Haydar Ergülen'le konuştuk!

Bir şairin yol haritası bu söyleşide. Abdüssamed Bilgili'nin diğer söyleşileri gibi, ilgiyle okuyacağınızı düşünüyoruz…

Haydar Ergülen'le konuştuk!

Her söyleşinin bir hikâyesi vardır. Bu söyleşinin hikâyesi şöyle: Haydar Ergülen’i uzun zamandır yazdıklarıyla biliyorum. Ancak kendisiyle tanışmam çok daha sonralara, Zarifoğlu şiirinin konuşulduğu bir panele denk düşer. O gün orada konuşamadıklarımızı sonrasında sormuş oldum. Ve böylelikle bir söyleşi de ortaya çıkmış oldu.

Şiirle ilgili bir anınız var mı? Nasıl başladı?

Şimdi hepsi de ‘anı’ olan insanların sayesinde başladım şiire. İlkokul ve bilhassa ortaokuldaki öğretmenlerim çok okur-yazar kişilerdi. Şiiri, edebiyatı severler, okurlar, okuturlardı. Babam ve dayım da okumayı çok seven yakınlarımdı. Kitap, dergi, gazete… Annemin babası dedem Hüseyin Efendi saz çalar, kendi yazdığı tasavvuf şiirlerini, Alevi-Bektaşi deyişlerini, nefeslerini çalıp söylerdi. Bu arada dayımın nişanlısına inci gibi elyazısıyla yazdığı, içinde Divan şiirinden gazeller, beyitler olan mektuplarını gizlice okuduğumu da itiraf etmeliyim. Rahmetli dayıma yine böyle bir söyleşi vesilesiyle itiraf etmiştim! Bir de o yıllarda gizli yapılan cem törenlerine katılırdım. Dede ocağına mensup bir aile olduğumuz için küçük yaştan itibaren dedemlerin yanında cemlere giderdim. Orada çalınır söylenir, zikr edilir, ben müziği de, sözlerini de can kulağıyla dinlerdim. Ayrıca evimiz dede evi olduğu için pek çok halk şairi de Eskişehir’e geldiklerinde bize uğrarlardı, Aşık Mahzuni Şerif, Davut Sulari, Mahmut Erdal, Feyzullah Çınar, Turan Engin... Onları dinlerdim. Neşet Ertaş’ın yazlık sinemalardaki konserlerine gittim. Babam Ruhi Su’yu çok severdi, onun plaklarını çalardık.

Böyle bir ortamda insan ya şiiri çok sever ya da nefret eder. Ben dünya görüşümle, yetiştiğim kültürle, hayata ve insanlara bakışımla sevme temayülünde olduğum için, nefret pek bildiğim bir duygu değildir zaten, şiiri de sevdim. Bir dünya gibi, bir hayat gibi, bir insan gibi sevdim. Yani bir çocukluk arkadaşım, bir öğretmenim, mahalleden bir oyun arkadaşım, ahbabım, üniversitede siyasi bir arkadaşım, kardeşim gibi sevdim. Elbette okumayı yazmaktan daha çok sevdim, ama Edip Cansever’in o büyüleyici “Gelmiş Bulundum” şiirinin adından mülhem ben de işte ‘yazmış bulundum’.

Eskişehir’desiniz ve Nabi Avcı elinde Cahit Zarifoğlu’nun İşaret Çocukları kitabıyla geliyor. “Aylak Göz” şiirini okuyor. Gerisi sizin bir konuşmanızdan şöyle sürüyor:  “Aylak Göz şiiri benim bir daha peşimi bırakmayan bir şiirdir. Bence şiir okudum diyen, şiir okuyorum diyen hiç kimsenin de peşini bırakmayacak bir şiir. Aylak Göz sizi takip eder. Kırk yıldır o mu benim peşimde ben mi o’nun peşindeyim bilmiyorum.”

Nabi AvcıSonra da Nabi Avcı, Ahmet Kot, Bekir Şahin gibi arkadaşlarla tanıştım. Tabii Atasoy Müftüoğlu Abiyle de aynı zamanda tanıştım, Eskişehir’de. Onlar da şiir ve edebiyatla çok ilgilenen insanlardı. Deneme adlı bir dergi çıkarmaya başladılar, ben orta 2’ye gidiyordum, 12 Mart dönemi, Umur Erkan takma adıyla ilk şiirimi orada yayımladım, “Fahrünnisa Gazeli”ydi başlığı, Erkan Güçlü adıyla da 2-3 hikaye yayımladım o dergide. Nabi de hem çok güçlü bir şairdi, takma adla şiirler yazdı, şimdi ben ifşa etmiş olmayayım, bilen biliyordur, hem de çok güzel şiir okurdu, insanın içine işlerdi onun okuyuşu. Eskişehir Eskişehir, benim çocukluk cennetim.

Hüseyin Atlansoy’u da tanıdım sonraları, ama o bizden yaşça küçüktür. Akabe kitabevinde çalışırdı, mahcup, sevimli bir çocuktu. Onun da şiirlerini çok severim, tamam hemşericilik yaparım ama, Hüseyin gerçekten çok değerli bir şair.

80 Sonrasında dünyada sosyalizm açısından işler kesat gidiyordu ve Türkiye’de bir darbe, bir ihtilal… Hepimiz eve döndük, şiire döndük diyorsunuz, bundan konuşalım biraz…

4 yıl önce şair arkadaşım Ahmet Erhan’la ilgili bir yazımda “1980 Yüzyılı” diye bir kavram kullanmıştım. Gelişmeler aslında o kavramla anlamlandırılabilir: Yani 1980 sadece kendisiyle, 10 yılla anılacak, anlaşılacak bir yıl değil, daha da çoğu, bir çağla, yani 100 yılla anılacak bir yıl. 1980 kırılmasıyla birlikte, tabii Türkiye’de 12 Eylül askeri darbesiyle birlikte faşizm kurumsallaşmaya, içselleşmeye başladı, yani bir tür ‘gen takviyesi’ oldu, ki şimdi faşizmin sadece bir-iki partide değil, hemen bütün partilerde, sağ ve sol görüşlerde içselleşmiş olması biraz da 12 Eylül sayesindedir. Elbette sosyalizmin değil, çünkü idealler, ütopyalar ve inançlar çökmez, ama onun kötü uygulamalarının çökmesi de bu yüzyılı hazırladı. Türkiye’ye zaten bırakın ‘bu kış komünizm gelmesi’ni, sosyalizmin baharının gelmesi bile bir rüya olduğu için, bir de 12 Eylül vurunca, yenilgi ‘çifte kavrulmuş’ gibi iki kere vurdu bizi, özellikle siyasi mücadelenin içinde yer alan gençleri. Ben de ODTÜ’de sosyoloji okuyordum, ve sol bir siyasi hareketin öğrenci temsilcisiydim, tabii edebiyatla ilgimi hiç aksatmamıştım, şiirden çok hikaye yazıyordum. 20’ye yakın hikayem vardı. Sonra polis, jandarma baskınlarında pek çok kitabım, dergim, şiir çevirilerim, ki iki kitap olacak kadardı, yazılarımla birlikte o hikayeler de gitti, bir daha da geri gelmedi elbet.

Atasoy MüftüoğluŞiire üniversitede başlamıştım tekrar. Üniversitede aynı zamanda edebiyat kulübünün de yönetimindeydim.Yani siyasetle edebiyatı birlikte yürütmeye çalışıyordum, çünkü ‘tek yol devrim’ zamanıydı. Olmadı. Artık kısmet ki vuslat mı diyelim bir başka bahara, bir başka gençliğe kaldı.

Herkes şiire mi döndü peki? Dönemeyenler, dönmek istemeyenler…

Olan şudur: Arkadaşlarımızın, yoldaşlarımızın büyük bir bölümü faşistler tarafından öldürüldü, bazıları işkencelerde, hapisanelerde polis ve asker tarafından öldürüldü, kaybedildi, kaçabilenler ülke dışına çıktı, bazı yaralılar, yarılanlar ve yarım bırakılanlarla kalabilenler de burada kaldı, eve döndü, şiire döndü. Durduk, durmak zorundaydık. Eve döndük, eve dönmek zorundaydık, ama bu kötü bir şey değildi, çünkü evde de şiir vardı, evin de şiiri vardı, ev şiirdi ve evde başkaları da vardı, varmış. Kendimize düşman bellediğimiz, haliyle onların da bizi düşman bellediği faşistlerle asla değil ve hiçbir zeminde değil, ama dindarlarla ya da İslami eğilimdeki arkadaşlarla şiirde buluştuk. Demek ki komşuymuşuz, evlerimiz uzak değilmiş. Üç Çiçek ve Şiir Atı benim de yayınında bulunduğum iki dergi, eve dönüşün ve şiire dönüşün kayıt altına alındığı  ve sürdüğü öncü dergiler oldu.

Star Gazetesi’nin Kitap Eki’nde “Şiir gibi bir yıl yaşanmadı” diyor ve hayıflanıyorsunuz. Aslında yazının geneli olumlu duruyor. Kitaplar, dergiler vesaire… “Büyük Şair” İsmet Özel’in söylediklerinden rahatsızlıkla bir başlık koymuş gibisiniz.

Öyle yazılar yazmak, değerlendirmeler yapmak istemiyorum aslında. Star Kitap ekinde aylık yazılar yazıyorum, yılsonu şiir değerlendirmesini benim yazmamı istediler, kıramadım. Yoksa artık o taraklarda bezim yok. Birincisi şiir alemini eskisi kadar yakından izlemiyorum, yani ‘itina ile’ okuyamıyorum, o yüzden haksızlık, yanlışlık yapabilirim, görmeyebilirim. İkincisi de 2000 sonrası, hadi Utku Özmakas ve genç şairler alınmasın ama çok komik geldiği için adıyla biraz dalga geçeyim, şu ‘milenyum şiiri’ni yani, çok iyi bilmiyorum, çok farklı ve çok şair, çok dergi var, internet siteleri var, tabii izlediğim çok iyi şairleri de var, bu şiirden çok umutlu olduğumu yine söylüyorum, sanki yeni bir İkinci Yeni serüvenini yaşıyorlar, yaşatıyorlar, yaşıyoruz, ama ben çok dikkatle izleyemiyorum bu şiiri. Onunla ilgili değil, ama bütün kuşaklar açısından, kitap, dergi açısından filan 2009 bana pek tat veren bir şiir yılı olmadı, o nedenle koydum o başlığı.

Hakkında herhangi bir şey söylemeyi 2 Temmuz 1993 Madımak Katliamından beri kestiğim, daha doğrusu kestiğimi düşündüğüm, ama beni Alevilerle ilgili sözleri nedeniyle birkaç cümle daha söz söylemek zorunda bırakan İsmet Özel nedeniyle değil. Ehlibeyt’in yolunu sürenlere onca hakaret eden birisi hakkında, ne kadar büyük şair olursa olsun, bundan sonra ne diyebilirim ki?

“Kimsenin kimseye gözü değmiyorsa şiir niye?” Kimsenin kimseye gözü değiyor mu?

Tabii, şiir tam da şu ‘1980 Yüzyılı’nın bizi getirdiği, faşizmin, vahşi liberalizmin, yalnızca sosyalizmi değil, bütün eski değerleri, insani erdemleri paramparça ettiği bu ‘çok çiğ çağ’da çok gerekli. Evet şiirin bir işlevi, bir görevi de var, şiir buluştursun bari gözü, gönlü birbirine değmeyenleri. Şiir o eski değerlerden biri olarak mevcudiyetini korudukça, bir direnme ve savunma alanı olarak elimizdeki önemli mevzilerden biri olacaktır. Şiire her zamankinden daha çok ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Biraz da hangi dünyaya kulak kesilmişsek öbürüne sağır olmayalım diye yazılır şiir.

Bu ay yayınlanan bir kitap ekinde 40 Şiir ve Bir’in hikâyesini anlattınız. Bundan cesaret alarak pek çoklarının (ben de dâhil) sizi tanıdığı “İnsan Kısadır” şiirinin de bir hikâyesi bir bilinç altı…

Nur içinde yatsın, mekanı cennet olsun, babaannem Nazlı Ana, bu dünyada tanımaktan ve yakını olmaktan büyük bahiyarlık ve onur duyduğum bir kaç insanın başında gelir. Kimi kimsesi olmayan bu bilge Kürt kadını dedemle evlenmiş, sonra da her şeyi biz olmuştuk. 90 sene ömür sürdü, kollarımda son nefesini verdi, hep öyle isterdi, bana babasının adını vermişti. Böyle merhametli, adaletli, şefkatli, diğergam bir insan görmedim. Neredeyse 10 yıl olacak ayrılığımız. Hala Eskişehir’e, anneme telefon ettiğimde babaannemi soracağım gelir. Öyle canlı bir hatırası var ki. Dünyaya geniş bakmayı, farkılılıkları hoşgörüyle karşılamayı, insanları anlamaya çalışmayı ve daha pek çok şeyi o öğretti bana ve kardeşlerime. Onun sözüdür, ‘insan kısadır oğlum’ demişti bana, kimbilir nasıl bir zirzopluk karşısında bunu söyleme gereğini hissetmişti. Zaman zaman ‘gel sana bir mesel vereyim’ der, kıssadan hisseli bir mesel anlatırdı, anlardım. O mesellerin çoğu onun ‘hikmet’leriyle biterdi. Onu düşündüğüm zamanların birinde aklıma geldi bu sözü. Birden canlanıverdi Nazlı babaannem, yüzüme bir gülümseyiş, içime bir ılıklık ve canıma bir hüzün yayıldı, onu andığım her zamanki gibi, o duygular içinde babaannemin söylediklerini, söylemiş olabileceklerini de topladım, yazdım, şiirin hikayesi budur.

Genel olarak şiir yıllıkları hakkında ne düşünüyorsunuz? YKY şiir yıllığı bu günlerde yayınlandı?

Memet Fuat’ın “de” yıllıkları, Mehmet H. Doğan’ın şiir yıllıkları tabii şiirimizin klasikleridir. Son yıllarda Baki Asiltürk’ün hazırladığı YKY Şiir Yıllığı onun mirası iyi sürdürdüğünü gösteriyor, özellikle bu yıl daha da geniş yelpazeden bir seçme yapmış, yani daha da itinayla bakmış. Cenk Gündoğdu ve Şeref Bilsel’in hazırladıkları Şiir Defteri de çok değişik bir yıllık, bakmaktan çok okunacak bir kaynak kitap gibi, onu da beğeniyle izliyorum. Elbette Hakan Arslanbenzer’in nevi şahsına münhasır yıllıkları da çok dikkate değer, ilgiyle okuyorum onu da. Her üçü de emek verilmiş, yıllık adını fazlasıyla hak eden çalışmalar.

İ.B.B.’nin kültürel etkinlikleri çevresinde “Türk şiirinde öncü kitaplar” başlığıyla periyodik olarak konuşmalar yapıyorsunuz. Ülke ve şehir dışındaki takipçileriniz için nedir Türk şiirinin öncü kitapları…

Aslında orada 1-1,5 saat boyunca ‘öncü’ kitaplarından yola çıkarak o şair ve şiiri hakkında konuşuyorum. Geniş bir araştırma yaparak, kendi düşüncelerimi de katarak, biraz da şiir okuyarak o şairi anmış oluyorum. Çocuk ve Allah’tan Körfez/Şahdamar/ Sesler’e, Üvercinka’dan İşaret Çocukları’na, 835 Satır’dan Dünyanın En Güzel Arabistanı’na çok ‘öncü’ kitap var. Konuşmaların videolarını İBB sitesi yayımlıyormuş, oradan da izlenebilir.

Haydar ErgülenCihangir’de yaşıyorsunuz ve bir Haydar Ergülen Cihangir tamlaması kurulmuş gibi. Cihangir’de yaşıyor ve buradan başka bir yerde yaşamayı özlüyor musunuz?

2010 Avrupa Kültür Başkenti kapsamındaki  “40 Semt 40 Kitap” projesinde Cihangir’i yazdım. Önerdiler, boş bulundum, kabul etmiş oldum. 28 yıldır İstanbul’da, 15 yıldır Cihangir’de yaşıyorum. Kitabı yazmaya başlayınca, kaynağın çok az olduğunu, Cihangir’inse sandığımdan büyük olduğunu anladım, o yüzden kitabın adını da Azıcık Cihangir koydum. Kitabın asıl ‘hoş’luğu şudur: ‘Siz bu kitabı okurken, ben muhtemelen başka bir semtte oturuyor olacağım’ diye yazmıştım. Herhalde yaza mutlaka taşınacağız, çünkü Cihangir artık her bakımdan ‘artiz’ semti oldu, kiraları da ‘artiz’lik yapıyor, o yüzden onu uzaktan seveceğim. Herhalde 15 yıldır oturduğum, kedilere düşkün olduğum, ara sıra bu mevzularda yazdığım için hakkımda böyle bir tevatür olmalı, yoksa özel bir tutkunluğum yok Cihangir’e. Kuzguncuk’ta, Emirgan’da, Eyüp’de yaşamayı daha çok isterim mesela.

Şairsiniz bir mısra söyleyin, bu söyleşiyi kapatalım…

Söyleşi uzun oldu ama “İnsan kısadır”: “Sözgelimi bir ağaç kaybolsa da orman yine orman/ya bir harfi kaybolsa zaten kaç harf ki insan”.

Eyvallah…

 

 

Abdüssamed Bilgili insan kısadır diye konuştu! 

 

Güncelleme Tarihi: 20 Şubat 2010, 13:20
banner12
YORUM EKLE
YORUMLAR
semitist sami
semitist sami - 9 yıl Önce

genç şair adaylarına şiire başlamadan önce dinletilmesi Türk şiiri anayasasına konulsa çok yerinde bir karar olur. zaten türküyle başlayan yoldan şaşmaz, gidip jazz dinler ardından. o da başka bir türkü zaten.

"insan kısadır" sözü de ders niteliğinde.

sadece 80 sonrası siyasi ortamının tüm cezasını faşizme kesmesine katılmıyorum. doğrudan hedef gösterebilse isimler adresler mühür ve imza.. kılıçlarımızı bileğleriz, yumruklarımızı sıkıp üstüne acılarımızın..

kaf kef
kaf kef - 9 yıl Önce

kaf kef bunu beğendi!

Gülnihal Bimahal
Gülnihal Bimahal - 9 yıl Önce

Her ne kadar bir şair "sert" yapsa da.. bağırıp çağırsa da mısralarında.. haykırsa da boynu boğazı şişene kadar.. ince ruhludur. Buna hep inandım.

Haydar Ergülen'in üstelik bir de kedisi var. Mutlaka kitaplarını almalıyım artık ;o)

hop yaylan
hop yaylan - 9 yıl Önce

''zaten türküyle başlayan yoldan şaşmaz, gidip jazz dinler ardından.''
tamamen desteksiz bir aforizma. böyle bir görüş meşhurlaştı son zamanlarda. yok böyle bir genelleme.

fahri
fahri - 9 yıl Önce

bir müslüman olarak beni rahatsız eden bir şeyi yok bu adamın. keşke herkesler onun kadar hoş görülü olabilse...

Melih Koşuxu
Melih Koşuxu - 9 yıl Önce

İsmet Özel'in hiçbir yerde ehl-i beyt'in yolunu takip edenlere olumsuz bir söz söylediğini duymadım. Tabii Hazreti Ömer ve Hazreti Osman'a hakaret edenleri ehl-i beytin devamı olarak görmüyorsak.

banner19

banner13