Hece dışında bir hayatım yok sayılır

Hüseyin Su: Gazetelerin bugünkü halini gördükçe ‘kâğıtla yazının tarihinde sanırım hiç bu kadar niteliksiz bir buluşma olmamıştır’ diye düşünüyorum..

Hece dışında bir hayatım yok sayılır

 

Hece ve HeceÖykü dergilerinin genel yayın yönetmeni öykücü Hüseyin su ile okumak ve yazmak üzerine söyleştik.

Öncelikle herkesin en çok merak ettiği soruyu sormak istiyorum; nerelerdesiniz, yani sizden ne zaman öykü okuyabileceğiz?

Nerelerdeyim... Yerimin çok açık bir biçimde belli olduğunu düşünüyordum ben. Bir ay iki, bir ay tek dergi hazırlıyorum yayına. Her iki dergi de ortalama 160 sayfa çıkıyor. Ayrıca yılda iki özel sayı çıkıyor Hece’nin bünyesinde biliyorsunuz; bu sayıların da her biri ortalama 700 sayfa. Şöyle de özetleyebiliriz bu trafiğin toplamını: Bir yılda iki cilt Heceöykü, dört cilt de Hece... Hece Yayınları için ortalama ayda iki kitabın yayına hazırlanmasını da ekleyin bunlara... Dolayısıyla böyle bir yazı ve yayın trafiği içinde (İstanbul trafiği gibi anlayacağın...) yol katetmeye çalışıyorum. Bu nedenle kendime, hem okuma hem de yazma anlamında çok az zaman ayırabiliyorum.Hüseyin Su

Asıl işi yayıncılık değil, yazmak olan birisi için bunun ne denli dayanılmaz bir şey olduğunu anlıyorsunuz siz de yazan bir insan olarak. Ama bizler (kaç kişiyiz bilmiyorum), hâlâ amatör edebiyat ve düşünce yayıncılığından sıyrılamadık. Elbette bir tür pişmanlığımızdan sözetmediğimi bilmenizi isterim. Bu konudaki, iş yapış tarzımızın amatör bir ruhla, işimizin sonuçlarının da profesyonel bir biçimde ortaya çıkması, prensibinden vazgeçmiş değiliz her şeye karşın; olmamamız gerektiğine inanıyorum. Mazeretlere teslim olmamak gerekir elbette. Yine de umuyorum yeni öyküler okuyacağız yakında inşallah...

Hece ve Heceöykü dışında neler yapmaktasınız, şahsınıza ait çalışmalar var mı? Varsa bunlardan bahsedebilir misiniz?

Doğrusunu isterseniz Hece, Heceöykü ve Hece Yayınları dışında neredeyse bir hayatım yok sayılır. Bütün günümü dolduruyor dergiler ve kitap yayınları. Çoğu zaman da yetişemiyorum. Hatta zaman zaman kitapevlerine bile günlerce uğrayamadığım oluyor. Bir yandan da kendi çalışmalarımı sürdürmeye çalışıyorum. Her gün mutlaka okumak ve yazmak gerekiyor. Aksi halde insanın eli ve bilinci soğuyor. Yazmakla, okumakla, düşünmekle araya mesafe girdiğinde soğuma hali beliriyor. Hem yazmayı hem de okumayı, bu soğuma haline terketmemeli. Yoksa toparlamak mümkün olmaz sonra. Her yazar ve okur bu tehlikeye karşı her zaman teyakkuz halinde olmalı. Berberin usturasını sürekli bileği taşına tutması gibi bir şey okurluk ve yazarlık bilincinin sürekli diri tutulması hali.

Derginin dışında bir internet ortamı... Mesela dünyaya bakışı yakın insanların oluşturduğu bir platform... Böyle bir düşünceniz var mı?

Öncelikle internet ortamıyla ilişkilerimin hiç iyi olmadığını belirtmeliyim açık bir dille. Bilgisayarın daktilodan çok fazla bir işlevi yok benim için. Ama yazma, düzeltme ve alıp gönderme sırasındaki hızı çok işime yarıyor; işlerim yarı yarıya azalıyor. İnternetle ilişkim de e-mail alıp yollamaktan ibaret neredeyse. Hiçbir platformla (topluluklardan söz ediyorsunuz sanırım) ilişkim, arkadaşlığım yok.

Bu tür ortamların ne tür bir yararının olduğunu da bilmiyorum doğrusu. İnternet sayfaları (bir tür gazete gibi düşünülüyor ve takip ediliyor), Facebook’lar, Twitter’lar ve daha birçok sanal icatlar bana çok uzak gibi geliyor. Belki tarzıma, üslubuma, hatta mizacıma uygun değil bu ortamlarla ilişki biçimleri. Sahih bulmuyorum anlayacağınız bu tür dostlukları ve arkadaşlıkları. Belki yanılıyorum, çağdaş insanın hayatına nasıl bir imkân sağladığını, gereğini, mantığını kavrayamadığım için böyle düşünüyorum.

Kendi beğenilerimle, alışkanlıklarımla sınırlamak istemem insanların ilgilerini elbette. Ama en azından insanların, hele hele okuyup yazan insanların bu kadar zamanı nereden bulduklarına da bir türlü akıl yetiremiyorum ve bu ortamlarda geçirilen zamana acıyorum. Ne zaman ve nasıl okuyup yazdıklarına şaşırıyorum bu insanların. Çünkü bazı insanların gece gündüz bu sayfalarının açık olduğunu duyduğumda bunun nasıl mümkün olduğunu da anlayamıyorum. Bu durumda böyle bir düşüncemin olduğunu söylemem mümkün değil elbette.

Yazan, eli kalem tutan bir gençlik var malum... Neler tavsiye edersiniz? İzlenmesi gereken yol, okunmasını önereceğiniz başucu kitapları?

Bu konuda bir açıdan bakınca umutluyum, bir başka açıdan baktığımda da umutsuzluğa kapılmasam da hüzne kapılıyorum doğrusu. Yaşları ne olursa olsun kuşak farkı gözetmeden değerlendirmenin ve konuşmanın daha doğru olacağını sanıyorum.

Hüseyin SuEdebiyatın ve düşüncenin daha çabuk, daha iyi öğrenilmesi, üretilmesi, daha yaygın ve belirleyici olması için bugün koşullar sanki daha elverişli gibi görünüyor ilk bakışta. Doğruluk payı da az değil bu bakışın. Eğitim düzeyinin ve imkânlarının artması, hem dil öğrenimi hem de siyasal, kültürel ivme ve sınırların flûlaşması açısından insanın sanki birçok şeyi daha çabuk ve daha iyi öğreneceği gibi bir düşünceye kapılıyoruz zaman zaman. Haksız da değiliz bu düşünceye kapılmada. Ama sonuçlarına baktığımızda pek de böyle olmadığını görüyoruz ne yazık ki. Örneğin dil öğrenimi kolaylaşıp yaygınlaştıkça Türkçe öğrenimi ve bilgisinin sorunları da tersinden artıyor. Türkçesinin çok iyi olduğu söylenen ödüllü çoğu yazarların, yabancı dilin mantığına ve dilbilgisi kurallarına göre ‘Türkçe yazdığını’ görüyoruz ve hiç kimse (yayıncı, eleştirmen, okur, ödül jürisi...) bu durumu yadırgamıyor.

Hemen herkes her şeyden haberdar sanki ama haberdar olduğu konuların hepsinin de mahiyeti konusunda son derece cahil... Dil ve düşünce dikkati diye bir dikkatten söz etmek çok gereksiz görünüyor edebiyat ve kültür ortamlarında. İzlenmesi gereken yolsa, bütün bunların edebiyatımız ve düşüncemiz açısından son derece önemli sorunlar olduğunu kabul ederek gerekli önlemlerin alınması hususunda duyarlı olmaktır okurlara ve yazarlara düşen.

“Öykü” ve “hikâye” desem... Sizin için nedir farkları?

Türkçenin serüvenini biliyorsunuz. Yaklaşık 100 yıldan beri âdeta iki ayrı Türkçeyle yazma, konuşma ve anlatma durumlarını bir siyasal kavgaya dönüştürme konusunda son derece başarılı bir dil, düşünce ve edebiyat ortamımız var maalesef. Dilimizdeki Arapça ve Farsça sözcüklere karşılık bulma konusunda zamanın Dil Kurumu son derece ideolojik bir tutum ve davranış sergilemiştir. Öykü mü, hikâye mi; hayat mı, yaşam mı; imlâ mı, yazım mı... gibi iki ayrı cephe oluşturan birçok savaş sözcüğü oluşturulmuş Türkçede.

Önerilen sözcükler yanlış olmadığı takdirde her ikisinin de kullanılmasının gerektiğini düşünüyorum genel olarak. Örneğin ‘yaşam’ sözcüğü ‘hayat’ı karşılamamakta; bu nedenle ‘yaşam’ı değil ‘hayat’ı tercih ediyorum. Ama ‘öykü’ ve ‘hikâye’ böyle değil. Öykü, hikâye sözcüğüne karşılık olarak ‘öykünmek’ten türetilmiş Türkçe ve doğru bir sözcüktür. Burada bir sorun yok gördüğünüz gibi. Dolayısıyla kullanılmasında bir sakınca görmüyorum.

Hikâye’nin karşılığı olarak öykü sözcüğü, sanırım 1945’li yıllarda kullanılmaya başlanmıştır. Ama biz biliyoruz ki edebiyatımızda modern anlamda ‘öykü’nün ilk örneklerinin verilişi, bu yıllardan en az elli yıl gerilere kadar gider. Bu iki sözcüğün arasında bir anlam farkı da var elbette. Öykü, hikâyenin karşılığı olarak önerilmekle birlikte daha çok modern tahkiyeyi ifade ediyor. Bununla birlikte ‘hikâye’ kavramının anlam alanının ‘öykü’den daha geniş olduğunu ve hatta öyküyü de kapsadığını düşünüyorum; oysa öykü, hikâyeyi bütün anlamlarıyla kapsamıyor. Ayrıca bu konu, hem tarihsel süreci hem de dilbilim açısından daha uzun boylu bir tartışmayı gerektirir. Bu tartışmanın da Türkçede özleştirme yandaşlığının ve karşıtlığının sığ sularının dışında yapılması gerektiğinin daha doğru olacağını düşünüyorum.

Son günlerde okuduğunuz kitaplar neler, günlük takip ettiğiniz gazeteler hangileri?

Gereği kadar okuyamamaktan yakındığımı belirtmiştim. İki tür okuma var benim için. Zorunlu okumalar ve ‘okumalar...’ Editöryal okumaları, faydadan hâlî olmamakla beraber, okuma saymak doğru olmaz elbette. Yazacağımız konuyla ilgili okumalar bir tür zorunlu okumalar.

Bu tür okumalarla editöryal okumaların dışında, ‘okumak eylemi’ diyebileceğimiz bir okuma türü var ki zaman zaman özlüyorum o anları. Okuma sürecinin tadını alarak ve düşüncenin vadilerden, zirvelerden oluşan anlam alanına kendinizi bırakarak okumak... Son günlerde masamın üzerinde bulunan kitaplardan bazıları şunlar: Kötülük Üzerine Bir Deneme, Kör, Sanatın İnsansızlaştırılması ve Roman Üstüne Düşünceler, Sel ve Kum, Varlıktan Başka...

Adı lazım değil, muhalif düzlemde olduğunu düşündüğüm için bir gazete izliyorum. Daha çok da bazı yazarları izlerim genel olarak gazetelerden. Manşetlere öylesine bakarım. Kolay kolay haber okumam gazetelerden; haberlerin yorumlarını da okumam. Haber okumak için gazete almanın ne anlama geldiğini bilmiyorum. Belki de bir edebiyat okuru olduğum için böyle düşünüyorum.

Gazetelerin, televizyonlardan hiçbir farkı kalmadı günümüzde. Haksız mıyım? Sanırım siz de katılırsınız bu yargıma. Eskiden, gazeteler ‘medya’ olmadan önce, bazı gazeteleri dergi okur gibi okurdum. Aslında iyi bir gazete okuruydum. Ama bazı gazetelere nasıl tahammül etmişim anlayamıyorum şimdi; hâlâ da o gazetelere tahammül edenleri anlayamıyorum. Gazetelerin bugünkü halini gördükçe “kâğıtla yazının tarihinde sanırım hiç bu kadar niteliksiz bir buluşma olmamıştır” diye düşünüyorum. Bazen okuduğum gazeteye bile elimi sürmek giran geliyor. Ama her gün gazeteleri ‘görmek’ bir tür okur yazarlık zaafı olarak sanki tabiatımıza yerleşmiş.

 

Zeynep Delav sordu

Güncelleme Tarihi: 30 Nisan 2012, 02:18
banner25
YORUM EKLE
YORUMLAR
Ay.ça
Ay.ça - 7 yıl Önce

"SU" hocam özlettin.Tavşanlı'ya şeref verin.Eski toprakları çiğneyin.selam ve sevgiler

banner19

banner13