banner17

Her halde batıcı, yabancı ve eklektik bir aydındı

Yazı ahlâkı deyince, aklımıza ilk gelen isimlerden olan Hüseyin Su ile “Peyami Safa ve Aydınlar Üzerine” bir söyleşi gerçekleştirdik. Su: Peyâmi Safa'nın sosyalistken de milliyetçiyken de batıcı, yabancı ve eklektik bir aydın olduğunu vurguladı. Hatice Ebrar Akbulut konuştu.

Her halde batıcı, yabancı ve eklektik bir aydındı

Peyami Safa, Türk edebiyatının verimli yazarlarındandır. Kalemiyle yaşamını idâme ettirmiş; ama düşüncesini, sanatını paraya değişmemiştir. Kendi kendini yetiştiren, ender insanlardan biridir. Şu anekdot, onun ilme, düşünceye, çalışmaya ne kadar meraklı olduğunu anlatmak için yeterlidir. Babasının dostu Abdullah Cevdet, sünnet hediyesi olarak iki ciltlik Fransızca Petit Larousse sözlüğü hediye eder. Peyami Safa, bu sözlükten Fransızca öğrenir, Fransızca tercümeler yapacak kadar kendini geliştirir. Fransızca’dan da tercümeleri vardır. Safa’nın hayatı üzerinden şunu diyebiliriz: Hiçbir şey emeksiz olmaz, zahmetsiz hayat sürülmez. Fikrin çilesini çekenin sesi, yaşadığı dönemde belki duyulmaz; ama bu ses bir gün hoş bir sadâ olarak akseder, sonraki dönemlerde insanları etkilemeye devam eder. Peyami Safa bu sesin sahiplerindendir kuşkusuz.

Yazı ahlâkı deyince, aklımıza ilk gelen isimlerden olan Hüseyin Su ile “Peyami Safa ve Aydınlar Üzerine” bir söyleşi gerçekleştirdik. Bir yazarın kendisi ile söyleşmek, o yazarın hayatını yakından görme imkânı sunar bize. Bir yazar hakkında başka bir yazar ile söyleşmek de söyleştiğimiz yazarın gözünden, söyleşiye konu olan yazarı tanıma, anlama imkânı sunar. Sözün uçuculuğuna karşın, yazının kalıcı olması söyleşiyi değerli kılıyor. Her türlü haberin, sözün hızla paylaşıldığı, başkalarına aktarıldığı bir kıymet olarak bilinirse; söyleşilerin paylaşılması, başkalarına duyurulması da bilgilenmek, öğrenmek, anlamak adına yapılmalı diye düşünüyorum.

Bir öykücü gözüyle romancı yönü ön plâna çıkan Peyami Safa hakkında neler söylersiniz?

Osmanlının son dönemleriyle Cumhuriyetin ilk dönemlerinde yetişen, yaşayan yazarların, bilim, sanat, düşünce insanlarının hemen hemen çoğunun ortak bir özellikleri olduğunu düşünüyorum: Komple insanlar! Bu insanlar, belli bir alanda ihtisaslaşmış olsalar bile, edebiyattan siyasaya, sanatın her türü üzerine, ekonomiden güncel politikaya ve gazeteciliğe kadar dünyanın ve Türkiye’nin içinde bulunduğu her durum ve karşılaştığı her sorun üzerine konuşup yazacak, düşüncelerini söyleyip analiz yapabilecek kadar bütüncül bir donanıma sahiptirler.

Hilmi Ziya Ülgen, İsmail Habip Sevük, Mehmet Fuat Köprülü, Ahmet Hamdi Tanpınar gibi bilim, düşünce, sanat ve edebiyat insanlarından söz ediyoruz. Bu isimlerden kalan eserleri düşündüğümüzde, ne denli velût ve kapsamlı bir birikime sahip olduklarını görürüz. İçinde yetiştikleri toplumun kültür, sanat ve düşünce birikimini, gerek eğitimleri, gerekse toplumsal etkenler yoluyla çok iyi özümsemişlerdir. Andığım isimler kadar olmasa da Peyami Safa da bu tür sanatçılardan birisidir. Sizin de belirttiğiniz gibi Peyami Safa’nın yazar kimliği daha çok romanlarıyla belirlenir. Türk romanı denildiğinde, sadece Yalnızız, Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Fatih-Harbiye, Biz İnsanlarveMatmazel Noraliya’nın Koltuğu ile bile adı ve eserleri atlanamayacak bir yazardır. Romanları dışında yazdıkları için, öyküleri de buna dahil, romancı Peyami Safa’nın diğer türlerde de yazdıkları, denebilir. Böyle olmakla birlikte, öykülerinin çoğu bazı romanlarından daha iyidir. Hayatının her döneminde politik kimliğiyle de öne çıkan bir yazardır. Özellikle son dönem romanlarında daha çok bu yanıyla tartışılmıştır. Genel olarak bütün yazdıklarıyla birlikte Peyami Safa adı bize, iyi bir yazarı ve düşünürü hatırlatır.

Türkiye’de aydın sorunu olduğu çok açık. Peyami Safa kendi yaşadığı yıllarda bu sorunu fark etmiş kalemlerimizden. Memleket gerçeğinden kopuk, düşünceden yoksun aydınları her fırsatta eleştirmiştir.“Bu memleketi yanlış yollara sürükleyen âmillerden biri de halkın değil, münevverin cehâletidir.” Peyami Safa’nın perspektifinden şimdiki Türkiye’de aydın sorununu nasıl yorumlarsınız? 

Ne aydın sorunu ne de sanat, edebiyat, siyasa... sorunları hiçbir döneme özgü değildir. Bu ve benzer sorunların hepsinden her zaman şikayet edilegelmiştir. Ayrıca şikayet etmek de bir sorun değildir; çünkü bir sorun varsa onun etrafında tartışmalar, şikayet edenler, savunanlar da olacaktır. Toplumsal sorunları ortadan kaldırmanın yolu, üzerinde tartışmak ve görüş alış verişinde bulunmaktır, üstünü örtmek değil. Aydın sorunu bugün de var. Yalnızca tartışmanın boyutları farklılaştı kaçınılmaz olarak. Ancak aydın sorunu çevresinde yürütülen tartışmaların temelinde yatan düğüm aynı, hiç değişmedi kanaatimce. Bizzat kavramın kendisi bir sorun. Sonra üstlendiği işlevi bir başka sorun. Kimin aydın olup olmadığı da ayrıca sorun. Aydınlanma düşüncesinden tevarüs eden bir pozisyon alıştır aydın. Bizde kabaca Batıcı düşünceden yana olan okur, yazar, eğitimli, kültürlü, sanatçı kesime genel olarak aydın denmiştir; onlar da toplumun karşısında kendilerini aydın görmüşlerdir; aydınlanmış ve aydınlatıcı birer öncü olarak...

Bu bir tür ayrıcalıktır da toplumun belli bir kesimi nezdinde; bir başka kesimi nezdindeyse kuşkuyu cağrıştırır aydın ve yaban’dır. Yabancılaşmanın taşıyıcısı, hatta temsilcisidir; aydınlanmış yabancı!.. Üzerinde yaşadığı topraklarına ve kendi değerlerine ait değildir. Bunlar büyük oranda da doğrudur kanaatimce. Bu kavga bugün de sürüyor kaçınılmaz olarak. Sorunu ne derece farkettiği bir yana, Peyami Safa’nın kendisi de aydınlanmış bir yabancıdır. Son derece eklektik bir Batıcı düşünce yapısı vardır. Bizde sosyalizme karşı olana, hele bir de oradan çıkıp gelmişse, yerli gözüyle bakılır. Peyami Safa’nın sosyalizm eleştirileri, Doğu-Batı çatışması bağlamında yazdıkları, tartıştıkları, onu yerli bir aydın yapmaya yetmez. Kendisi belki düşünceden yoksun, cahil bir münevver değil, hatta bir ‘fikir adamı’ ama memleket gerçeğinden kopuktur. Bir yaban’dır sonuçta... Şimdiki Türkiye aydınının bir kısmı, Peyami Safa’nın ilk dönemlerindeki (Batıcısol) izini, diğer bir kısmı da son dönemlerindeki (Batıcısağ) izini takip ediyor; sonuçta yan yana ve aynı yönde ilerliyorlar.

Peyami Safa bazı dönemlerde Kemalist-milliyetçi, bazı dönemlerde Türk-İslâm, bazı dönemlerde de Doğu-Batı sentezcisi olmuştur. Böyle bir durumda söz konusu kişiye kararsız, tutarsız, çelişkili yaftası vurulur. Peyami Safa’nın durumunu yaşadığı dönemin bunalımı, açmazları olarak mı yorumlamalıyız?

Çelişki değil onun ve onun gibi aydınların bu ülkede düştükleri düşünsel, siyasal durum. Hem kendi içlerinde hem de aralarında çelişecek kadar birbirinden ayrı ve uzak da değil konumları. Siyasal tercihleri ve aralarındaki tartışmaları, birbirlerinden çok temelden, çok farklı düşünce ve inanç düzlemlerinde bulundukları anlamına gelmez, zaten değiller de. Bu tip aydınların İslâm dediği ve birçok düşüncelerle sentezlemeye çalıştığı, Allah’ın tamamlayıp gönderdiği eddîn olan İslâm değildir. Bir tarih ve kültür enkâzıdır yalnızca; hayata değmeyen, müdahale etmeyen, buhur kokusu, bir tür yapıştırıcı, kılıca keskinlik, erkeğe yürek, kadına iffet aşılayan mistik bir güçtür. Bu da bir şeydir ve bizim için de değerlidir kuşkusuz ama Din bu değildir. Bu mistik inanış durumu, Peyami Safa’nın ve daha başka aydınların Türk-İslâm, Doğu-Batı gibi sentezler yapmasına engel değildir.

Ne ki Din, bu anlamda hiçbir senteze müsait değildir ve izin de vermez. Kendisi de bir sentez değildir. Bir insanın, aydının, sanatçının, entelektüelin düşüncelerini, inancını, siyasal görüşlerini değiştirmesi değildir buradaki sorun, değiştirip değiştirmemesinin temelde hiçbir şey ifade etmemesidir. Peyami Safa, sosyalistken de Batıcıydı, milliyetçiyken de Batıcıydı, yabancıydı; eklektik bir aydındı. Evet, bir anlamda dönemiyle çok yakından ilgiliydi aydınların bu düşünüş sorunu. Fakat yalnızca bununla açıklayamayız. Aydın, zihnî ipotekten kendisini kurtaramamışsa, aydınlanamamışsa eğer, ülkesine, halkına nasıl yararlı olacak ve aydınlatacak?.. Yaşadıkları, düşündükleri ve yazdıkları dönemin bunalımını, açmazlarını aşmalarını, hatta yol açıcı olmalarını beklemek hakkımızdır.

Klâsik bir eserde, şu iki özellik çok belirgin bir biçimde görülür: Birincisi geleceğe, hatta bütün zamanlara dönük görme gücü ve açısı; ikincisi de bütün zamanlarda yaşayabilme gücüdür.” (Hüseyin Su,Yazgı ve Yazı) Peyami Safa’nın eserleri yaşadığı dönemden çıkıp günümüze ışık tutmakta, birçok konuda bize fikir sunmaktadır. Zikrettiğimiz cümlelerinizden yola çıkarak Peyami Safa’nın eserlerini çağdaş klâsikler arasında sayabilir miyiz?

Klâsiklere dair yazdığım bu düşünceleri ve klâsiklerin genel özelliklerini bütünüyle bir genelleme yapıp Peyami Safa’nın eserlerine teşmil edemeyiz. Bu hususta ihtiyatlı olmakta yarar olduğunu düşünüyorum. Peyami Safa, belirttiğimiz gibi çok yönlü bir yazardır. Dergiler çıkardı, müstear adlarla gazetelerde fıkra ve makaleler yazdı. Romanlar, öyküler yazdı. Bir psikolog kadar psikolojide derinleşti ve Mistisizm adıyla bir de kitap yazdı. Yazar ve sanatçı kimliğini özellikle romanları üzerinden konuşmak gerekir. Romanlarının içinde geçim derdiyle yazılanları ve günlük gazetelerde tefrika edilenleri bir yana bırakırsak Türk romanına önemli katkı sayılacak olanlar var. Özellikle bu eserlerinin gelecekte de yaşayacağını söyleyebiliriz rahatlıkla. Dokuzuncu Hariciye Koğuşu, Matmazel Noraliya’nın Koltuğu... gibi başarılı romanları da gücünü, yazarın özel ilgi alanı olan psikolojik derinliklerinden alırlar.

Ne ki çağdaşı birçok yazar gibi onun da yazdıklarının çoğunu zamanın eleyeceğini düşünüyorum. Gazete yazılarından derlenerek oluşturulan kitaplarındaki düşüncelerinin çoğu da eskimiştir bugün. Önerilerinden daha çok eleştirileri kayda değerdir. Düşünce eserleri içinde belki de en çok üzerinde konuşulanı Türk İnkılâbına Bakışlaradlı eseridir. Bunun da ilk baskısını zamandan önce bizzat kendisi elemiş ve sonraki baskılarını öyle yayımlamıştır. Bunu da yazdıklarını gözden geçirip düzeltme hakkını elinden almak ve yadırgamak anlamında değil, düşüncelerinin gelecek karşısındaki gücünü görmek anlamında anıyorum. Kanaatimce Peyami Safa adını gelecekte yaşatacak olan, düşünür kimliği değil, hangilerinin klâsiklerimiz arasında yer alıp alamayacağını şimdiden bilemeyeceğimiz başarılı romanları ve sanatçı kimliği olacaktır.

Peyami Safa’nın kadın karakterlerine baktığımızda ikilemde kalmış kadınlar görmekteyiz. Neriman, Belma, Pervin… bu kadınlar hem çevreleriyle hem de iç dünyalarıyla hesaplaşma hâlindedir. Safa’nın kadını böyle konumlandırması, kadını hep bir çıkmazda olarak sunması yaşadığı dönemin kadın tipini yansıtıyor, dersek doğru söylemiş olur muyuz?

Bunu belki de Peyami Safa’nın ana karakterleri için söyleyebiliriz; olamama, bulamama, seçememe sorunu... Sizin ikilem dediğiniz de sanırım bu. İç dünyaları ve çevreleriyle hesaplaşmaları da psikolojik çatışmaların ve tahlillerin yoğun olarak ele alındığı romanlarındaki kahramanların yaşadıklarıdır. Bu biraz da Peyami Safa’nın düşünceleri ve siyasal seçimleriyle ilgilidir. Sosyalizmi yabancı bulacaksınız ama milliyetçiliği öyle görmeyeceksiniz!.. Tarihe sahipleneceksiniz ama aynı tarihe yaslanan ülkenin ve halkın geleceğini Batıda göreceksiniz. Doğu-Batı, Türk-İslâm sentezi... gibi düşünceler istemeseniz bile bu tür çatışmaları dayatır size. Sentez kavramı, kimyada ifade ettiği anlamı ve gördüğü işlevi toplum, tarih, inanç, kültür... gibi insanî alanlarda ifade etmez ve görmez.

Peyami Safa’nın gerek romanları, gerekse düşünce eserleri arasında birbirine ters düşen çok tezleri vardır. Bu durumu, sanatçının her alanı, her insanî durumu, her çelişkiyi yazması gerektiğiyle açıklayamayız. Bir sanatçı için elbet bu yaklaşım doğrudur ama Peyami Safa gibi tezli sanatçılar için kendisiyle çelişmek anlamına gelir. Bu çelişki, yazarın sanatını güçlendirir ama kendisinin düşünsel kimliğini çizer. Hatta bu anlamda birbirlerini yalanlayan kahramanları ve eserleri de vardır. Şu doğru elbette: Peyami Safa’nın yaşadığı ve yazdığı zaman dilimi, hem yazarların ve düşünürlerin hem de edebiyat eserlerindeki kahramanların, inandıklarına ve düşündüklerine, inanmadıklarını ve düşünmediklerini tercih ettikleri trajik bir dönemdir. Bütün bunların edebiyata ve sanata yansımamasını düşünmek imkânsız elbette.

Türkiye’de her anlamda kaliteli bir eleştirinin/eleştirmenin olmadığından yakınıyoruz. Peyami Safa da bu durumdan yakınmış ve şöyle söylemiştir: “Bir kitabı okumadan, üstünde hiç düşünmeden onu inkâr etmek. Ben birkaç defa bizim icâdımız olan bu nev’i tenkide uğradım.” Safa’nın sözlerinden hareketle eleştirinin hâlâ doğup kökleşemediğini, serpilip gelişemediğini, beklenileni karşılamadığını söyleyebilir miyiz?

Kendi adıma bu konuda öncelikle şöyle bir ayrımın farkında olmak gerektiğini düşünüyorum. İster kendi eseri olsun ister başka sanatçının eseri olsun, bir sanatçının, sanat eseri karşısındaki durumuyla, eleştirmenin, incelemecinin, okurun durumu ve tutumu her zaman farklıdır. İbda ve inşa bakışıyla, anlama, çözme, inceleme ve eleştirme bakışı arasındaki farktır bu. Doğumu yapan annenin çocuğunu kucağına aldığında hissettikleriyle, hemşirenin, yakınlarının aynı çocuğu kucaklarına aldıklarında hissettikleri benzerlikler arz etse de temelde çok farklı, hatta birbirine çok uzak hislerdir.

Siz bir eseri ne kadar anlasanız ve yakın dursanız da sanatçı yine de eserinin yeterince anlaşılmadığını ve değerinin bilinmediğini düşünecektir. Bunun bir anlamda haklı yanı da vardır; çünkü biz eserin ibda ve inşa sürecinde yaşananlara tanık değiliz. Bu, bütünüyle mümkün de değildir. Ama sanatçı, haklı olarak her zaman bunun görülmesini, anlaşılmasını bekler ve umar. Sonunda, kendisini ve sanatını anlayan, değerlendiren bir hakiki eleştirmenin ve incelemecinin henüz gelmediğini söyler ve bekler. Bu noktada eleştirmenin görevinin, sanatçının bu beklentisine cevap vermek olmadığını söylemek de çok haksız bir kanaat değildir. Sanatçının hiç düşünmediği bulgular da çıkartabilir eleştirmen. Belki de gerçek eleştirmen budur; sanat eserinin açık uçlarından ilerler.

Bununla birlikte Peyami Safa’nın da şikayet ettiği ‘Bir kitabı okumadan, üstünde hiç düşünmeden onu inkâr etmeyi’ ya da okumadığı, beğenmediği yazara ve kitaba övgüler dizmeyi eleştiri gören bir anlayış da yok değil. Dolayısıyla bir ucundan tutup da edebiyat, sanat ortamını, eleştiriyi, romanı, şiiri yok saymak doğru bir yaklaşım değildir. Bir sanatçının, bir sanat eserinin yanlış eleştiriye maruz kalması, eleştirinin bizde olmadığı anlamına gelmez. Kanaatimce genel ilke şudur: Doğru sanat ve doğru sanat eseri varsa, doğru eleştirmen ve doğru eleştiri de mutlaka vardır. Genellemeler her zaman haksızlık içerir!..

Peyami Safa için ‘İstanbul Romancısı’ denilmektedir. Bu konuda ne dersiniz? 

İstanbul şairi, İstanbul romancısı, İstanbul sanatçısı... gibi tanımlamaların çoğu zaman iyi niyetle yapılmış birer övgü ifadesi olduğunu düşünürüm... Sadece bu konuda değil, siyasetten sanata, kültürden edebiyata, hayatın her alanında genel olarak bunu çok sık yapıyoruz. Bu tanımı gerçekten hak edecek kadar ‘İstanbul’u yazmış olmak’ gerekir; bu sıfatla anılanlar arasında böyle olanlarıysa her zaman çok azdır ne yazık ki. Romanlarının, öykülerinin kahramanlarının İstanbul’da yaşamış olması, olayın İstanbul’da geçmesi, mekânın İstanbul olması gibi noktalardan hareket edilerek bir yazar için böyle tanımlamalar yapılması doğru değil kanaatimce. ‘İstanbul’u yazmak’ (ya da dünyanın herhangi bir kentini yazmak), bu kadar kolay değildir; olamaz da. Tarih, medeniyet, kültür, sanat bağlamında o kentin yeri, önemi, işlevi, coğrafyası vb. hususlar itibariyle bir ‘sanat eseri’ ve bir ‘kahraman’ gibi yazılması gerekir.

Bizim edebiyat, sanat, kültür, tarih ve medeniyet değerlendirmelerimizde daha çok sevip sevmemek, savunmak, karşı olmak gibi duygusal etkenler, ne yazık ki son derece belirleyici olmuştur. Sevdiğimiz bir yazara veya esere karşı yüceltici sıfatlar kullanırken dilimizin terazisinin ibresi çok kaçar. Sevmediklerimiz için de dilimiz tersinden yine aynı ölçüsüzlükle malûldür. Peyami Safa’nın iyi bir romancı olduğunu belirtmemiz için böylesine bir dil yanlışına düşmemize gerek yok oysa; ayrıca onun da buna ihtiyacı yok. Bir İstanbul romancısı olmasa da zaten iyi bir romancıdır o. Zaman, mekân ve kahramanların ait oldukları ve yaşadıkları yer açısından bakacak olursak eğer, bizim edebiyatımızda, ‘İstanbul romancısı’ tanımının dışında, köy romancılarından başka neredeyse romancı ve öykücü kalmaz. Çünkü bizzat edebiyatımız İstanbul merkezlidir. Böyle bakılınca, Fatih-Harbiyebile Peyami Safa’yı ‘İstanbul romancısı’ yapmaya yetmez. Bununla birlikte örneğin bir Abdülhak Şinasi Hisar, Ahmet Hamdi Tanpınar birer ‘İstanbul romancısı’dır. Yahya Kemal keza bir ‘İstanbul şairi ve yazarıdır. Andığımız her üç yazar ve şairin eserlerinde de İstanbul, bir ‘kahraman’ gibi bütün varlığı ve ruh hâliyle tecessüm etmiş olarak yazılmıştır. Yani İstanbul’u bir kartpostal olarak değil, bir medeniyet olarak yazdı bu sanatçılar. Boğaziçi’ni yalnızca bir coğrafya manzarası olarak değil, tarihsel anlamda ‘Boğaziçi medeniyeti’ olarak görüp yazdılar.

Ardında sayısız eserler bırakmış her yazarın edebiyat tarihinde adıyla birlikte anıldığı, simgeleştiği, bir konuda sivrildiği, diğerlerinden bir adım öne geçtiği bir yanı olmuştur. Bu açıdan Peyami Safa ile simgeleşen, onu başka yazarlara öncü kılan bir yanı var mıdır, varsa nedir?

Yazdığı alanlarda, türlerde öncü olup olamadığı hususunda pek bir şey söyleyemem ama hem yazar kimliğinin hem de eserlerinin özellikleri itibariyle birkaç yönden temayüz ettiğini, zaman zaman çağdaşlarından öne geçtiğini, hatta yol açıcı olduğunu bile söyleyebiliriz. Örneğin tezli romanı kadük etmeden, aynı zamanda bir edebî eser olarak en iyi başaran romancılarımızdan birisidir. Fatih-Harbiye’yi anabiliriz burada. Romanlarının psikolojik açıdan derinliği de öyledir. Bu bağlamda da Matmazel Noraliya’nın Koltuğu’nu ve Dokuzuncu Hariciye Koğuşu’nu anmak gerek.

Bilinen ve hakkında çok sık tekrarlanan bir yargıdır; Peyami Safa’nın, bir psikolog doktor kadar psikoloji konusunda ‘uzman’ olduğu söylenir. Kısaca Türk romanında önde gelen bir yazardır Peyami Safa. Siyasal kimliği açısından da öyle. Sosyalizmden milliyetçi dünya görüşüne geçmesi, bazı dönemlerde onu tartışmaların, polemiklerin odağı hâline getirmiş ve romancılığından, sanatçılığından çok siyasal kimliği üzerinden gündemde tutmuştur. Bu da bizim edebiyat ve düşünce dünyamızın en önemli sorunlarından birisidir ki her zaman körleşmeye ve büyük haksızlıklara yol açmıştır. Peyami Safa, polemikleriyle de ünlü bir yazardır. Doğu-Batı sorunu, yanlış yerden bakmakla birlikte çok kafa yorduğu konulardan birisidir. Sonuç olarak ve tartışmasız, edebiyatımızın ve düşünce dünyamızın nitelikli ve en velût yazarlarından birisidir. Bu durum, yetiştikleri kültür, sanat ve edebiyat döneminin de gereği olarak aynı zamanda çağdaşı olan pek çok yazarın da ortak özelliğidir. Peyami Safa’nın ardında bıraktığı eserler, bugün bir külliyat hacmindedir.

Peyami Safa’nın gençlik dönemlerinde kaleme aldığı öyküleri var. Bu öyküler için kendisi Cahit Sıtkı’ya verdiği röportajda; “Günü gününe çırpıştırma karalamalardır.” demiştir. Safa’nın öyküleri üzerine çok konuşulmaması, gündeme alınmaması, onun bu ifadesi yüzünden midir? Hüseyin Su, Safa’nın öykülerini/öykücülüğünü nasıl yorumlar?

Daha önceki sorularınızı cevaplamaya çalışırken ve romancılığından söz ederken bu hususa kısmen değinmiştim. Peyami Safa’nın edebî kişiliğini asıl belirleyen, onun bir ‘romancı’ oluşudur. Bununla birlikte hemen her türde yazdığı gibi öykü türünde de yazmıştır. Bu nedenle Peyami Safa, bir ‘öykücü’ değil, öyküler de yazmış olan bir ‘romancı’dır. Bu değerlendirmeyle onun öykülerinin düzeyini tartışmış olmuyoruz kuşkusuz. Sadece yazdığı türler arasında edebî kimliğini belirleyen türün hangisi olduğunu söylemeye çalışıyoruz. Öykülerinin değerlendirilmesi ise ayrı bir husustur elbette.

Öyküleri hakkında kendi yargısına gelince... Romanlarının edebî başarısıyla kıyaslandığında, doğrudur, ikinci dereceden edebiyat ürünleri olarak görülebilir. Hem çağdaşı hem de kendisinden önceki ve sonraki öykücülerin eserleriyle kıyaslandığında, onun öykülerinin edebî değeri de genel olarak ortalamanın üzerindedir. Onun öyküleri, Türk edebiyatının her döneminde hazırlanan bütün öykü antolojilerine girmiştir. Öykü eleştirmenlerinin ve incelemecilerin dikkatini her zaman çekmiştir. Kısaca Peyami Safa’nın öykülerinin atlandığını, Türk öykücülüğünü bilenler tarafından görülmediğini söylemek mümkün değildir. Peyami Safa, kendi ifadesiyle öykülerini, ‘günü gününe çırpıştırma karalamaları’ olarak yazdığı gibi geçim gailesi içinde ve yine aynı yöntemle ve çeşitli müstear isimlerle asıl eserleri kabul edilen romanlarından daha çok romanlar da yazmıştır. Bu tür eserleri, Türk edebiyatına ‘Cingöz Recai’ adında önemli ve Peyami Safa kadar velût bir yazar daha kazandırmıştır. Peyami Safa’nın gündelik hayatı içinde her zaman çok sıkışık bir ‘yazı trafiği’ olduğu da bilinen bir gerçektir.

Rasim Özdenören, Peyami Safa’nın eserleri için; “Eserlerinde tez vardır. Fakat Safa bize o tezi dayatmaz, o tezin tartışılmasına yol açar.” der. Özdenören’in bu görüşünü referans alarak Peyami Safa’nın eserleri için ufuk açıcı, yol gösterici, diyebilir miyiz?

Önceki sorularınızı cevaplamaya çalışırken bir vesileyle belirtmiştim; genel olarak tezli roman kabul edilir Peyami Safa’nın eserleri. Böyle olmakla birlikte bu durum onun romanlarının edebî değerini tartışılır duruma düşürmez. Dünya edebiyatında da böyle romancıların olduğunu biliyoruz kuşkusuz. Dostoyevski ve en önemli eserlerinden ikisi, Karamozov Kardeşler ve Ecinniler bu başarının dünya edebiyatı ölçeğinde örnekleridir. Önemli olan böyle eserlerin, taşıdıkları tezlere yenik düşerek birer edebî eser olma özelliğini yitirmemeleridir. Değilse zaten her sanat ve edebiyat eseri mutlaka ‘bir şey söyler.’ Hiçbir sanatçı bundan kaçamaz; kaçan sanatçı, iktidara yaransa da yenik düşer, sonuçta kaybeder. Bir şey söylemiyorsa eğer bir eksiklik var demektir. Önemli olan söyleyeceği, söylediği siyasal, sosyal, toplumsal düşünceyi, tezi, dünya görüşünü bir sanat ve edebiyat eseri olarak kendi diliyle söylemesini başarabilmesidir. Sanatçı da sanat eseri de toplum dışı, asosyal, apolitik bir kişi ve eser değildir. Peyami Safa’nın romanlarının bu açıdan, yani roman tekniği itibariyle başarılı olduğunu, taşıdığı teze yenilmediğini söyleyebiliriz. Zayıf, kusurlu olan eserlerini de görmezden gelmemize yol açmaz bu yargımız. Tezleri savunan ya da eleştiren kahramanların zaman zaman bir roman kahramanı olduğunu unuttuğumuz, birer teorisyen, hatta filozof olduklarını düşündüğümüz de olur kuşkusuz. Oysa ne baba Karamozov ne de kardeş Karamozovlar böyledir. Çoğu düşüncelerinin doğruluğu, yanlışlığı bir yana, Peyami Safa’nın, hepsi için olmasa da kimi eserleri için bu yargınızı rahatlıkla söyleyebiliriz.

Sizce Peyami Safa, bir medeniyet krizinin aydını mıdır?

Peyami Safa, 1933 Türkiye Güzellik Yarışması'nda Türkiye Güzeli seçilen Nazire Hanım'ı takdim ediyor.
Peyami Safa, 1933 Türkiye Güzellik Yarışması'nda Türkiye Güzeli seçilen Nazire Hanım'ı takdim ediyor.

Sonuç olarak elbette, evet, böyle tanımlanabilir. Eğer ‘medeniyet krizi’ni Türkiye’nin tarih, toplum, kültür, sanat, düşünce, inanç, coğrafya gibi en genel anlamda ve bağlamda gerçek bir ‘medeniyet’ sorunu olarak ele alır ve üzerinde doğru ve dürüstçe düşünmeye çalışırsak, Peyami Safa, bu krize yol açan ve hâlâ da sürdürülmesini sağlayan safta yer alan özne aydınlardan birisidir. Bir çelişki gibi görülse de eklektik bir Batıcı aydındır. Bizim medeniyet krizi dediğimiz kördüğüm de çoğu zaman fark edilmese de bu çelişkinin içindedir. Onca kafa yorduğu Doğu-Batı sorunu ve Türk İnkılâbına Bakışlar bile Peyami Safa’yı bu çelişkili durumdan kurtaramamıştır. Bir yanıyla görüyor bazı gerçekleri, razı da değil bazen ama tercih noktasında yine orada yer alıyor. Eğer sosyalist olarak kalmış olsaydı, bazıları tarafından onun bu çelişkisi daha rahat görülecekti. Kategorik bakış, her kesimde böylesine yanılgıları meşrulaştırıyor ne yazık ki. Bu anlamda yaklaşıldığında, hemen herkesin çok sık kullandığı ve temel bir sorun olarak gördüğü ‘medeniyet krizi’ni doğru anlamadığını, en azından aynı şeyleri anlamadığını fark edebiliriz.

Yahya Kemal, A. Hamdi Tanpınar, Peyami Safa, Sezai Karakoç, Cemil Meriç, Oğuz Atay gibi yazarların ve düşünürlerin ‘medeniyet krizi’nden anladıkları çok farklı şeylerdir. Kimilerinin krizden, hatta krizi derinleştirmekten yana oldukları bile söylenebilir ve bu yabana atılabilir bir düşünce de değildir. Oysa genel edebiyat, sanat ve düşünce kamuoyu bunların hepsini de ‘medeniyet krizi’ sorunu bağlamında olumlu bir pozisyonda görüp anlayacaktır. Yaklaşık yüz elli yıldan beri aydınların, sanatçıların, düşünürlerin doğru düşünme, doğru tavır alma ve doğru yerde durma konusunda isabet ettiklerini söylemek ne yazık ki pek mümkün değildir. Peyami Safa da bu aydınlardan birisidir.

 

Hatice Ebrar Akbulut yazdı.

 

Güncelleme Tarihi: 30 Temmuz 2015, 10:59
YORUM EKLE
YORUMLAR
adem ırmak
adem ırmak - 4 yıl Önce

Hatice Ebrar Akbulut'un Hüseyin su ile yaptığı söyleşiyi zevkle okudum. Bu türden açıklayıcı, yorumlayıcı düşüncelere okurun her zaman ihtiyacı vardır. Daha oylumlu söyleşiler okumak isteğimiz saklı kalsın derim.

banner19

banner13

banner20