isim bulamıyoruz. Memduh Şevket, Kenan Hulusi gibi isimlere rağmen.

Son olarak Ömer Seyfettin'le ilgili başka çalışmalarınız var mı?

Bu yılı kendi adıma ve kendim için Ömer Seyfettin yılı olarak ilan ettim. Bunun dolu dolu geçmesi için de çaba sarf ediyorum. Külliyatın yeniden yayımının bu yıla kalmış olması bence şanssızlık oldu. Ama tamamlamaya çalışıyorum. Elimde bir cilt oluşturacak metin kaldı. Böylece az önce de belirttiğim gibi yazarın bütün eserlerini 4 ciltte toplamış olacağım.

Hece dergisinin 2019 Ocak sayısı “Hikâyenin Türkçe Sesi: Ömer Seyfettin” adını taşıyan bir özel sayı olarak çıktı. Bu sayıyı genç meslektaşım Prof. Dr. Ayşe Demir ile birlikte yayına hazırladık. Dergâh Yayınları’na “Sonsuza Uzanan Ses: Ömer Seyfettin” başlığını taşıyan çok yazarlı bir kitap hazırladık. Yine Ömer Seyfettin çalışmaları yapan genç meslektaşlarım Prof. Dr. Abdullah Şengül ve Dr. Öğretim Üyesi Murat Gür ile hazırladığımız bu kitabın Ömer Seyfettin’in anlatılmasına önemli bir katkı sunacağını düşünüyorum. Geçen ay Kültür Bakanlığımıza “Ömer Seyfettin Kitabı” adını verdiğim bir kitap teslim ettim. 40 akademisyen ve 20 kadar hikâye yazarının katıldığı bu kitap da bugünün okuyucusunun Ömer Seyfettin’i anlamasına yardımcı olacak nitelikte özgün makalelerden oluşuyor.

Ömer Seyfettin’le ilgili bir kitabım var. “Ömer Seyfettin Hikâyelerinde İnsan” başlığını taşıyan bu kitabı yıl içinde yayımlamayı istiyorum. Yine Ömer Seyfettin hakkında yazdığım makaleleri de kitaplaştırmak iyi olabilir. Bu yazılar daha çok tespite yönelik. Ancak öncelikle tamamlamak istediğim ve yazara farklı açılardan bakmayı denediğim yeni yazılarım var. Şimdilik zamanla ve hayatla yarış halinde bütün bunları gerçekleştirmeye çalışıyorum. Ömer Seyfettin’i yeniden düşündürmek ve edebiyat tarihimizde tartışmasız yerine yerleştirmek için bunlar gerekliydi. Umarım gerçekleştirmek mümkün olur.

Söyleşi: Salih Ağbalık

Prof. Dr. HÜLYA (ERAYDIN) ARGUNŞAH’IN ÖZGEÇMİŞİ:

Hülya (Eraydın) Argunşah, 1990'da hazırladığı Türk Edebiyatında Tarihî Roman isimli çalışmasıyla "edebiyat doktoru" unvanını aldı.

1997'de Yeni Türk Edebiyatı Anabilim dalı doçenti oldu. 2003 Yılında Yeni Türk Edebiyatı Anabilim dalı profesörü oldu.

Halen Erciyes Üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü öğretim üyesi olarak görevine devam etmektedir.

19. ve 20. yüzyıl Türk Edebiyatı üzerinde çalışmaktadır. Roman ve hikâye ile ilgilenmekte, Tarih-edebiyat ilişkileri ve tarihsel roman; kadın hareketleri, kadın-edebiyat ilişkileri ve toplumsal hayatta ve edebiyatta kadının yeri araştırmalarına özel bir ilgi göstermektedir.

19. ve 20. yüzyıl Türk Edebiyatı konusunda kitap, makale ve bildiri boyutunda yayımlanmış çalışmaları vardır.

Yayın Tarihi: 09 Kasım 2020 Pazartesi 16:00 Güncelleme Tarihi: 09 Kasım 2020, 15:03
banner25
YORUM EKLE

banner26