Her sabah yeniden doğuyor şiir

Uzun bir süre edebiyat dünyasından uzak kalan Şakir Kurtulmuş ile, yeniden kavuşma, yeniden doğum ifadeleriyle yorumladığı yeni şiir kitabı ‘Yusuf’un Kuyusu’ üzerine şiir gibi bir söyleşi gerçekleştirdik.

Her sabah yeniden doğuyor şiir

 

1977 yılından itibaren çeşitli gazete ve dergilerde çalışan Şakir Kurtulmuş, Yeni Devir gazetesinde de uzun süre Sanat – Edebiyat sayfasını hazırlamıştı. İlk şiiri Mavera dergisinde 1978 yılında yayınlanan Kurtulmuş’un Kıyam, Yönelişler, Aylık Dergi, Bursa’da Sanat Edebiyat, Yedi İklim, Edep dergilerinde de şiir ve yazıları yayınlandı. Ah Güzel Bir Gün isimli ilk şiir kitabı 1985’te Akabe Yayınları’ndan çıkan Şakir Kurtulmuş, aynı zamanda Beyan Yayınları tarafından yayınlanan Hz. Hamza ve Hz. Bilal-i Habeşi isimli iki biyografi çalışmasına da imza attı.

Uzun bir süre edebiyat dünyasından uzak kalan Şakir Kurtulmuş ile, yeniden kavuşma, yeniden doğum ifadeleriyle yorumladığı ve Yedi İklim Yayınları’ndan çıkan yeni şiir kitabı Yusuf’un Kuyusu üzerine şiir gibi bir söyleşi gerçekleştirdik.

Hocam, yeni şiir kitabınız hayırlı olsun öncelikle. Bahtı açık olsun. Şiir kitabınıza, şair duruşunuzla ilgili sorulara geçmeden önce yıllar önce yazdığınız ve şimdilerde ikinci baskısı yapılan biyografi çalışmalarınıza değinmek istiyorum. Burada dikkati çeken iki sahabenin biyografisi söz konusu. Hz. Hamza ve Bilal-i Habeşi. Mezkûr iki kahramanın sizin hayatınızda da çocuklarınıza isimlerini vermeniz hasebiyle farklı bir anlamı var gibi. Birçok sahabenin içinden neden bu iki kıymetli ismi seçtiniz diye sorsam neler söylersiniz?

 

Okuma serüvenimizin başlangıcında okuyabildiğimiz ancak; peygamber kıssaları ve İslam tarihi ile ilgili bilgiler ve önemli şahsiyetlere ait edinebildiğimiz kitaplar oldu. Rahmetli dedemden Kur’an dersleri almaya başladığımız zaman, okuduğumuz surelerin tefsirlerden açıklamalarını okuduğu, bizim de sadece dinlediğimiz zaman imam hatip okulu öğrencisiydik. Yusuf suresinin tefsirini okurken birkaç kez tekrar ettirdiğimi hatırlıyorum. 13-14 yaşlarında, babası yurt dışında hapis cezasını çekerken kendi isteğiyle imam-hatip okuluna kaydolmuş bir öğrenciydim. Okulda anlatılan İslam tarihine ait bilgilerle, dedemin kendi kitaplarından bize okuduklarını bir araya getirip bütünleştirmeye çalıştığımı hatırlıyorum. Okuduklarımız arasında Hz. Hamza ile Bilal-i Habeşi’nin öne çıktığını görüyordum. Kompozisyon derslerinde hocalarımız bir kahramanı ya da tarihî bir şahsiyetin hayatını anlatın dediklerinde, ya Hz. Hamza ya Bilal-i Habeşi ya da Yusuf peygamberi anlatıyordum. Bu ilgi, okuma serüvenimiz ilerledikçe artarak devam etti.

Üniversite tahsili için İstanbul’a geldiğimizde, Yeni Devir Gazetesi’nde çalıştığımız yıllarda Beyan Yayınları’nın bir biyografi dizisi çalışması oldu. Bize de teklif ettiklerinde hemen Hz. Hamza ve Bilal-i Habeşi’yi hazırlayabileceğimizi söyledik. Bu iki çalışma böyle hazırlandı ve önce gazetede tefrika edildi, daha sonra da kitaplaştı.

Neden Hz. Hamza, neden Bilal-i Habeşi dediğinizde, beni en çok etkileyen; Hamza’nın çok güçlü oluşu, savaşçılığı, müşriklere karşı yiğitçe direnişi değildi. Daha Müslüman olmadan önce Hz. Peygamberi koruması, henüz iman etmediği halde, O’nun dini tebliğ etmesi konusunda karşılaşacağı zorlukları göğüslemeye çalışması, açıkça tavır belirleyip, müşriklere karşı yeğeni Hz. Peygamberi her zaman savunması, sahiplenmesi olmuştur. Hz. Peygamber sevgisi öne çıkmıştır. Bilal-i Habeşi’nin yaşamı da öyle. Habeşli siyah kadının oğlu olan Bilal, daha küçük yaşta köle olarak müşriklerin yanında hizmetkâr olarak çalışmak durumunda kalmıştır. O, efendilerine olan bağlılığı ile değil, Allah’a ve Resulüne olan bağlılığı ile sınanmıştır.

Hz. Hamza güçlü kişiliğiyle, Bilal-i Habeşi ise zayıf, kimsesiz ve fakir kişiliğiyle sahip oldukları iman ve inanç örnekleri olarak önümüzdedirler. Muvahhitlerin, mücahitlerin şanlı öncüleri olarak, İslam davasının sembol isimleri olarak kıyamete kadar ışık tutmaya devam edeceklerdir. Hamza ve şehit, Hamza ve kılıç, Bilal ve iman, Bilal ve teslimiyet, Bilal ve ezan arasındaki ilgi üzerinde yoğunlaşmalıyız. Gerek Hz. Hamza’nın gerek Bilal-i Habeşi’nin yaşamlarından, Allah’a ve Resulüne bağlılıklarından, her dönemde Müslümanlar olarak alacağımız önemli dersler olduğuna inanmaktayım.

Güzel bir tevafuk olmalı, eşim de Kur’an kursu hocası olarak görev yaptığı dönemde derste öğrencilerine Hz. Hamza’yı Bilal-i Habeşi’yi anlatmaya çalışmış. Çocuklarımıza bu güzel isimleri koyarken, aynı duyarlıkta, aynı isimler etrafında buluşmamızı da Cenab-ı Allah’ın bir lütfu diye düşünüyor, Rabbimize hamd ediyorum.

“Konuşmak Üzere Sustum” şiiri, ‘her kuşun alnında bir işaret gül/ sabır çiçeği / gülü sundum/ konuşmak üzere sustum’ diye bitiyor. Uzun bir suskunluktan sonra bir şair yüreği nasıl akar mısralara, batmayan gemileri nasıl yüzdürür yüreğinin okyanuslarında?

Herkesin yaşamında olabileceği gibi, bizim de yaşamımızda takdir-i ilahidir, uzun süren bir fetret dönemi oldu. Doğrudur, sustum ben. ‘Konuşmak üzre sustum’… Fakat şiir susmadı. Şiir yaşıyor. Canlı, diri bir hayat yaşıyor. Şiir, dün olduğu gibi bugün de konuşmaya devam ediyor, devam edecek. Şiir var olduğu sürece şair de var olacaktır. Önünde çeşitli engebeler, yükseltiler olsa bile, su yolunu bulduğu sürece akış devam edecektir. Büyük ırmağa doğru yol alan irili ufaklı dereler hızla çoğalmakta ve akışın yoğunluğu iyice hissedilmektedir. Evimizin pencerelerini ardına kadar açtığımızda doğanın rengine bürünmüş, kokusunu, tadını yenilemiş, her sabah yeni,  yepyeni bir şiir gibi doğmuyor mu güneş… Yeter ki saatlerimiz ayarlı olsun her sabah yeniden doğan güneşe. Sabaha ayarlı olsun kalplerimiz. Suyun akış hızını yavaşlatan çakıl taşlarını temizleyelim, yeterlidir. Su kendisi bulacaktır yolunu.

Şiirlerinizi okuduğumuzda, sıkıntı sürecinde olgunlaşan, düşünceyle yoğunlaşan, emekle hazırlanan ve en iyiyi vermeyi amaçlayan faaliyetleri sanat diye adlandıran Tolstoy’un ifadeleriyle örtüşen, derin duyarlılıklarla sarmalanmış, ince bir söz işçiliğiyle kurgulanmış şiir dünyanızla karşılaşıyoruz. Yusuf’un kuyusundan bir haykırış gibi yankı bulan, uzun bir suskunluk sonrası seslenişlerinizdeki hassasiyetleriniz nelerdir?

İçimizi acıtan, acıyı yaşatan ve büyüten her olay girmiştir şiire, girecektir… Acı, hüzün, keder, ölüm, varoluş, kısaca insanla ilgili her duruma bir yer vardır şairin sessizlik evinde. Mutlaka bir yer vardır şiirin dünyasında… Şairin rüyasında… Yusuf’un Kuyusu, karanlıkların içinden uzatılan tünellerin en uç noktasında yansıyan ışığın nasıl bir sığınak olduğunu işaret etmesi bakımından anlamlıdır. Ne güzel eğitilmiştir Yusuf, kuyuda kaldığı uzun süre içinde. Kendisini kuyuya atan kardeşleri için dua eden Yusuf şiir gibidir. Ne güzel bir şiirdir Yusuf… Geride gözü yaşlı bıraktığı babası Yakup için şifa dileyen, bütün diğer peygamberlerde olduğu gibi çok tövbe eden ve Allah’ı sıklıkla anan bir Yusuf’un seslenişidir şiir.

İçimizi çokça acıtan, kanayan yaranın kendisidir şiir. İçimizdeki seslerle buluşup güneşe karşı yeniden hayata merhaba diyebilmektir. Bir ahlak örneği olan Yusuf’un kuyudaki yaşantısındaki izlere nereden ve nasıl bakmalıyız? İçimizdeki sesin yankısından çok, kendisiyle buluşabiliyor muyuz o sesin? Dünyalar güzeli Yusuf’un temizliği, bize ne söylüyor? Neyi söylemeli? Yusuf nerede yaşıyor? Kuyu nerededir? Şiir, güneş, kuyu ve bahar… İçimizdeki kuyulara her sabah yeniden güneş ışınları vuruyor. Her sabah yeniden doğuyor şiir. Her sabah yeni bir bahar. Merhaba şiir. Merhaba hayat.

Ey kalbimin sızısı, Kudüs’, ‘aşk içimde sönmeyen bir yangın’, ‘ ey benim kurşun geçirmez inci bakışlı sessizliğim’ gibi pek çok ifadeyi açık imgelerle ifade ederken, doğrudan bir seslenişi seçiyorsunuz. Son dönem şairlerini okuduğumuzda, kırılmalar, anlam karmaşası ve ironi yüklü anlatımıyla modern şiirin girdaplarında kopuşlar ve dağılmalar yaşanıyor gibi. Siz bu konuda neler düşünüyorsunuz?

Şiirle yakın bir bağ kurmuş olan, şiirde kendi sesi ve çizgisini bulmaya çalışan şiir sevdalılarına, şiir kapıları sonuna kadar açıktır kalbimin. Her şairin kendine özgü farklı sesi, çizgisi olacaktır. Yetişebildiğim kadar, görebildiğim kadar okumaya, takip etmeye çalışıyorum günümüz şiirini. Kimi zaman kış karanlığında, is bulutları ile kaplı bir havada nefes darlığı çektiğimiz zamanlar da yaşanıyor. İçimizi ısıtan güneş yetişiyor imdadımıza. Şiirin merkezine koşup, şiirin sessiz  fakat  aydınlık limanlarına demir atmak, ne güzel.. Şiir… Kendisi ne sıcak… Şiir ağacındaki yaşantı, müthiş…

Ateşe hakiki bir çay koyalım, kenti unutanlardan olalım…” diyen Cahit Zarifoğlu’nu rahmetle andık yine. Sizlerin bu güzel insanla bereketli birlikteliğiniz, kenti unutan sohbetleriniz, dergi çalışmalarınız olmuştur. Yıllar önce, seksenlerde yazdığı bir mektupta, “Edebiyat âlemi dedikodularla doludur da onun için yazıyorum bunları. Biz bunlardan uzak kalalım. Ama İslami ve güzel olan neredeyse oraya gidelim…” diye dostuna tavsiyelerde bulunuyor. O zamanlardan bu zamanlara ne değişti veya ne değişmedi sizce? Uzun yıllar sonra döndüğünüz edebiyat âlemini nasıl buldunuz ve neler söylemek istersiniz?

Ah ustam Cahit Zarifoğlu; ‘Ne çok acı var’ diyen güzel insan. Kısa ömrüne ne çok işler sığdırdı. Çok bereketli bir ömür yaşadı. Acıyla kardeş ve sıkıntılı bir hayat yaşadı. Geride güzel evlatlar ve güzel eserler bıraktı. Son derece pratik, zeki ve çok üretkendi. Her daim yeni projeler peşinde koşar ve hemen onları sırayla uygulamaya koymak ister, etrafını da o projelerin içine sokmaya, katkı sağlamaya zorlardı. O eskiye ait güzellikleri, devinimleri bugün aynen yaşamak keşke mümkün olabilse…

Edebiyat âleminde dedikodu her zaman var. Biz iyi tarafa bakalım, uzak durmaya çalışalım. Ne diyor Zarifoğlu: ‘İslami ve güzel olan neredeyse oraya yönelelim.’ Ben buna bir cümle daha eklemek istiyorum: Biz kendi işimize bakalım. Şiir ahlakıyla, şair duyarlığıyla sınanmakta olduğumuzu hatırdan çıkarmayalım. Üstad Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları 1 adlı eserde yer alan bir yazıda şöyle diyor: “Şairin ahlakı şiirindedir, bazen susmasındadır. Davranışlarının özünde gizlidir.” Yüzümüz bu ahlaka dönük olsun yeterlidir. Edebiyat dünyasının nasıl olduğu, içindeki dedikodular, gündemimizi işgal etmemeli. Şair ahlakı, edebiyat dünyasında olanlara bakışımız açısından da önemlidir. Nasıl olmalıyız,  bunun üzerinde yoğunlaşalım biz. Derin kuyuların içinde bile olsak, içimizin sabır yokuşlarında ilerleyişimiz devam edecektir. Hakikate uzanan yolda iz sürmek, şiir ağacımızı güzelleştirerek sürdürmek, daha gür büyümesini sağlamaktır işimiz. Her daim yürüyüşü sürdürmek; şiirle birlikte. İnsanla birlikte…

 

Selvigül Kandoğmuş Şahin sordu

Güncelleme Tarihi: 20 Mayıs 2016, 10:44
banner25
YORUM EKLE

banner19

banner13