Hikmet Barutçugil: “En zor sanat nedir bilir misiniz? Adam olma sanatıdır!”

Ebru sanatını farklı bir boyuta taşıyan, dünyaca ünlü sanatçı Hikmet Barutçugil, ebru sanatıyla tanışma hikâyesini, barut ebrusunun sırrını, Ebristan’ı kurma sebebini ve daha birçok konuyla alakalı düşüncelerini Dünya Bizim okurlarıyla paylaştı. Deniz Demirdağ’ın röportajı.

Hikmet Barutçugil: “En zor sanat nedir bilir misiniz? Adam olma sanatıdır!”

Hat sanatını öğrenmek için gittiğiniz Süleymaniye Kütüphanesi’nde ebru sanatına âşık olma hikâyenizi sizden dinleyebilir miyiz?

Ebru sanatını icra etmeye başladığımda yıl 1973’tü, ki bu 47 sene öncesi demek oluyor. Bu sanatın bugünkü hâlini alacağını hayal bile edemezdim. Ancak biliyoruz ki “Altın çamura da düşse değerinden hiçbir şey kaybetmez” öyle de oldu. Biz uzun yıllar boyunca kendi kültürümüzün zenginliklerini bir sandığa kilitleyip üzerine oturduk, onları yok saydık. Ama şimdi yavaş yavaş o sandık açılmaya ve sanatlarımız hak ettiği değeri görmeye başladı. Yıllarca başka kültürlerden sanat dilendikten sonra şuan kendi özümüze dönmeye başlamamız çok sevindirici bir haber.

1973 yılında Devlet Güzel Sanatlar Akademisinde tekstil eğitimi almaya başladım. Ancak orada alacağım eğitim pek planladığım, hayal ettiğim gibi değildi. Ama kader beni bir şekilde oraya götürdü, iyi ki de götürmüş. İlk yıl tanıştığım ve talebesi olduğum Prof. Emin Barın bizim yazı hocamızdı. Hat sanatına karşı inanılmaz bir bakış açısı vardı. Üstelik sadece anlam ve içerik bakımından da değil estetik açıdan da yenilikçi biriydi. Ben de onun teşvikiyle hat sanatının nasıl üst düzey bir sanat olduğunu fark ettim ve bu sanatı öğrenmenin yolu yordamı nedir diye kendisinden yardım istedim. Bana Süleymaniye Kütüphanesi’ne gitmemi, Muammer Ülker’e selamını söylememi, gerekli yardımı onun yapacağını söyledi. Dediklerini yaptım, Muammer Ülker hatları incelemem için bana yardımcı oldu.

O hatları incelerken bazılarının zeminlerinde bazılarının da pervazlarında boyalı, renkli desenler dikkatimi çekti. Gizli bir güzellik gibi geldi bana gördüklerim. Sonra düşünmeye başladım bu fırçayla yapılmaz fırça izi yok. O hâlde ne ile yapıldı, nasıl bir teknik uygulandı diye. Sonra Emin Barın’a, “Hocam bu yazıların bazılarının kenarlarında ya da zeminlerinde yer alanlar nedir?” diye sordum. O da “Ebru” dedi ve su üstünde yapıldığını söyledi. O an bir aşktır düştü gönlüme… Ebrunun içerisinde saklı, büyük bir dinamizmin olduğunu sanki o anda hissettim. Tabii o yıllarda ebru sanatı neredeyse kaybolmak üzereydi. Bu sanatı bilen, icra eden nerdeyse tek bir kişi vardı: Mustafa Düzgünman. Ancak o da kırgın ve küskündü çünkü marifet gösteriyor iltifat eden yok, eserlerinin yüzüne bakan yok, öğrenmek isteyen yok… Durum böyle olunca bu işi kendi kendime öğrenmeliyim dedim. Deneme yanılma yoluyla, elime ne su geçtiyse ne boya geçtiyse tekniği uygulayıp kâğıda aktarmaya çalıştım. Bu sanata başlangıcım işte böyle oldu…

Rüyalarınızdan esinlenerek yaptığınız Barut ebrusu 1988 yılında dünya literatürüne girdi. Barut ebrusunu bulma sürecinizi ve onun diğer ebrulardan farkını sizden dinleyebilir miyiz?

Önceleri farkında değildim ama sonradan fark ettim ki ilham denen şey sadece yüksek yoğunlaşmada geliyor. Ben oturup bekleyeyim de ilham gelsin gibi bir durum söz konusu değil. Dolayısıyla bunu fark ettikten sonra yüksek konsantrasyon beni bu sanatın sırlı ve büyüleyici güzelliğiyle birlikte içine çekti. Zamanla sürekli onu düşünür hâle geldim. Acaba ne yaparsam ne olur, eski ustalar ne yapmış sık sık bunları düşünür oldum. Bir de tabii o zamanlar bu sanatla ilgili hiçbir yazılı kaynak yok. Sonra gördük ki her yüzyılda bu sanatı icra eden tek bir kişi var. 1400’lü yıllardan 1970’li yıllara kadar bilinen, eser ve isim bırakmış beş ebru ustası var. Amatör olarak bu sanatı icra eden muhakkak daha çok kişi vardır. Yoğunlaşan düşüncelerim her an benimle birlikteydi. Uyumaya çalışırken bile. Uykuya geçtikten sonra ki o dış etkenlerden sıyrıldığınız zamanda tamamen hür bir dimağa sahip oluyorsunuz. Bahsettiğim bu yüksek yoğunlaşma içerisindeyseniz uykuya geçerkenki o uykuyla uyanıklık hâlinde zihninizdeki duygular ve düşünceler rüya olarak devam ediyor. İşte orada gelen düşüncelerden hatırladıklarımı uygulamaya başlayarak bir sürü yeni şeyler ortaya çıkardım. Denemelerim sırasında suda çıkan bu desenlerin ne olduğunu ben de anlamıyorum ama daha evvel yapılanların hiç birine benzemiyordu. Onlar nasıl yapılıyordu diye düşünürken, Bilim ve Teknik dergisinin 1974 yılı Mayıs sayısı kapağını gördüm. Kapakta “Denizler kirleniyor!” başlığında bir fotoğraf vardı. Fotoğraf benim çalışmalarıma çok benziyordu. Sonra anladım ki bu görüntüler zaten tabiatta doğal olarak varmış. Mermerlerde, toprak katmanlarında hatta uzaydan gelen fotoğraflarda bile bu görüntüler var. Yani ebrunun görüntüsünü tarif ederken mikro ve makro kozmos arasında sonsuzlukta olan görseller diyebiliriz.

Daha sonra 1987 yılında İngiltere’nin en köklü sanat müesseselerinden biri olan Royal College Of Art’ın hocalarından biriyle tanıştık. Çalışmalarımı çok ilginç buldu ve beni okulun 250. yıl kuruluş faaliyetleri kapsamındaki bir sergiye davet etti. Sergiyi ziyaret eden annesi İranlı, babası Lübnanlı, Arapça ve Farsçayı mükemmel konuşan, Paris’te yetişmiş, İngiltere’de yaşayan ve uluslararası sanat organizasyonları düzenleyen Rose Issa adında mühim bir hanımla tanıştım. Bu hanımın “Rose Issa Project” adı altında hâlâ devam eden sanat faaliyetleri var. Ebru sanatı ile ilgili de hayli bilgisi vardı. Hatta bu konuda bir makale bile yazmış. Sergide benim eserimi görünce bu konuda Londra’da haftalık olarak yayımlanan kültür sanat dergisi “Time Out”ta bir makale yazdı. Yazısı içerisinde de “Mr. Barut Ebruları” diye bir ifade kullandı. Dolayısıyla o ismin ortaya çıkış hikâyesi budur. 1987 yılından beri de bu şekilde kullanılır hâle geldi.

Barut ebrusunun diğer ebrulardan başlıca farkı ise boyutların değişmiş olmasıdır. Daha öncelerde en büyük çalışma boyutları 60x80cm./70x100cm. idi.  Biz o boyutların dışına çıktık, daha büyük çalışmalar yaptık. İkincisi bu tekniğin gereği renkler suyun içinde kontrolsüz olarak birbirine karışıyor ve dolayısıyla ortaya ara tonlar çıkıyor. Klasik ebruda kullandığınız renk kadar renk alırsınız, ara tonlar alamazdınız. (Şimdi o da yapılıyor.) Ama bu teknikte renk sonsuzluğu oluyor. Yani sarı ile maviyi yan yana kullandığınızda sarı ve mavinin dışında onlarca, yüzlerce yeşil renkler elde edebiliyorsunuz. Keza kırmızıyla, sarıyı kullandığınız zaman bir sürü turuncu tonları ortaya çıkıyor. Bir de bu desenlerin nasıl oluştuğunu araştırırken bir gerilim olduğunu fark ettim. Bunu da sağlayan ‘öd’ dür. Boyanın, renklerin suyun üzerine açılmasını sağlayan şeydir. Magma tabakası 4000 derecedeyken akışkan hâldeydi ve sonrasında bir şekilde sıkıştılar ve mermerlerin desenlerini oluşturdular. Ben de bu fikirden yola çıkarak çalışmalarımda öyle bir gerginlik sağladım ve boyaların birbirini ittirerek tabiatta sık sık rastladığımız bu desenlerin ortaya çıkmasını sağladım.

Ebru sanatında lale ve gül motifleri meşhurdur. Siz bu sanata bir de “Efsun” adında bir çiçek eklediniz. Efsun çiçeğinin sırrı, hikâyesi nedir?

Evimiz ve atölyemiz aynı bina içerisinde gördüğünüz üzere. Bir gün yine ben atölyemde geç saatlere kadar çalışırken eşim elinde bir bardak çay ile yanıma geldi. Kaza ile mi oldu bilinçli mi yaptım bilmiyorum ama o sırada üzerinde çalışmakta olduğum lalenin üzerine açık bir renk düştü ve üçüncü bir boyut ortaya çıktı. Bu üçüncü boyut ebru tarihinde daha önce hiç denenmemişti. Ortaya çıkan desen açılmış bir laleye ya da bir gelinciğe benziyordu ama ikisinden de çok farklıydı. Sonra aynı teknikle birkaç deneme daha yaptım bu sırada yaprakları da klasiklerden farklı yaptım ve en nihayetinde ortaya “Efsun” çiçeği çıktı.

İsminin menşei ise şöyle: Eşimin ismi Füsun, bu sebeple eşimin ismiyle aynı kökten gelen “Efsun” ismini eşime ithaf en koymak istedim. Bu çalışma bize şunu göstermiş oldu, Ebru sanatında farklı çiçekler, eskilerde olmayan bambaşka da bir şeyler yapılabilirmiş.

Bu ezber bozan çalışmalarınız gelenekçi sanatçıların tepkisini çekti mi?

Bu sadece sanatta değil her konuda var. Yeni bir şey her zaman tepkiyle karşılanır. Galileo, “Dünya yuvarlak!” dedi diye kilise tarafından aforoz edildi. Hz. Peygamber, İslâm dinini Ebu Cehil’e de Ebu Bekir’e de aynı şekilde anlattı fakat ikisi de farklı anladı. Yani sözün özü her yenilik mutlaka ki bir tepkiyle karşılanır. Bunu anlayanlar olur anlamayanlar olur… Ama nihayetinde sanat da bilim gibi tekâmül etmek zorundadır. Aynı yerde kalırsa insanlar o sanattan bıkarlar. Her gün bol tereyağlı bol fıstıklı bir baklava yediğinizi düşünün bir süre sonra illa ki bir bıkkınlık söz konusu olacaktır.

“İki günü eşit olan ziyandadır.” (Hadis-i Şerif)

“Söylenen söylendi cancağızım, bugün yeni şeyler söylemek lazım.” (Hz. Mevlana)

Bu konunun başka bir boyutu daha var. İnsanların bir nefis mertebeleri bir de olgunluk mertebeleri vardır. Nedir bu nefis mertebeleri dersek; Nefs-i Emmâre, Nefs-i Levvâme, Nefs-i Mülheme, Nefs-i Mutmainne, Nefs-i Râdıye, Nefs-i Merdıyye, Nefs-i Kâmile/Nefs-i Sâfiye… Nefs-i Mülheme, ilham kapılarının açıldığı bir mertebedir. Nefs-i Emmâre,  emreden ve emir alan veren anlamına gelir. Yani sadece robot gibi komutlarla çalışan onun dışında hiçbir şey yapmayan anlamına gelir. Çünkü nefsi o mertebeden emir aldı onun dışında hiçbir şey yapamıyor. Hâlbuki iki adım daha ilerlese ilham kapılarının açıldığı mertebeye ulaşsa…  Velhasıl kelam, birçok eleştiri alıyoruz ancak biz bunların hiç birine kulak asmıyoruz. Çünkü biz geriye bakmıyoruz, arkamızdakileri konuştuklarını nasıl duyalım. Biz hep önümüze, ileriye bakıyoruz.

Ebru sanatını diğer sanatlardan ayıran en belirgin özelliği nedir?

Ebru sanatı eski ustaların deyimiyle bir zuhurat sanatıdır. Zuhurat ne demek kendi kendine oluşan demektir. Şimdi ben bir eseri yaparken o sarı orda o kadar olsun o çizgi o kadar olacak diye hiçbir şekilde planlama yapamam. Ama bu teknik doğal oluşan bir sanattır. Nasıl ağaçtaki mermerdeki desenler toprak katmanlarındaki desenler, Venüs gezegeninden gelen bir fotoğraftaki desenlerin nasıl oluştuğunu biz bilmiyorsak, o bir ilahi tecelli sonucunda oluyorsa bu en güzel ve özel farklılığıdır bu sanatın.

Ebru sanatı aynı zamanda psikoterapide de kullanılıyor. Ebrunun şifa tarafıyla ilgili çalışmalarınız oldu. Ebrunun insanları tedavi etmede nasıl bir gücü var? Sizden bu konudaki deneyimlerinizi ve çalışmalarınızı dinleyebilir miyiz?

Birçoğunuz ebru yapılışını seyretmişsinizdir. Kavanozdaki boyaların birkaç dakika içerisinde bitmiş bir eser hâline gelişini gözlemlemişsinizdir. Bu hızlı gelişim başka hiçbir sanatta yok. Bu hız ebruyu yapan ya da seyreden insanın dış dünyası ile irtibatını kesiyor ve dimağında bir arındırma meydana getiriyor. Aristo bunu Poetika’sında kullandığı bir kelime ile açıklamış: “Katarsis, katarsizm” yani dimağın bir şekilde arındırılması. Nasıl ki bilgisayarımız çok yorulduğuna, dolduğunda reset atarak onu eski hâline döndürürüz. İşte sanatla uğraşmak da dimağımıza reset atmak gibi. Ebrunun bu özelliğinin bir başka etkin tarafı da kullandığımız boyalar. Biz genellikle metal oksitler yani toprak boyalar kullanıyoruz. Dolayısıyla doğal boyalar, tabiatta gözümüzün görmeye alıştığı bir harman içerisinde olduğu için bizi rahatsız etmiyor. Bildik, tanıdık renkler, herhangi bir şekilde herhangi bir yerde var olan renkler onlar. Bu da insanları dinginleştiriyor. Ayrıcı başka bir özellikte hareket eden su pozitif iyon yayıyor ve rahatlamaya sebep olurdu. Hatta “Su akar deli bakar” sözü de buradan çıkmıştır.

Teknolojinin geleneksel sanatların tasarımlarında kullanılması konusunda ne düşünüyorsunuz?

Hayatın sırrı; tekâmüldür, gelişmedir… İyi ki de öyledir. Öyle olmasaydı insanoğlu Cilalı Taş Devri’n bile gelemezdi. Sanat da böyledir. Geleneksellik asla inkâr edilmez ama bunun yanı sıra günün getirdiği imkânları da göz ardı etmemelidir. Gelenek dediğin şey işin alfabesini öğrenmektir. Alfabeyi öğrendikten sonra onu gelişmek için şiir yazmak, roman yazmak, öykü yazmak, deneme yazmak gerekir. Bunları yazarken de içine kendi duygularını koymak gerekir. Yaptığın işin içerisine kendinden bir şeyler eklemezsen, öğrendiğini birebir kopya edersen bu hem doğru olmaz hem de fikir ve sanat eserleri kanunu açısından sakıncalı bir durum oluşturur. Bu sebeple eskiyi öğrenelim ama öğrendiğimiz bilgilerin üzerine yeni bir şeyler ekleyemiyorsak tekâmül edemiyoruz demektir. Bir Japon atasözü der ki: “Eskiyi bilmezsen yeniyi öğrenemezsin.”

Ebru sanatının eğitimi konusunda ne gibi eksiklikler görüyorsunuz? Ebru sanatı ile ilgili verilen eğitimler nasıl olmalıdır? Temel sanat eğitiminin hangi aşamalarında ebru sanatına yer verilmelidir?

Ebru sanatında belli bir grubun, kesinlikle eski kalıplara bağlı olarak yapılması gerektiğine inanıyorlar. Biz buna inanmıyoruz.  Düşünün hepimiz ilkokul yıllarımızda müzik ve resim dersleri gördük. Ancak aramızdan belki birkaç kişi ressam ya da müzisyen oldu. Şimdilerde ebru sanatı anaokullarında bile çocuklara öğretilmeye başlandı. Çocuklar kendi kültürümüzün bir sanatını öğreniyor ve uyguluyorlar. Geleneksel kalıplar içinde yapılmış bir ebru şaheseri beklemiyoruz onlardan, içlerinden geldiği gibi serbestçe işler yapıyorlar.  Bu ebru sanatını yozlaştırıldığı anlamına gelmez. Biz o çocuklardan mükemmellik değil sadece ebru sanatını icra ederek, hem öz kültürümüzden bir şeyler öğrenmesini, hem de kişisel gelişimine katkı sağlamasını istiyoruz. Bu kadar yaygınlaştıktan sonra bu işe gerçekten gönül verenlerin sayısı da artıyor. Türkiye’de şuanda on beş bin kişinin ebru yaptığı tahmin ediliyor. Beş yüz senede beş isim sayarken şuan gelmiş olduğumuz nokta çok sevindirici. Bunun en büyük etkenlerinden biri de bilgilerin paylaşılmasıdır. 1608 yılında yayınlanmış küçük bir risaleden başka yazılı kaynak maalesef yoktur.

Ebru sanatıyla ilgili, hazırlık aşaması 17 sene süren bir kitap yazdım. Deneme-yanılma yoluyla elde ettiğim tecrübelerimin notlarını aldım, düzenledim. 1999 yılında yayınlandı bu kitabım. 2002 yılında geliştirilmiş ikinci baskısı yapıldı. Daha sonra İngilizce, Almanya, Boşnakça gibi dillere çevrildi şimdi Rusçaya çevriliyor. Bu kitabın içerisindeki bilgileri takip ederek çok iyi kalitede ebru yapanlara rastladım. Bu bilgileri paylaşıldıkça ebru sanatı da bereketlendi tabii. Bunun yanı sıra ebru sanatında eğitim illa usta çırak ilişkisi içerisinde gelişmek zorunda değildir. Ustaların kendi koydukları katı kalıplara bağlı kalındıkça aynı şeylerin tekrarı ile sanat özelliğini yitirme tehlikesi baş gösterir.  Artık her şey internetten bile öğrenilebiliyor. Burada önemli olan o işe gönül vermektir. Bir işi gerçekten öğrenmek için her şeyden önce sevmek gerekir. Ben 30 senedir öğretmenim ve derslerde verdiğim bilgilerden önce, öğrencilerin bu sanatı benimsemelerini, özümsemelerini ve sevmelerini sağlamaya çalışıyorum. Çünkü talebe onu severse, benimserse, talep ederse öğrenir ve kendinden de bir şeyler katarak başarılı olur.

Sizin derslerinize başlarken okuduğunuz bir “Ebru duası” var. Bize bundan bahseder misiniz?

Ebrunun bir görünen bir de görünmeyen iki yönü vardır. Görünen yönü daha çok Batı sanatları kalıpları içine giren kısımdır. Görünmeyen yönü ise Doğu ve İslâm sanatlarının kapsamına giren kısmıdır. İslâm sanatları ve Batı sanatları temel ilkeleri bakımından birbirinden farklılık gösterir. Biri iyidir diğeri kötüdür demiyorum, ikisi birbirinden farklıdır diyorum. Temel kuralları ilke olarak kabul edip baktığımızda işin gerçeğini görüyoruz. Türk ve İslâm sanatlarına Batı gözlüğüyle bakılmaya başlandı ve böyle olunca da gerçek görülmedi. Kısaca, Batı sanatları göze, Doğu sanatları gönle hitap eder. Gönül kelimesinin Batılı hiçbir dilde karşılığı yoktur. O kalp değil yürek değil başka bir şeydir. Sevgi dolan kalbin adıdır gönül, tasavvufta da Cenâb-ı Hakk’ın tecelli ettiği yerdir. 

Ebrunun görünen tarafıyla ilgili söyleyecek pek bir şey yok. Büyüklerimizden duyduğumuz bir benzetme vardır: Görünen tarafın, yani dünyalık tarafın peşinden koşmak gölgenin peşinden koşmak gibidir. Dünya fanidir, gelip geçicidir. Gölgenin peşinden ne kadar hızlı koşarsan koş gölgende aynı hızla senden kaçar. Gölgenin peşinden koşmak aynı zamanda ışığa, güneşe arkanı dönüyorsun demektir. Sen güneşe arkanı dönersen güneş de sana küser ve batmaya başlar. Güneş batmaya başladıkça gölgen daha da uzar. Hırsların da ihtirasların da artar... O yüzden gölgeden vazgeçip ışığa doğru yönelmek gerekir. Işığa doğru koşarsan ışığı yüceltirsin. Gölgen de sana yaklaşır.

Ebru ustalarımızın çocukluk arkadaşlarından biri olan rahmetli Ahmet Yüksel Özemre, fizik profesörüydü ve inancıma göre üst düzey bir mutasavvıftı. Ondan bize intikal eden bir ebru duası var. Bu dua aslında sadece bir ebru duası değil belki de İslâm sanatlarının, belki de manevi hayatın evrensel beyannamesi gibi bir şeydir. Ebru sanatının bâtıni tarafıyla ilgilenenler için bu sanatın sırrı onu icra ederken yüce bir iman, tamamen teslimiyet ve kendinden geçercesine vecd olma hâlinde olmaktır. Duanın metni ve açıklaması şöyle:

Âlem-i imkân olarak idrâk ettiği bu tekne karşısında:

Bismillâhirrahmânirrrahiym

İlâhî, yâ Rabbî! Ezel’deki Hükm’üne uygun olarak bu teknede zuhûr edecek olan nakışların, Hilkat’inin (yaradılışın) nakışlarında meknûz (saklı) olan Hikmet’ini (gizli sırlarını) idrâkden âciz olan bu fakîrin nefsini teshîr (büyüleyip aldatma) edip de enâniyyetini (benlik, ego) azdırmasına izin verme! Nefsimi, Senin gibi bir Hâlık (yaratıcı) olma vehminden de, bu vehmin tevlîd edeceği (doğuracağı) bir şirk-i hafîden de (gizli şirk), hubb-i riyâsetten (liderlik sevdası) de koru, yâ Hafîz! (koruyan) Fakîri “Lâ Fâile İllâllāh” (Allah’tan başka yapan yoktur) sırrının edebiyle teçhiz (donat) et! Bu tekne başındaki mesâiyi Senin zikrinle taltîf (iltifat, yumuşatma) ve sana olan kulluğumun bir nişânesi (göstergesi) olarak kabûl et!

Destûr yâ Hakk!

Esirgeyen ve bağışlayan Allah’ın adı ile…

İlâhi,(ey benim tanrım) Yarabbi! (bütün varlıklar yetiştiren, eğiten) Başlangıcı belli olmayan zamandan beri verdiğin hükümlere uygun olarak (kadere iman) yarattıklarındaki hikmetleri; (Bilinmeyen noktaları, gizli sırları, İlim), adâlet ve hilimin (huylardaki yumuşaklık) birleşmesinden doğan değerli sıfatı anlayamayan beni (bu aciz kulunu), bu teknedeki güzel nakışlarla büyüleyip bencilliğimin azmasına izin verme. Beni, senin gibi Yaratıcı olma düşüncesinden bu düşüncenin doğuracağı gizli şirkten (yaratana eş koşmak) üstünlük ve reislik sevgisinden de koru. Ey Koruyucu, beni “Allah’tan başka ilah (yapan) yoktur” sırrının terbiyesi ile donat. Bu tekne başındaki çalışmayı seni anmak ve hatırlamak ile güzelleştirip sana olan kulluğumun bir işareti olarak kabul et. “İzin ver, ey Yaratıcı” diyerek ilk fırça darbesiyle yayılacak olan boyaların ihtişamını, gönlü iftiharla dolan bir üstat olarak değil de, aksine, Yaratıcımın kudretinin basit ve mütevazı bir aracı olduğunun idrakiyle gözlemlemesi beklenirdi.     

‘Ezeldeki hükmüne uygun olarak’ kadere imanı anlamalıyız. Michael Angelo, muhteşem eseri olan ‘Meryem ve İsa’ heykelini bitirdiğinde sormuşlar ‘bu mükemmelliği nasıl yaptın, nereden çıktı bu güzellik?  ‘bu zaten mermerin içinde vardı, siz görmüyordunuz, ben onu görünür hale getirdim’ demiş.

Duada geçen “Sana olan kulluğumun bir nişanesi olarak kabul et” cümlesinden şunu anlamalıyız:  İşin (gerçek sanat duygusunun) farkındalığına ulaşmış kimselerde, beden ile olduğu kadar şuursal olarak da teslimiyet içerisinde bir eser ortaya koymak, ibadetler gibi, sevgiyle, zevkle, canla, başla, huşu (yüksek ve heybetli bir huzurda duyulan alçak gönüllülük, hayâ etmek) ve vecd ile kendinden geçercesine, (vecd: Aşk, muhabbet. İlâhî bir aşk hali, yüksek heyecan halinde) yapılan bir tür boyut değiştirme, o boyutun yaşamını idrak ve seyretme halidir. Çünkü yapılan ibadet ile alt frekanslardaki yapı (beden), tek olana (yüksek frekanslı bilinç hallerine) yükselmektedir.

Yapılan ibadetler gibi yapılan sanat eserleri de, bilinçsizce, tefekkürden uzak bir şekilde, başkalarını takliden yapıldığında, vazife gereği yapılan zahmet ve külfete dayalı zoraki bir hizmet olmaktadır. Beyin sadece bedensellikte “günlük bilinç hallerinde” kalıp, üst bilinç hallerine geçiş yapamadığından, kişinin yaptığı eser aynen ibadet gibi, kıldığını zannettiği namaz gibi gerçek amacına hizmet edememektedir. Burada, gerçek ibâdetin herkesin kendi hakikatini, yani yaradılıştaki ismini ortaya çıkarmak olduğunu öğreniyoruz. İsmimizin (Rabbi Has) hakîkatine mecbur olduğumuzu idrak ediyoruz. Haktan Halka, Halk ’tan Hakk’a yolculuk halidir. Uzun gelebilir ama çok daha uzun muhabbet-i zevk doruğudur.

Türkiye’de geleneksel sanatlar bir ivme yakaladı. Bu gelişimi nasıl yorumluyorsunuz?

Geleneksel sanatlar sadece Türkiye’de değil tüm dünyada ilgi odağı hâline geldi. Çünkü yakın geçmişte sanat denilen şey bambaşka boyutlara ulaştı. Bunların hepsi değil ama altını çizerek söylüyorum çok büyük kısmının aldatmaca olduğu ortaya çıktı.  Sanatın bir tanımı da insanın iç duygusunu yaptığı eserler vasıtasıyla ortaya çıkarmasıdır. Sanayi devriminin ardından 19. yüzyıl ortalarında materyalizm çok ön plana çıktı. Bu durum doğal olarak sanatı da etkiledi. Çünkü sanat da yaşamın bir parçasıdır ve gelişmelerden etkilenir. İnsanların hilm sahibi, yumuşak huylu, insanî tarafları gittikçe zayıflamaya başladı ve bu duyguların yerini maddiyata, hırsa, ihtirasa dönük duygular aldı. Dolayısıyla bu duygular ışığında sanatta da bazı gelişmeler oldu. Maddiyatı, hırsı, benliği öncelik tutan insanların çalışmalarına “sanat”, geleneksel, kadim çalışmaların adına da “zanaat” dediler ve biraz da aşağıladılar.

Biri “Art” oldu diğeri “Kraft” oldu. Fakat aklıselim insanlar bu aldatmacanın farkına vardılar ve arkasında felsefi, manevi bağları olan sanatlara yöneldiler. Dolayısıyla geleneksel sanatlara karşı bir ilgi artışı söz konusu oldu. Bu durum dünya genelinde böyle gelişti ve gelişmeye de devam ediyor. Ancak tüm bu gelişmenin yanında muhalifler de var tabii ki. Ancak onlar hep vardı bundan sonra da olacaklar. Biz onları duymuyoruz, görmüyoruz ve hak bildiğimiz yolda yalnız kalmak pahasına olsa da ilerliyoruz. Sanatta başarı taklittir! Eğer biri sizleri taklit etmeye başlıyorsa siz o işte olmuşsunuzdur. Tebrik, takdir, iltifat ile başarıya ulaşmış sayılmazsınız. Şükürler olsun ki günümüzde o duyguyu büyük bir hazla temaşa ediyorum.

Peki, ebru sanatının bütün inceliklerini, yapım ve uygulama tekniklerinin eğitimini verdiğiniz Ebristan’ın kuruluş sürecinden ve faaliyetlerinden bahseder misiniz?

1992 yılında Amerika’da Dünya Ebru Kongresi yapıldı. O yıllarda ebru sanatı Türkiye’de henüz bu kadar yaygınlaşmamıştı. Ebru, Avrupa’da “Türk Kâğıdı” olarak anılıyordu. Ebru sanatının adı yüzlerce sene Avrupa’da Türk Kâğıdı olarak kaldı. Sonrasında “Türk Mermer Kâğıdı” olarak anılmaya başlandı ve zamanla Türkler unutuldu sadece “Mermer Kâğıdı” oldu. Bu kongreyi tertip edenler Türkiye’den bir usta aramışlar, bana ulaştılar ve toplantının açılış konuşmasını yapmam için davet ettiler. Açılış konuşmamı hazırlamak için altı ay boyunca düşündüm. En sonunda “İslâm Sanatının Estetik Prensipleri” diye on iki sayfalık bir konuşma hazırladım. Bu konuşmamı su ve ney sesi eşliğinde sundum. Sunumum ciddi bir ilgi odağı oldu ve sonraki toplantı 1997’de İstanbul’da yapıldı. Amerika‘da iken fark ettim ki biz bu işin lideriyiz ama bizde kimse yok. Bu kongrenin tek Türk katılımcısıydım. Bunun üzerine de ebrunun kalıcı bir mekânı olsun dedim. Bir harabe hâlinde satın aldığım 1830‘lu yıllardan kalma bu binayı restore ederek hem ev hem de ebru atölyesi hâline getirdik ve burası yaşayan bir ebru galerisi oldu. Çok şükür emelimize ulaştık, bundan sonraki hedefimiz de burayı ebru müzesi olarak gelecek nesillere aktarmaktır. Bu konuda hazırlıklarımız ve çalışmalarımız var.

48 yıldır ebru sanatını meşk ediyorsunuz. Bu tecrübe manevi bir dönüşüme kapı araladı mı?

Bu sanatı icra etmeye başladığım ilk yıllarda ne olduğunun farkında değildim. Güzelliğiyle beni büyülüyordu ancak o güzelliğinin ardındaki asıl güzellikleri 80’li yılların sonlarına doğru fark etmeye başladım. Bu güzellikleri fark etmeye başladıkça daha da gelişmeye başladım. Bu durum tarif edilemez bir haz, mutluluk veriyor insana. Âdeta her şeyden kendinizi soyutluyor ve başka bir âleme gidiyorsunuz. Bunun yanı sıra en zor sanat nedir bilir misiniz? Adam olma sanatıdır! Biz dünyaya insan olmak için insan-ı kâmil olmak için geldik. Hz. Mevlana diyor ki: “Âlem gözünün gördüğü kadar değildir.” Hakikaten de öyle, yaşamımızın amacı insan olmaktır. Bunun için de yapılması gereken en önemli şey hakkıyla yapılan ibadet ve bir sanat dalıyla uğraşmaktır.

Mesela, Osmanlı Hanedanlığına bakarsak bunu fark etmiş olduklarını görürüz. Sultanların, sultan adaylarının hepsi muhakkak bir sanatla uğraşmıştır. On altı tane bestekâr padişah var, şair padişah var hattat padişah var... Örneğin, III. Selim makam bulan bir bestekâr padişahtır. Dünyada hiçbir hanedanına nasip olmamış bir durumdur. Yani herkes becerisine, ilgi alanına göre yönlendirilmiştir. Bunu yapmalarının sebebi de sanatın insan dimağında bir arınma hâline sebep olmasıdır. Yani sanatla uğraşan insan kendini daha iyi anlar, huylarında bir yumuşama söz konusu olur. Bu hem insan olma yolunda hem de duyguları kontrol edebilmek konusunda atılmış çok güzel bir adımdır. Eski Türklerden gelen bir adet vardır. Divan toplantılarında sultan ortaya otururdur ve bir yanında bir ilim adamı bir yanında bir sanatkâr olurdu. Alınan kararların ilme uygunluğu ve estetik olup olmayışı değerlendirilirdi. Ne muhteşem bir düşünce…

Yıllardır ebru sanatını icra etmeyi, yılmadan, usanmadan bu sanat uğruna mücadele etmeyi nasıl başardınız?

Maalesef “Hiç emek sarf etmeden bir yerlere geleyim, para kazanayım” düşüncesi bize Batı’dan bulaşan bir zehirdir. Ama bu işler öyle olmuyor. Şimdiki çocukların eğitim sistemiyle ilgili de ciddi endişelerim var. Her şey çok rahat bir şekilde çocuklara sunuluyor. Çocuklar da hayatı çok kolay zannediyorlar. Ancak tek başına kaldıklarında işlerin hiç de öyle olmadığını anlıyorlar. Bu sefer bunalıma, suça, madde kullanımına yöneliyorlar. Buralara gelirken yıllar içerisinde çok sıkıntılar da çektim. Rahmetli babam, “Marifet iltifata tabiidir, müşterisiz meta (mal) zayidir. (kayıptır).” derdi. Yani gayret gösteriyorsun ama karşılığı yok, değer görmüyor. Ama çok şükür Cenâb-ı Allah bu sanatın sevgisini, şevkini gönlümden hiç eksik etmedi. Sabreden zafere ulaşır hadis-i şerifini de öğrendim.

Uzun yolculukta çok sıkıntılar da çektim. Zaman zaman başka işlerle meşgul olmak durumunda da kaldım. Ancak, tekrar edeyim ‘sabreden her zaman zafere ulaşır’… Bu yüzden yaptığım işin günün birinde değerini bulacağına inandım, ümit ettim. Bulmayabilirdi de ama çok şükür buldu. Ve bugün bir müze kurmayı hayal edebilecek duruma geldim. Velhasılıkelam, zorluk olmadan kolaylık olmuyor. Bugün ilim tarihine, İslâm tarihine bakın büyük âlimler, Allah’ın en sevdiği kulları bile ne çileler çekmişler. Hep bunları düşünerek yılmadım, hak bellediğim yolda yalnız da kalsam ilerledim. Bu söz hep benim için önemli bir düstur olmuştur. Bir de “Takdir-i ezele teslimiz ama gayrete de âşığız.” Yani Allah bizden bir gayret bekliyor, durup dururken hiçbir şey senin önüne gelmez.

“Hikmet-i Hüda” imzasını kullanıyorsunuz. Bunun bir hikâyesi var mı?

“Hikmet-i Hüda” aslında imza değildir. Ebrunun tanımıdır. Ortaya çıkan desenleri ve oluşumlarını anlamamız ve tarif etmemiz mümkün değildir. Allah’ın bilinmeyen sırları, ya da Allah’ın hikmeti anlamına gelen bir tanımdır. “Hikmetinden sual olunmaz.”

 İslâm sanatlarında amaç ilahi güzellik arayışıdır ve Necip Fazıl Kısakürek bunu,

“Anladım işi, sanat Hakk ‘ı (Allah’ı) aramakmış,

 Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış...” beyti ile çok güzel ifade etmiştir.

Dolayısıyla bu yolda yapılan işlerde, Cenâb-ı Allah’ın yaratığı güzellikleri taklit ederek ona yaklaşma duygusu olmalıdır. Çünkü bunu ben yarattım, ben yaptım dediğinizde, Allah korusun bir gizli şirke girme ihtimali olabilir. Bu yüzden bizim tarihimizde birçok sanatın şah eserinde imza yoktur. Çünkü bu insanlar kendilerini ön plana çıkarmak, imza atıp bunu ben yaptım demek istemiyorlar. Fakat günümüzde öyle bir görüş var ki imzasız eser değersiz esermiş gibi algılanıyor. Bir de tabii imza tarihe not bırakmak için lazım. Daha evvel bu işle uğraşan insanların sayısı çok azdı. Dolayısıyla tarzından, tavrından, renklerinden hangi eserin kime ait olduğu bilinirdi. Şimdi işler, bu işle ilgilenen insan sayısı çoğalınca ve benzer işler yapılınca karışmasın diye bir not düşmek zorunlu hâle geldi.

Hocam, geriye dönüp baktığınızda ne görüyorsunuz? Ebru sanatı size ne öğretti?

Öncelikle inşallah adam olmayı öğretmiştir diye umuyorum. Ama onun dışında tabii insan yetiştirmenin güzelliğini öğretti. Aslında bu çok da anlatılacak bir şey değil, aşk gibi… Hz. Mevlana’ya sormuşlar; “Aşk nedir?” diye, o da “Ol da gör!” demiş. Bu tarif edilmez bu bir hâldir, yaşanır…

Röportaj: Deniz Demirdağ

Güncelleme Tarihi: 10 Nisan 2020, 14:07
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13

banner26