Hayallerimiz de çok uluslu bir boyut kazandı

'Asitane bir hayal değildi, büyük bir ihtiyaca, ne yapabiliriz sorusuna verilmiş acil bir cevap oldu.' Hasibe Turan, Asitane Vakfı'nın kuruluşu ve çalışmaları hakkında Yıldız Ramazanoğlu'nun sorularını yanıtladı.

Hayallerimiz de çok uluslu bir boyut kazandı

Hasibe Turan, uzun yıllardır eğitim ve sanat alanında faaliyet gösteren Asitane Vakfı'nın kurucu başkanı, sevgili arkadaşım. İstanbul'a yaraşır bir ruhla iyiyi, güzeli ve estetik olanı geliştirmek için çırpınan bir emekçi. 80 kuşağının fedakarlık ve üretkenlik duygusunun temsilcilerinden. Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Tasarım bölümünde bitirme tezi sorun haline gelince, hayat çizgisi çok farklı alanlara evrildi. Deneyimlerinin ufuk açıcı olduğunu düşünerek gelecek kuşaklara aktarmak istedik.

Hasibeciğim baban asker olduğundan Edirne-Uzunköprü’den Kars-Sarıkamış’a kadar Anadolu’yu dolaştın çocukluğunda, sende nasıl izler bıraktı bu çocukluk?

Yaşadığım şehir, güzel İstanbul’da dünyaya geldim. Beş yaşımdaydım hatırladığım kadarıyla, Haydarpaşa Garından kara trenin “kuşetli” yataklı bölümünde dört gece beş gün süren yolculuğumuz bembeyaz kar ve buzun hakim olduğu Sarıkamış’a, bir buçuk sene sonra da oradan Edirne’nin Uzunköprü ilçesine kadar uzandı.

Çok sık aralıklarla seyahat etmek, bir yere bağlanmamayı, gezip görmeyi, farklı coğrafyalarda farklı kültürel ve toplumsal ortamlarda yaşamayı sağladı, sosyal yaşam farklılıklarını görmek, yaşamak iç dünyamızda büyük zenginlikler oluşturdu. Farklı coğrafyalar ve tecrübe birikimi, geniş bir çevre kazanımı demek. Dünya üzerinde nerede yaşadığımızı, haritanın mânâsını, hayat bilgisi dersini yaşayarak öğrenme fırsatı verdi.

Günlük yaşamımda, halen bu güzel derin izlerin etkisini hisseder ve yaşarım. 1970 yılında İstanbul’a döndük. Babamın kendi elleriyle yaptığı evimize geldik. Şişli-Okmeydanı, İstanbul’da en fazla göç alan bölgelerinden biri. Ortaokul ve liseyi Nişantaşı Kız Lisesi ve üniversiteyi Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik bölümünde okudum. İstanbul nice gizli hazinelere sahip. Öğrencilik yıllarım İstanbul’un en güzel mekanlarını adım adım keşfederek geçti. 70’li yılların çatışmalı, acı dolu yoğunluğu, korkuları, endişeleri 12 Eylül’e kadar sürdü.

Grafik okudun fakat açtığın Kur’an kurslarıyla biliniyorsun. Nasıl gelişti bu süreç, bu yönelişin sebeplerini biraz anlatabilir misin? Kimler vardı bu yolda birlikte çalıştığın?

Askeri darbe yıllarca silinmez acılar bıraktı. Bu süreçte Yenikapı’da bulunan Konya Kız öğrenci yurdu müdiresi Necla Koytak ile tanıştım. Tanışmamız sadece bende değil, yüzlerce üniversite öğrencisinde devrim niteliğinde dönüşümlere yol açtı. Uzun yıllar evlerimizde istikrar ile sürdürdüğümüz eğitim çalışmalarımız, “Beşiği sallayan el dünyaya hükmeder” sloganı ile bugünlere kadar süren eğitim programlarını ortaya çıkardı. Bugün yaptığımız çalışmaların temelini o dönemki eğitim çalışmaları oluşturuyor. Kitaplarla buluşmamız, okuduklarımız üzerinden yeni okumalar yapmamızı sağladı. Özellikle genç kızların ve kadınların eğitimine katkısı çok büyük olmuştur. Yine aynı dönemde Beyazıt “Beyaz Saray Kitapçılar Çarşısı”nı öğrendim. Merdivenlerden iner inmez tam karşı sol taraftaki kitap evi, Ahmet abi, kitaplarla büyük bir dünya açtı biz öğrencilere. Beyazıt Sahaflar Çarşısı da uzun yıllar bağımlılık oluşturdu bizlerde. Çocuk, oyuncak ve yaşlılar ihtisaslaştığım alanlar oldu.

Genç bayanlara ve anne adaylarına seminer vermekle kalmadı çalışmalarım. OYÇO oyuncaklarını 2 dilde ürettim, Arapça ve Türkçe harflerden hafıza oyunları yaptım. Annelere evde oluşturulabilecek oyun araç ve gereçlerini uygulamalı atölyelerde verdim. Yıllar sonra, Asitane Derneği bu birikimin bir neticesi olarak ortaya çıktı.

Oldukça seküler bir ailede büyüdün. Mimar Sinan Güzel Sanatlar Fakültesi’nde son sınıfta bitirme tezi olarak Hz. Muhammed’in Mekke’den Medine’ye Hicreti başlıklı bir afiş hazırlama tercihinde bulundun. Bu noktaya nasıl geldin? Hoş karşılanmayacağını düşünmüş olmalısın, tez jürisi nasıl karşıladı projeni? Eğitimine bile son verildi bildiğim kadarıyla?

Üniversite yıllarımda İslam’a dair aileden gelen kültürel, geleneksel anlayışın eksiklikleri ile karşı karşıya geldim. Arapça öğrenmeye başladım. Tefsir, hadis, siyer, İslam tarihi ve günümüz İslam dünyasını çalışırken okumalarımda en etkilendiğim Hz. Peygamber Efendimizin hayatı olmuştu.

Göç” ve “Hicret” İslami toplum oluşumunun başlangıcı olmuştur. Hz. Peygamber Efendimizin hayatının her anı değişim üzerine bina edilmişti. Siyer-i Nebi’yi içselleştirmek, toplumun katmanlarında Hz. Peygamber Efendimizden habersiz insanlarla onu tanıştırmak, eksikliğini hissettirmemek lazımdı. O’nun ismini ve hayatının önemli dönemlerini içeren konferansların görsel materyallerle sunumu gerekiyordu.

1980-81 eğitim yılında, Mimar Sinan Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Grafik bölümünde “Hz. Muhammed (s.a.v) Göç Konferansı” afişini diploma projesi olarak hazırlamıştım. Okulun duvarında hazırladığım üç afiş, logo, amblem ve tüm yazılı kağıtlar yer almıştı. Gerçekten çok dikkat çekti, sorular soruldu. Hz. Peygamber Efendimizi okul çevremdeki insanlarla tanıştırmış, Arapça müsenna ismini her soru sorana açıklamıştım. Proje amacına ulaşmıştı. Jüri üyeleri, başörtüme takıldılar, dini içerikli bir konunun görüntülü tasarımı çok rahatsız etmişti onları. Laik bir okulda olabilecek birşey değildi. Kabul edilmedi.

Fakat o dönemde İslami çevrelerde “grafik tasarım”ın ne olduğu da bilinmiyordu. Bu durum 80’li yıllarda yaşadığımız coğrafyada toplumun eğitim, kültür, sanat ve siyaset alanındaki eksikliğini gözler önüne seriyordu. Neler yapılabilir sorusuna cevap aramak tek gündemimizdi. Yüzde doksanı Müslüman toplumda geleneksel İslam anlayışının kemikleşen yanlış kültürel davranışlarını düzeltmek lazımdı. Bunun eğitim, kültür ve sanat alanında yapılacak köklü çalışmalarla mümkün olabileceği kanaati oluştu. Projemi bu duygularla hazırlamıştım. Gururla sundum ama reddedildi. Kılık kıyafet yönetmeliği gerekçesiyle başımı açmamı istediler, üç yıl süren mücadele sonunda okuldan atıldım, aslında bitirmiştim okulu, diplomamı alamadan atıldım. 1979-80 yıllarında başlayan başörtü yasağı hayatımın her dönemine damgasını vurdu. Ben de İslami çalışmalara ağırlık verdim.

Anladım ki Kur’an-ı Kerim'in anlamını öğrenmek Arapçayı öğrenmekten ibaret değildi. Fizilali Kur’an, Seyid Kutub’un tefsir kitabı, Hikmet Yayınları'ndan yeni çıkmıştı. Hasan El-Benna’nın Mısır’da verdiği mücadele, içinde yaşadığımız dünya sistemlerini anlama isteği doğurdu. Sömürü sistemlerini gözden geçirirken İslam dünyasındaki yetersizlikler de dikkat çekiciydi.

Kur’an-ı Kerim’i düzgün okumak ve ezberlemek, hafız yetiştirmek önemli fakat yeterli değildi. Geleneksel medrese eğitiminin anlamlı fakat yetersiz kalması, Kur’an-ı Kerim’in hızlıca üzerinden geçilerek baştan sona “kırık meal” tabiriyle anlaşılmaya çalışılması, yüzeysel okumalardı. Kısa yoldan medrese tarzı eğitimini 2-3 yılda tamamlamış gençlerin “hoca”lık makamına gelmeleri, yanlış uygulamaları ve anlayışları da beraberinde getirdi. Dini eğitimde bir çarpıklık vardı. Hukuk fakültesinde okuyan arkadaşlar dört beş yıl sadece lisans okurken, yüce kitabımız Kur’an-ı Kerim’i ilkokul mezunu çocuk ve gençlerin medrese eğitimiyle kısa zamanda okuyup hoca olarak toplumun katmanlarında yer almaları anlaşılır bir durum değildi.

Kur’an kursları elbette binlerce Müslümanın dinimizi anlaması ve yaşamasında çığır açtı. Fakat beraberinde içi de boşalmış ve basitleştirilmiş oldu. Hz. Peygamberimizin ve sahabenin hayatı anlatıldı fakat güncelleştirilemedi. Okunulan tarih sayfalarında kaldı. Uygulanamayan, içselleştirilemeyen, yüzeysel ve yanlış dini anlayışlar ve yaşam biçimleri ortaya çıktı. Eksikliğimiz dinimizi doğru okumak ve doğru yaşamaktan ibarettir. İşte tam burada muhafazakar toplumun yapı taşları oluşturulmuş oldu. Başörtüsü mesela, simgeden öteye geçemedi. Hafız olmak, meal okumak, tefsir okumak, siyer okumak yaygınlaştı. Müslüman kadına başörtüsü üzerinden uygulanan yasaklar, cezalar toplumsal kutuplaşmayı da beraberinde getirdi. Aslında bu konular bizlerin şahit olduğu tarihin gerçek kodları. Toplumsal mühendislik meselesi. Müslümanlar çocuklarının eğitimine önem vermeye başladılar.

İstanbul’un semtlerinde kız çocuklarımızı okula göndermemiz, aynı zamanda dini eğitimlerini sağlamamız gerekiyordu. Evlerimizde küçük gruplarla başlayan çalışmalarımız, daha geniş alan ihtiyacını ortaya çıkardı. Kız çocuklarını okula göndermek istemeyen aileler için yeni oluşturulan yatılı Kur’an kursları iyi bir alternatif oldu. Dışarıdan ortaokul ve lise bitirecek imkanı vererek, binlerce genç kızın meslek sahibi olmasını sağladılar.

Senin Mısır yolculuğun var bu arada. Kaç yılıydı tam olarak?

1986 yılında Mısır’a Arapça eğitimi için gittim. İslami ilimler için Arapçayı mutlaka öğrenmem gerekiyordu. Çok zor şartlarda ailemin desteği ile iki aylığına gittiğim Kahire’den iki yıl sonra döndüm. Kahire Üniversitesi'nin yabancılar için Arapça eğitimi veren okuluna devam ettim. Eğitimimi tamamlayıp İstanbul’a döndüm. Bu arada 80’li yılların başında başlattığımız, adı olmayan, genç kızların eğitim mücadelesi, üniversitede başörtülü öğrencilerin artmasıyla sonuçlandı. Kız ve erkek çocuklarımızı ahlaklı, bilinçli, meslek sahibi insanlar olarak yetiştirmemiz gerekiyordu.

80’li yıllarda çalışmaları nasıl yürütüyordunuz?

80’li yıllarda 12 Eylül askeri darbesi sonrası Türkiye siyaseti, darbe anayasasının oylanması, başörtü yasakları, Müslüman gençler olarak yazılı ve görsel basındaki yetersizliğimiz, ekonomik, siyasi, kültürel ve sanatsal eksiklikler, yetişmiş insan kaynağı problemi her zaman karşımıza ciddi bir sorun olarak çıktı. İnişli çıkışlı bir hayatımız oldu ister istemez. Fakat yaptığımız çalışmalar bugünleri hazırladı. Mısır dönüşü birçok genç kızı eğitim için yurtdışına gitme hususunda yüreklendirdik. Başörtüsü yasakları yüzünden özel imkanlarla yurt dışında eğitim alan yüzlerce genç öğrencimiz bugünün Türkiye’sindeki yetişmiş insan potansiyelini ortaya çıkardı.

80’li yıllarda hayal edilen, tasarlanan kurum ve kuruluşlar 90’lı yıllarda ortaya çıkmaya başladı. Sivil toplum kuruluşları, yazılı ve görsel yayın kuruluşları, siyasi partilerin engellenmesine, kapatılmasına karşı kazanılan belediyeler, sonrasında siyasi kültürel sanatsal çalışmaların yapılabileceği merkezler. Üç on yıl gerekti bunun için, 80’li, 90’lı, 2000’li yıllar ve şimdi 2016. Otuz beş yıllık bir ömür. Minicik rutubetli yer minderli eğitim yerlerinden şimdi lüks ve beş yıldızlı hizmet veren okul ve üniversiteler oluştu. 80’li yıllarda başörtü yasakları hakkında kamuoyunu haberdar edebileceğimiz yayın organlarımız bile yoktu. Şimdi internet devrimiyle, iletişimin hızıyla herşey çok farklı ve hızlı.

Sonra Mısır’a döndün tekrar.

Kahire’den döndüğümde 1990’da Sefer Turan’la evlendim, sonra onunla tekrar Mısır’a gittik. Bir buçuk yıl daha eğitim aldım. İstanbul’da Arapça eğitimi vermeye başladım. Medrese usulü ve modern eğitim metotlarını mezcederek Arapça eğitim müfredatlarında değişim yaptım. Hızla değişen toplumun ihtiyaçları kendimizi güncellememizi gerekli kılıyordu.

90’lı yıllarda eğitim çalışmaları özellikle kız çocuklar için dört duvarın arasında geçiyordu. Kur’an'ın “oku” emri ile açılan kurslar yetersizdi ama imam hatiplere, daha iyi şartlarda oluşturulan ana okullarına (Elif yuva örnektir) yönelişi kamçıladı. Örgün eğitimin din eğitimi ile desteklenmesi gerekiyordu. Kur'an kursu eğitim müfredatlarının yetersizliği, donanımlı eğitim kadrolarının yetersizliği, yeni eğitimcilerin yetiştirilmesi ihtiyacını ortaya çıkardı. Her alanda kalkınmaya çalışan Müslümanlar güçlü bir değişim ve dönüşüm ihtiyacındaydı. Sivil toplum örgütleri de bu dönemin ürünü.

Çocuklarımızın İslami ilimlerin yanı sıra kültür, sanat, sosyal bilimler, gezi kültürü ve yabancı dil eğitimleri ile de donanması gerekiyordu. İşinin ehli, kendisine, ailesine, yaşadığı topluma karşı sorumlu, en önemlisi Rabbini bilen, hesap gününe iman eden insanlar olarak yetişmeleri için...

1982-83 yılında okul öncesi eğitimin nasıl olması gerektiği üzerine kafa yormaya başladım. Çocukların din eğitiminde boşluklar olduğu gerçeği, medrese usulünden kalma ağır kitaplar okutulması, OYÇO oyun ve oyuncaklarını üretmeme sebep oldu. İmkansızlıklar içerisinde ilk hafıza oyuncağımı bastırdım. Çalıştığım dini hikayeleri yayınlama imkanı bulamadım. Ancak sıra geldi. Oyun ve oyuncağın çocuk gelişiminde ve eğitiminde etkisi çok fazla, yöntem olarak kesinlikle uygulanmalıdır. Zamanla çevremdeki çocuk ve gençlerin eğitimi sürecine kendi çocuklarım da katılmaya başladılar.

Asitane Derneği'ni kurdun ortak arkadaşlarımızla. Ne zorluklarla bu günlere geldiğini biliyorum. Şimdilerde müzik topluluğunun çalışmaları, dil kursları, mültecilerin eğitimi ve daha birçok çalışma takdir topluyor. Asitane nasıl ilerliyor? Üniversite kurma hayali de var.

Kendi çocuklarım ve çevremde çocuklarını donanımlı yetiştirmek isteyen bir grup anne ile hafta sonları çalışmalar planladık. Dini eğitim, sanat eğitimi, müzik eğitimi, sosyal bilimler gibi. Haftanın bir gününe sığdırmaya çalıştık. 2005 yılında Asitane Derneği olarak sivil toplum kuruluşları arasında yerimizi aldık. Çocuk ve genç eğitiminin kapsamına ne giriyorsa yapmaya çalıştık. Çalışmamız bir proje ya da projenin parçası olmadı. Belki tartışmalı bir cümle. Asitane Derneği, toplumsal ihtiyaçtan, eksikliklerden ve yerleşmiş yanlış geleneksel davranışların tam da karşısında kurulmuş olup, kendine özgü karakteristik değişimler oluşturabilen, toplumun her kademeden insanına hizmeti sunmaya çalışan misyonuyla yoluna devam etmekte. Eğitim müfredat ve yapısını titizlikle tek tip insan yetiştirme anlayışına karşı durarak güncellemeye çalışmaktayız. Daha sonra on yıl içinde, 2015’te vakfa dönüştük ve artık Asitane Vakfı olarak hizmet veriyoruz.

Asitane, yıllardır ortaya çıkardığı eğitim modelleriyle bir çok eğitimciye ve eğitim kurumuna ilham kaynağı oldu. Çocuk ve gençlerin okul derslerine, dini eğitimlerine, kültür, sanat, müzik alanındaki çabalarına, yabancı dil öğrenmelerine destek veriyoruz.

Üniversiteli gençlerimize ‘Restorasyon İstanbul’ çalışmalarımız ile yüksek lisans ve doktora çalışmalarında akademik destek sürüyor. Fotoğrafçılık, sinema, müzik çalışmaları, geziler, sergiler, konserler İslami kesimde farkındalık oluşmasına katkı sağlıyor.

Yaşadığımız toprakların kültür-sanat alanındaki birikimini çocuk ve gençlere dokundurmak, göstermek ve bu birikimin içinde yaşatmak ve bu mirasa sahip çıkmalarını sağlamak için Suriye, Makedonya, Filistin, Umman, Ürdün, Diyarbakır, Batman, Urfa, Gaziantep, Kahramanmaraş, Konya, Efes, Bergama, Bosna’ya geziler düzenledik.

Tabi ki tüm bu çalışmaları Müslüman başörtülü bir kadın olarak yapmanın ne denli zor olduğunu her gün yaşadım. Bir çocuğun, bir kadının, bir yaşlının teşekkür ve dua etmesi, tüm yaşadığımız güçlükleri hafifletiyor. Yardımcı olan katkı sağlayan dost ve arkadaşlarım oldu. Yeni tanıdığım, dostluk kurduğumuz arkadaşlarımız halen varlıklarıyla ciddi katkı sağlıyorlar. Asitane Derneği’nde etüt merkezi ve yabancı dil okulu, Güzel Sanatlar Merkezi, Restorasyon İstanbul, müzik topluluğu ve geziler onlarca insanı bir araya getirdi.

Bunların hepsi dünyevi kazanımları neredeyse sıfır olan işler. Hiç kaygılanmadın mı benim bir hayatım var ve kendime yatırım yapmam gerekiyor diye?

Çok doğal ve olması gereken kaygılar bunlar. Bizim inancımız ölüm ve sonrasına kodlar insanı. İyi insan olmak, ahlaklı olmak, vicdanlı olmak, adil olmak, iyiliği ve güzelliği yaymak, kötülüklere engel olmak ve daha birçok şey, hepsi hayatın ta kendisi ve ebedi yaşamın temellerini oluşturan öğeler. Kaygı ve yatırım hedefim ebedi hayatım içindi.

Asitane isminin seçilişini de merak ediyorum. Bu çalışmalar senin hayalindi öteden beri. Başlarken hedeflediğin yerle şimdiki gerçeklik arasında nerede hissediyorsun kendini?

Asitane, Osmanlı döneminde bölge, şehir, başkent, merkez anlamında İstanbul için kullanılmış. Derneğimizi kurmadan önce udi İbrahim Bey’in teklifiydi. Hayal kurardım evet, devam ediyorum hayal kurmaya. Asitane bir hayal değildi, büyük bir ihtiyaca, ne yapabiliriz sorusuna verilmiş acil bir cevap oldu. Mesela Arapça eğitimi için kurduğumuz yabancı dil okulumuzda şu anda yabancılara Türkçe dersleri veriliyor. Hayalimin çok ötesinde farklı bir boyuta ulaştı; 60 ülkeden öğrencilere Türkçe öğrettik, İstanbul’u tanıttık.

Türkiye ve Ortadoğu her sabah farklı gündemlerle uyanıyor. Şöyle daha net, somut bir örnek vereyim. Beşar Esed, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın misafiri olarak gelmişti ramazan ayında. Karşılıklı vizeler kaldırılmıştı. Suriye ile sınırlarımız neredeyse kalkacaktı. Bayramlarda birbirlerini ziyaret edemeyen bölge insanı rahatlıkla görüşebileceklerdi. Rüya gibi. Çocuklarımız, gençlerimiz Arapçayı bizzat konuşulan coğrafyada daha rahat öğrenecekti. Yıllar önce bölge insanını ayıran sınırlar kaldırılmıştı. Şimdi bizi birleştiren tarihi izler yok ediliyor. Bölge halklarının elbirliği, güçlerini birleştirmeleri birilerinin tahammül sınırlarını zorladı. Tarihin en acı günlerine tanıklık ediyoruz. Akdeniz ve Ege denizinde boğulan kaybolan insanlar. Onların memleketinde Arapça öğrenecektik. Geçmişe tanıklık edecektik. Dokunacaktık. Fakat maalesef olmadı. Şimdi milyonlarca mülteci geldi. Ne hayal etmiştik, neler oldu.

Çalışmalarımızı her yeni gün için güncelliyoruz. Müzik ve sanat savaşa karşı bir güç olabilir belki. Koro oluşturduk, Arapça- Türkçe şarkılar söylettik Türk, Kürt ve Arap çocuklarımıza. 24 saatleri için fotoğraf makinesi verdik ellerine. “Savaştan kaçarken 24 saat” yaşadıklarını kadraja taşıdılar ve güzel sözlerle ifade ettiler duygularını. Buradaki amacımız, çocukların birbirleriyle kaynaşmalarıydı. Bunu da sağladık zaten. Bu çocuklarımız burada yaşamlarına devam edeceklerse onların yabancı bir ülkede yaşamlarını sürdürmelerine destek olmamız gerekir. Burada olmaları onların tercihi değil.

Yeryüzünün tüm kaynaklarına ve gücüne sahip olmak isteyen kötü insanların, yeryüzünü islah ediyoruz diye fesada vermelerinin sonucu. Onlar misafirlerimiz oldular.

Biz de Ensar olabilmenin sınavını veriyoruz bu günlerde. Kardeşlik ve barış hareketi için “Sevgimizi dokuduk ilmek ilmek” kampanyasına 2014 Aralık ayında başladık, her bir Suriyeli çocuk için bir şapka örmeye başladık. Asitane Vakfı olarak “Başımızın Üzerinde Yeriniz var” projesi kapsamında Kahramanmaraş, Urfa, Gaziantep şehirlerinde ördüğümüz şapkaları dağıtmayı planladık. Çok olumlu tepkiler aldık. Şimdiye kadar 30.000 şapka ördü kadınlar.

Bu olağanüstü bir katılım gerçekten…

Maksat duyarlılığı artırmaktı, hedefimize ulaştık. Bu toprakların değerlerinin yaşaması ve geleceği, masum çocukların yaşama tutunmalarıyla, toplumsal duyarlılığın yaygınlaşmasıyla mümkün olacak.

Yurt dışından konuk öğrenciler geliyor. Güneydoğu için “Kültür Harmanı” projesi nasıl doğdu, belli siyasi görüşten gençlere mi yönelikti?

Kültür Harman”ı projesiyle bölge okullarından öğrencileri İstanbul’da misafir edelim, gezdirelim, şehri tanıtalım istedik. Bu, aramızdaki mesafeleri her manada kapatmak içindi. Mersin ve Diyarbakır’dan altmış genç lise öğrencisini misafir ettik. Sonra biz de öğrencilerimizle Diyarbakır’a onları ziyarete gittik. Siyasi eğilimleri hiç önemli değil. Bölge farklı bir sürece girdi ama tüm kötü şartlara rağmen özellikle genç kızları getirmeye devam edeceğiz.

Hasibeciğim ütopyası olmayan insanlar hiçbir şey yapamaz. Senin hayallerini teker teker gerçekleştirmeni izlemek ne büyük bir güzellik.

İçinde yaşadığımız tanık olduğumuz sıcak ya da soğuk savaşlar, kasti ve işbirlikçi anlayışlar, bölge insanının acısı ve gözyaşları üzerinden geliştirilen siyasi projeler daha çok çalışmamıza ve hayal kurmamıza sebep oluyor. Gelişmekte olan yoksulu çok bir bölgede yaşıyoruz. Sadece yüz metrekarelik evimiz ilgilendirmiyor bizi, yaşadığımız mahalle, kasaba, şehir, ülkemiz, komşularımız, binlerce km uzaktaki kardeşlerimizin acı ve ızdırapları… Masa üzerinde tüm dosyalarım açık, hepsi acil. Yirmidört saatimiz dolu.

Türkiye kadim bir ülke ve tarihi değerlerimizi korumak için uzman yetiştiren bir restorasyon üniversitesi kurmayı çok istiyorum. Dünya üniversiteleriyle yarışacak, bilgi ve teknolojileri üretecek alt yapılara sahip, özveri ile çalışacak entelektüelleri, akademisyenleri olan bir yer. Yüksek standartta tartışmaların yapılabildiği bir üniversite. Şu an insani bilimler akademisi olarak devam ediyoruz, gönüllü özveri sahibi akademisyen hocalarımızla. Olmayan bir bütçeyle. Beş yıldır karınca misali çalışıyoruz. Birçok ihtiyacımız var. Çoğu zaman vakfımıza gelen öğrencilerimizin profili nedeniyle dört dilin konuşulduğu zamanları yaşamaktayız. Türkçe, Arapça, İngilizce, Fransızca. Göç etmiş bu insanlara Türkiye olarak ev sahipliği yapmak zorundayız. Kendi eksiklerimize rağmen mevcut şartları paylaşmak zorunda kaldığımız milyonlarca insan. Ekmeğimizi, suyumuzu, eşyalarımızı paylaştığımız gibi geleceğimizi de paylaşmak durumundayız. Hayallerimiz de çok uluslu bir boyut kazandı.

Bizler de, sivil toplum kuruluşları olarak, özellikle kadın ve anne olarak, kıyametin kopacağını bilsek de bir fidan dikmeye devam edeceğiz.

 

Yıldız Ramazanoğlu konuştu

Güncelleme Tarihi: 22 Şubat 2016, 13:38
YORUM EKLE

banner19

banner13